Yerli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yerli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2018 Salı

Devletin Manevi Şahsiyeti - Mümtaz Mehmet Tütüncü

"Türkiye'den neden bilimkurgu çıkmıyor?"

Aslında çıkıyor. Sadece çıkanın reklamı çok/yeterince yapılmıyor. Belki bir de az sayıda çıkıyor. Tabi Philip K. Dick, Ray Bradbury gibi yazarların yeşerdiği, düzenli bilimkurgu öyküleri yayınlayan aylık dergiler yok, çıkanlar tutmadan kapanıyor (Yabani dergi, Rodeo Strip, vb. dergilerde bilimkurgu öyküleri yayınlanıyordu ama dergilerin hiçbiri yayın hayatını yıllarca sürdüremedi). Hal böyleyken yerli bilimkurgu(vari) yazarlara denk gelmek için biraz şanslı olmak gerekebiliyor. Ben şanslıydım ve bir gün kitaplarla ilgili bir yazıyı okurken "Küheyli Buharlan" a denk geldim. Kitabı çok beğeneceğim ön yargısıyla okudum, ön yargılarımdan bağımsız bir şekilde kitabı çok beğendim ve Mümtaz Mehmet Tütüncü'nün tüm kitaplarını almaya karar verdim (öncesinde de burada kitapla ilgili birkaç yorum yazar gibi yapmıştım). Tabi çok uzağa gidemedim, çünkü yazarın "Küheyli Buharlan" haricinde tek kitabı "Devletin Manevi Şahsiyeti" (DMŞ) idi (hala da öyle).

DMŞ, 4 adet öyküden oluşan bir kitap. Öykülerden ilki, bir çeşit siyasi taşlama tadında DMŞ isimli öykü. "Dil Dil Dediğimiz Dile Gelseydi Eğer" isimli radyo programında, gelen bir soru üzerine DMŞ kavramı irdeleniyor. Birey ile devlet arasında kurulan paralelliklerle bir devletin psikolojisi irdeleniyor. Enfes bir bilimkurgu öyküsü olan ikinci öykü de ise zamanda yolculuk konusunda deneyler yapan bilim adamının günlükleri söz konusu. Yukarıda yazdıklarımı bana yazdıran, "nasıl yerli bilimkurgu çıkmıyor, bal gibi de çıkıyor işte" diye düşündürten bu öykü oldu. Üçüncü öykü yine radyo programında bu sefer "optimal ömür uzunluğu" kavramının ne olduğu irdeleniyor. Bu seferki öykü bilimkurgu değil, daha çok bilim parodisi tadında, iki mafya ailesi arasındaki kapışmayı anlatıyor. Son öykü ise kitabın kalanından tamamen bağımsız (hatta kopuk denebilir), bir kabadayının kahvehaneye çırak girmesinden başlayarak yüksele yüksele mahallenin kontrolünü ele geçirmesini anlatan, bir nevi dürüst, adaletli, çalışkan Scarface hikayesi. Bir yandan da ufak bir devlet yapılanması simülasyonu, adalet kurumlarının, kolluk güçlerinin, vergi memurlarının, vb. hangi ihtiyaçlara cevaben kurulduklarını, ne tür düzenlemelere ihtiyaç duyduklarını, ne tür işlevlere sahip olduklarını basit bir şekilde anlatıyor.

Keyifle okunan ortadaki iki öyküsü, okurken sıkmayan ama diğer ikisinden bir tık daha az akılda kalan iki öyküsü ile DMŞ toplamda oldukça güzel bir kitap. Mümtaz Mehmet Tütüncü'nün kitaplarının devamının gelmesi şimdilik en büyük temennilerimizden.

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Zaman Zaman

Can Bonomo'nun yeni albümü "Kainat Sustu" çok güzel bir albüm olmuş. Radyolarda sık sık çalınan "Kal Bugün", Ceza ile düet "Terslik Var", şarkıların hepsi teker teker zevkle dinlenen türden. Ancak beni en çok etkileyen şarkı "Vurulmuşum" oldu. Daha girişinde, henüz şarkının ne olduğu tam belli değilken insana "güzel bir şarkı başlıyor" dedirtiyor. Sonrasında ise Bonomo şarkıya çok etkili bir giriş yapıyor. Şarkının ruhuna uygun, karanlık, hüzünlü, enstrümanların az ve arka planda, vokalin daha baskın ve etkin olduğu bir yorum olmuş. Bonomo'nun kalın ses tonu şarkının atmosferi açısından baya yakışmış. Bazen bazı şarkıları dinlemek insanı mutlu ediyor. Özellikle sevdiğiniz bir şarkının kaliteli ve başarılı bir yorumuna denk geldiyseniz, birileri o şarkının hakkını vermişse tüm işi gücü bırakıp o şarkıyı birkaç kere üst üste dinliyorsunuz. Bende de öyle oldu, yaptığım işi bıraktım, şarkıyı sonuna kadar dinledim, sonra baştan tekrar dinledim. 

Vurulmuşum: Fikret Kızılok, Can Bonomo

Sonra dedim ki ne güzel söylemiş, şarkının aslı nasıldı acaba? Aslı ile ne kadar uyumlu olmuş? İşte o zamandan beri, yaklaşık 1 aydır her akşam dönüp dolaşıp Fikret Kızılok'u açıyorum, tekrar tekrar. Zaman Zaman, Gidiyorsun, Ama Babacığım, Vurulmuşum ... derken bazen kendimi saatlerce müzik dinler buluyorum (zamanımı en verimli kullanmam gerektiği şu günlerde özellikle). Sonra bir akşam bir arkadaşım "bak şu ne güzel şarkıydı" diye bir şarkı atıyor, onunla uzun uzun kadife sesli Fikret Kızılok hakkında konuşuyoruz ve tekrar alıyor beni bir müzik maratonu. Ya da bir yerlerde Kızılok'un bir şarkısının yorumuna denk geliyorum. Sonra dedim ki acaba Bonomo kadar başarılı kaç tane Kızılok yorumu var?

İlk aklıma gelen "Bir Harmanım Bu Akşam" oldu. Mehmet Erdem'in tek başına çıkardığı ilk albümde ilk şarkıydı Bir Harmanım Bu Akşam. Keman eşliğinde tatlı bir girişi var şarkının. Ancak şarkının ruhuna uymayan, hafif neşeli bir melankoli havası hakim şarkıda. Tekrar dinleyince özellikle perküsyonun benim duymak istediğim ruhu bozan bir tat kattığını farkettim. "Her gecenin sabahı, her kışın bir baharı, her şeyin bir zamanı, benim dermanım -yok-" diyor şarkı. Daha hüzünlü ne olabilir ki? Benzer bir durum Yolda grubunun "Harman" yorumunda da mevcut. Aslında solist tarzı olarak -bence- Mehmet Erdem'den daha başarılı. En başta daha puslu bir vokal var. Ancak yine hızlı ritim ve perküsyon olayı bozmuş. Uzun lafın kısası şarkının aslına yaklaşabilen bir yoruma "Bir Harmanım Bu Akşam" da denk gelmedim.

Bir Harmanım Bu Akşam: Fikret Kızılok, Mehmet Erdem, Yolda

İkinci olarak Leman Sam. Bu da çok doğal, "Bu Kalp Seni Unutur mu?" yu belki çoğumuz Kızılok - Leman Sam düeti olarak hatırlıyoruz. Bir yorumdan çok düet olduğu için, ya da belki çocukluğumdan beri şarkıyı böyle dinlediğim, böyle ezberlediğim, böyle sevdiğim için şarkıda Leman Sam'ın girdiği kısımlar ayrı bir titretiyor benim içimi. Masalsı bir düet, enfes bir şarkı. İnternette şarkının başka yorumlarını dinlerken son zamanlarda beğendiğim, zevkle dinlediğim başka bir isim olan Gökçe Kılınçer'e denk geldim. Gökçe Kılınçer de şarkıyı tadını bozmadan, kendi tarzında, çok güzel söylemiş. Sevgi dolu, her yerinden umut fışkıran, insana güç veren bir şarkı. Kılınçer'in yorumunu dinlerken de aynı duygular canlandı içimde. Leman Sam'dan bir diğer Kızılok yorumu ise "Gönül". Sanıyorum şarkının aslında da Leman Sam geri vokal olarak eşlik ediyor şarkıya, ancak Leman Sam'ın tek başına söylediği bir kayıt da mevcut. Her ne kadar Leman Sam'ın insanı alıp götüren bir sesi olsa da şarkının aslının sahip olduğu duygusal yoğunluk bu kayıtta yok. Güzel, ama o kadar. "Gönül" ü dinlemek istediğimde aklıma yine her seferinde şarkının aslı geliyor.

Bu Kalp Seni Unutur mu?: Fikret Kızılok, Gökçe Kılınçer
Gönül: Fikret Kızılok, Leman Sam

Bu noktaya kadar pek çok kişi Mor ve Ötesi - Sevda Çiçeği demiştir sanırım. Benim için ondan öncesi Haluk Levent - Yeter Ki. "Yeter Ki" benim için hep Haluk Levent şarkısıydı. Çok sevdiğim, beğenerek dinlediğim bir şarkıydı. Şarkının aslını Fikret Kızılok'tan dinlediğimde bile aynı şarkıyı şarkıyı dinlediğimi önce idrak edemedim. Bir yerlerden bildiğim bir şarkıyı tekrar dinliyor gibiydim. "Yeter ki sen sev beni" kısmı gelene kadar hangi şarkıydı ki bu hissiyatı ile dinledim. Hala daha iki şarkı aynı sözleri ve aynı müziği kullanan iki farklı şarkı gibi gelir bana. İkisi de aynı zevki, aynı tadı veriyor. Barış Akarsu'nun "Yeter Ki" yorumu ise Fikret Kızılok'un müziğine Haluk Levent'in tarzını oturtmuş gibi daha çok, iki yorumun bir karışımı gibi. Güzel, etkileyici bir yorum ancak kendine has bir tarz, bir özgünlük olmayınca her iki yoruma göre da biraz silik kalıyor.
Gelelim Sevda Çiçeği'ne. Aslında bu şarkıya ilişkin duygu ve düşüncelerim de "Yeter Ki" ile aynı. Mor ve Ötesi bambaşka, enfes bir şarkı çıkarmışlar. Her ne kadar Harun Tekin, Fikret Kızılok gibi kadife sesli değilse de, telafuzu Kızılok'a göre daha tek düzeyse de müzikal bakımdan şarkı enfes olmuş. Yani şarkının hakkını Harun Tekin tek başına vokali ile değil Mor ve Ötesi müzikal yapı ile vermiş.

Sevda Çiçeği - Fikret Kızılok, Mor ve Ötesi

Yıllar önce yine böyle internette müzikten müziğe geçtiğim bir günde Demet Evgar'ın "Farketmeden" yorumuna denk gelmiştim. Bu yazıyı yazarken, başka ne vardı ki diye düşünürken o geldi aklıma. Açtım, tekrar dinledim. Piyanonun tek başına, ara ara kemanla desteklenen müziği şarkının aslının melankolik atmosferini güzel yansıtmış. Demet Evgar da tarz ve telafuz olarak hoş bir iş çıkarmış. Ancak ne yazık ki Evgar'ın sesi ne Kızılok gibi kadife, ne Kızılok'u başarılı yorumlayan bazı sanatçılar gibi puslu. Ne de farklı bir tarzla, farklı bir müzikle, farklı bir yorumla şarkıyı baştan yazmış. Dinledikten sonra insana fena olmamış dedirtiyor, ancak tekrar tekrar dinletecek kadar etki etmiyor insana. Leman Sam'ın "Gönül" yorumu gibi (bu satırlara geldiğimde aklımdan silindi bile).

Farketmeden - Fikret Kızılok, Demet Evgar

Bu yazıyı yazarken, bir yandan da youtube'da şarkıdan şarkıya geçerken başka Kızılok yorumları olarak Ahmet Ali Arslan'dan "Serserinim", Feridun Düzağaç'tan "Tek Başına" ve Can Güngör'den "İki Parça Can" a denk geldim. Serserinim ve İki Parça Can Akustikhane kayıtları, yani başka bir değişle otomatik olarak 1-0 öndeler. Ben genel olarak Akustikhane kayıtlarını çok beğeniyorum. Akustik olmaları dolayısıyla daha samimi geliyor, seçilen şarkılar hep sanatçının tarzına çok uyan, çok başarılı şarkılar oluyor ve sanki sanatçılar da bu programda şarkı yorumlarken daha bir özenli oluyorlar. Can Güngör ses olarak Kızılok'u daha çok andırıyor, ancak Ahmet Ali Arslan'ın yorumu daha başarılı, daha etkili olmuş. Feridun Düzağaç'a gelince, Kızılok gibi Düzağaç da melankoli, hüzün yüklü şarkılar konusunda benim çok başarılı bulduğum, beğendiğim bir sanatçı. Dolayısıyla yorumu da çok başarılı olmuş. Yine diğer başarılı yorumlarda olduğu üzere sanki şarkıyı kendi tarzında, kendi sesinde baştan yazmış Düzağaç. Ancak sonlara doğru şarkı bozulmaya başlıyor. Baştaki tarzı bozmadan, aynı düzeyde sonunu getirseymiş çok daha güzel olacakmış. Güzel bir damar yakaladığını düşünüp onu iyice şişirmiş ve sonunda batırmış hissiyatı veriyor.
Bonus: Sertap Erener'in "Kumsalda" şarkısının Fikret Kızılok'un Fransızca bir bestesi olduğunu biliyor muydunuz? Sertap Erener için şarkısına Türkçe sözler yazmış, müziğini bir yaz parçası olacak şekilde baştan düzenlemiş ve 2001 yazının hit şarkısı böyle doğmuş.

Plage Egoiste - Fikret Kızılok
Kumsalda - Sertab Erener

18 Mart 2017 Cumartesi

Yabani Dergi


2016 yılı yerli çizgiroman açısından oldukça heyecan verici bir yıldı. Önce yılın başında Hortlak dergisi yayınlanmaya başladı. Lombak'ın bitişinden beri özlediğimiz tarz bir çizgiroman dergisi Hortlak. Yarı mizahi, yarı fantastik, bir miktar bilimkurgu, Galip Tekin'in son sayıda yazdığı gibi, ara ara da beyin yakan hikayeler. Yaklaşık 1 yıldır da heyecanla Çizgiroman Yolculuğu'nun Hortlak'la ilgili bölümünü bekliyoruz. Bölüm fragmanı yayınlandı, bölüm yayınlanmadan seri sonlandı. Ardından yıllar önce fragmanı yayınlanan, yıllarca filmi çekilse de izlesek ne keyifli olurdu dediğimiz Kötü Kedi Şerafettin'in filmi vizyona girdi. Hem de üst seviye bir kalitede, enfes bir seslendirme kadrosuyla. Hikayenin aşırılıklarının, sivriliklerinin biraz törpülenmiş olması, hikayeyi yıllardır takip eden benim gibi bazılarında hafif bir "ama Şerafettin bu değildi" hissiyatı doğursa da her ay bir devam filmi gelse her ay ilk seanstan giderim. Ha, "çizgiromanda olsa orada şu olurdu, burada bağırsaklarını dökerdi, şurada beynini pörtletirdi, kuşa çeviriyorlar hikayeyi" diye de her seferinde çemkiririm, o ayrı.

Sonrasında Haziran ayında Yabani dergi yayın hayatına başladı. Lombak, Lemanyak, Hortlak gibi mizah dergisinden çıkma çizgiroman dergilerinden farklı, daha çok yurt dışında çıkan Heavy Metal gibi, ya da yabancı çizgiromanları Türkiye'de parça parça yayınlayan Doğan Kardeş gibi, farklı bir çizgiroman dergisi Yabani. Çoğunlukla korku, gerilim, bilimkurgu, fantastik tarzlarda, ya tek sayıda başlayıp biten, ya da her sayıda bölüm bölüm ilerleyen hikayelerden oluşuyor. Yukarıda bahsettiğim, mizah dergisi temelli çizgiroman dergilerinde çoğunlukla belli karakterlerin hikayeleri oluyor. Dergiyi elinize aldığınızda içeride neyle karşılaşacağınızı (eğer derginin devamlı bir okuyucusuysanız) yarı yarıya biliyor / tahmin edebiliyor oluyorsunuz. tahminen bir Hilal öyküsü, Cihangirde Bir Ev, Lombak Şehitleri, Şerafettin, Kunteper, Üzeyir, Tübitak, Macerayı Seven Adam, Oğlunu Dürbünle İzleyen Adam... Bu öykülerin çoğu da o sayıda başlayıp o sayıda bitiyor. Seyrek olarak 5 sayı, 10 sayı boyunca devam eden çizgiromanlar oluyor. Yabani de ise öyküler belli karakterlerin, belli tarzların etrafında şekillenmiyor.  Aradaki en büyük fark, Yabani'nin her sayısının farklı bir yazar-çizer kadrosuyla gerçekleşmesi. Her sayıda yazar, çizer, kapak görsellerini ya da iç sayfalardaki görselleri hazırlayanlar değişiyor.  10. sayının önsözünde yazdığı üzere şimdiye kadar 10 sayı boyunca toplamda 79 yazar ve çizerin eserlerini yayınlamışlar. Belli yazar-çizerlerin her ay kendi tarzlarında yazdıkları öyküler olmayınca her sayı kendine özel, her hikaye diğer sayılardan bağımsız. Şimdiye birkaç hikaye uzun soluklu bir şekilde birkaç sayı devam etti, diğerler öyküler hep tek sayılık oldu. Arada Seyfettin Efendi ya da Karabasan gibi tanıdık karakterlerin öyküleri de yer aldı. Her sayıda da çizgiromanların yanında yarı yarıya, benzer tarzlarda kısa öyküler de oluyor.

10. sayı kuşe kağıda geçilen, klasikler özel sayısı olmuş. Lovecraft'tan Poe'ya, Tolkien'den Ömer Seyfettin'e çeşitli yazarların klasik öyküleriyle bezenmiş. Toplamda 7 çizgiroman, ve yine klasik öykülerden esinlenmiş pek çok tek sayfalık çizimler yer alıyor. Şimdiye kadar heyecan verici 9 sayı yayınlandı, benim için hep ilgi ve merak kaynağı olmuşlardı. 10. sayı, çıtayı baya yükseğe çıkaran çok başarılı bir sayı olmuş. Tabi bunda zaten bildiğimiz hikayeleri yetenekli hayalcilerin ellerinden izlemenin zevki de var. Çizimler özellikle hayranlık verici, bu kadar yetenekli yerli çizgiromancımız varken neden her ay 1-2 yerli çizgiroman çıkmıyor diye şaşırıyor insan. Özellikle 4. sayıda çıkan Dr. Hyde hikayesinin ikinci kısmı olan Dr. Frankenstein hikayesi beni çok heyecanlandırdı. Alan Moore'un LXG serisi gibi, klasik romanların hikayelerini ve karakterlerini fantastik bir hikaye ağı içinde birleştiren bir aksiyon hikayesi. İlk sayıda Dr. Moreau'nun peşine düşen, Mycroft Holmes ajanı Dr. Hyde'ın hikayesi vardı, ikinci sayıda Anna Karenina ile flörtleşen Dr. Frankenstein'ın hikayesini okuduk. Umarım bir şekilde hikayenin devamı gelir ve yıllar sonra tüm hikaye kalın bir ciltle çizgiroman olarak kütüphanemizde yerini alır.

Yabani dergi, Türkiye'de yerli çizgiroman adına yayınlanmış şimdiye kadarki en heyecan verici çalışmalardan biri. Biraz daha tanınmayla yıllar boyunca enfes çalışmalar yayınlayacak, pek çok yerli çizgiromancının tanınmasında ön ayak olacak. Her ay (büyük çoğunluğunu zevkle takip ettiğim) pek çok Amerikan, Japon, ara ara Avrupalı çizgiromanların yayınlandığı ülkemizde yerli sanatçıların başarılı işlerini okuyabilmek, çizgiroman severler için büyük bir heyecan kaynağı.


9 Şubat 2017 Perşembe

Berber - Tayfun Pirselimoğlu

Sıradan bir mahalle esnafının hikayesi "Berber". Baba mesleği, babasının dükkanını almış, yıllardır berberlik yapıyor ana karakterimiz (berber). Bir de ek bir uğraşı var, zaman zaman birilerini vuruyor. Tetikçi yani, kiralık katil denilen türden. Kendisine zaman zaman bir fotoğraf ve hedefiyle ilgili bilgiler geliyor, berber de gidip hedefteki kişiyi vuruyor.  Kimi, neden öldürmeye çalışıyor olduğu, işi hayatına işlemeye başlayıncaya kadar umurunda olmuyor. Ne zaman ki işler beklenmedik şekilde karışıyor, işin içine aynı yüzüğü takan insanlar girmeye başlıyor, Zeki Müren'in şöförünün taksisine denk geliyor, eski maktullerinin fotoğraflarına denk gelmeye başlıyor, berberimiz huzursuzlanmaya başlıyor.

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Pagan Çeşmesi ve Ben

Bugün size biraz Pagan Çeşmesi'ni anlatacağım. Temel amacım Pagan Çeşmesi'ne neden yazıyor olduğumu anlatmak. Aslında Pagan Çeşmesi'ni kavramsal olarak ilk kurduğumuz zaman ne yapmakta olduğumuz konusunda açık bir fikrimiz olduğundan emin değilim. Aynı duygu ve iç güdülere sahip olduğumuz için fikir ham olarak ortaya atıldığı zaman derinlemesine bir sorgulama hiç yapmamıştık - en azından ben yapmamıştım (sen de yapmamıştın şimdi, hiç öyle başını sallama). Başlarda olayımız 40 kişiden 3'ünün geyik çevirdiği, 30 tane başlık açıp 4 tanesinde, sabah yaptıkları ve ertesi sabah yapacakları sohbetlerin yazıldığı bir forumdu. Evet, onlar bizdik, hayır, forum tüm internete açık değildi. Bizden başka kimse girmiyordu. Forum demek o yıllarda sosyal medya demekti. Biz de sosyal medyayı deniyorduk işte kendi meşrebimizce. Sonra bir gün internetin sonsuz olmadığını keşfettik. Birisi pirizini çektiği zaman kapanıyor bu meret. Facebook sonu gelmeyecek gibi gözüküyor değil mi? Geocities ve Hotmail de bir zamanlar öyleydi, internet demek bu iki site demekti. "Bir sabah gözlerimi açtığımızda çok uzak diyarlara yol almış olmasıı, bizim de ona olan sonsuz güvenimizden dolayı hiçbir şeyi kaydetmemiş olmamız hayatımızda yer eden kötü bir enstantenedir." Sonra bir gün Almanya'da oturmuş biramı içiyorum (çünkü Almanya'dayım, neden içmeyeyim ki), o zamanlar da Skype'ın hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olduğu yıllar, Skype'ta dedik ki Pagan Çeşmesi'ni biraz da blog olarak mı denesek? Blog biraz şekil ihtiyacından, ya da süregelen bir merak duygusunun bastırılma ihtiyacı, öğrenme arayışı. Yani Pagan Çeşmesi'ni Facebook'ta kurmuşuz, ama Facebook kabuk değiştirme sürecinde bizim bütün planlarımızı alt üst edecek kararlar vermiş. Hal böyle olunca biz de Pagan'ın bir yarısını Facebook'ta tutup kalan yarısını Blog'a aktaralım dedik.

Daha önce buraya yazmakta bir amacım olup olmadığını doğru dürüst düşünmemiştim, sorgulamamıştım. Bu fikir (yani neden Pagan Çeşmesi? diye bir yazı yazmak) aklıma, güzel bir dost burada yazılanlarla ilgili fikirlerini söylediği bir akşam geldi. Konu burada bahsi geçen bir kitaptan açıldı ve benim burada yazdığım bir yoruma atıfta bulunuldu. O ana kadar burada yazdıklarımı birilerinin gerçekten okuyor olduğunu düşünmemiştim. Yani tamam, sonuçta internette herkese açık bir alana bir şeyler yazıyorsan, bu birilerinin onu okuyabileceği anlamına geliyor. Birilerinin okuyacağını düşünmüyorsan, sadece kendin için yazdığını sanıyorsan word'de yaz, excel'de yaz, powerpoint'te yaz, paint'te yaz (ama elle yazma, 2 yıl önce yazdığım bazı yazıları bile okuyamıyorum, hayatımda gördüğüm en kötü el yazılarından birine sahibim). Blog'a ne ihtiyacın var? Sinema seven bir insan olarak aylık olarak Altyazı dergisini alırım. O ayın dergisinde yönetmen tarzları hakkında bir yazı okurken bu blogda bir değişiklik yapıp bir deneme yazısı yazayım dedim. Neden yazmayayım ki? İlkokulda güzel kompozisyon yazardım. Blogda eskiden yazdığım yazıları okuyorum, hala ilkokuldaki kompozisyonların ötesine geçememişim. Sonra blogda yeni yazdığım yazılara bakıyorum, hala ilkokul kompozisyonları. Sonra bu yazıyı yayınlamadan önce tekrar bir okudum, hala ilkokul kompozisyonu. İçimdeki çocuğu hala yaşatıyorum sanırım, ama benimki ilkokul Türkçe dersinde takılı kalmış. Blog'da "neden Pagan Çeşmesi?" konulu fazladan bir kompozisyon olsa ne farkeder? Yalnız mesela eskiden yazdığım bir çizgiromanla ilgili yazıya bakıyorum. Hatırlıyorum, yeni çıkan sayıyı sipariş etmişim, elimdeki sayıları da bitirmişim. O anın heyecanıyla oturmuşum, yazmışım bir şeyler. Diyorum ki bu kadar başarılı bir çizgiroman, sadece ne kadar güzel olduğunu anlatsam yeter. Yazıyı yazarkenki duygularımı hatırlıyorum, bazı anlatmak istediklerimi üstü kapalı anlatayım, çok fazla bilgi vermeyeyim falan demiştim. Üstünden zaman geçip okuyunca "sonra şöyle oldu, sonra o gitti, sonra bak çok büyük patlama oldu, sonra adam geldi, sonra..." diye film anlatan çocuk gibi. Tam bir gerçekler Eminönü vakası. Eminönü'yü de severim halbuki. Ankaralı bir insan olarak benim için Mısır Çarşısı, boğaza nazır balık ekmek keyfi otantik, güzel anlamları var Eminönü'nün. Yani aslında bence oldukça güzel yazıyorum sanırım. :D İşte tam olarak da bu gaz yeni yazılar çıkmasını sağlayan.

İşin doğrusu, buraya yazdıklarımı kimse okumuyor sanıyordum değil (İngilizce'deki gibi, sonuna değil koyarak cümleyi olumsuz yaptım. Have to - don't have to gibi). Daha çok okunuyor olması hakkında düşünmemiştim. "neden Pagan Çeşmesi?" diye yazmamın nedeni "birileri okuyormuş, o zaman al bunu oku!" değil (not). Aslında birilerinin en azından kayıtların bulunduğu sayfalara giriyor olduğunu bilmek çok da zor değil (not). Blogger istatistik olarak veriyor zaten, şu gün şu kadar kişi, şu kaydı okudu (kayda baktı) diye (slipped and read). Tabi bu girişlerin çoğunun google görsel aramaları sırasında gerçekleştiği bilgisini de veriyor (acı gerçekler). Aynı zamanda blogumuzdaki en çok ziyaret edilen sayfanın bize tek yazıyla misafir olan, (ne yazık ki) devamını getirmeyen Kamelya'ya ait olduğunu da gösteriyor. Yazı çok güzel bu arada, okumayan kalmamıştır herhalde ama kazara bu yazıyla karşılaşmışsan Marina Abramoviç'e bir bak. O usta bir kalemden çıkmış bir yazı işte. 


Zaten buraya (genel toplamda) tek yazan da ben değilim. Belki son 2-3 yıldır benim yazılarım çoğunluktadır, ama yine de Pagan Çeşmesi fikrini birlikte geliştirdiğimiz Burak var. Bir zamanlar bir Burak yazardı, bir ben yazardım, üç Burak yazardı, bir ben yazardım. Sonra hayat bizi tekrar Ankara'da bir araya getirdi (bu gereksiz bilgi, konuyla bir alakası yok). Facebook bölüğü iyice coştu, canlandı, aldı başını yürüdü. Sohbet, muhabbet gırla. Öyle ki arada iş-güç yoğunluğundan 1 hafta bakma, döndüğün zaman uçan arabaların, ışınlanan insanların arasında walkman'i için pil arayan çocuğa dönüyorsun. Konuyla ilgili Hakan Nisan'ın Uykusuz'da geçen hafta çok güzel bir karikatürü vardı. Fotoğrafını çekip yana koydum (yani bunları yazarken henüz koymadım ama siz okurken kesin koymuş olurum. O yüzden gelecek zamandan bilinen geçmiş zaman olarak bahsetmekte bir sıkıntı görmedim). Bir haftasonunu evde Pagan Çeşmesi'nde paylaşılanlara bakınarak geçiriyorum, yine de bitiremiyorum. Bir de blogda yazan Erinç var. Kendisi yazdıklarının çoğunu taslak olarak bırakıp yayınlamamayı tercih ediyor. Kendisi ödüllü hikayelere sahip bir dost, yazdıkları (hikaye olsun, blog yazısı olsun) hep çok keyifli yazılar. Ama siz hepsini okuyamıyorsunuz, yalnızca Burak ve ben okuyabiliyoruz. Bu da bizim ilginç bir torpilimiz. Bir de çektiği kısa filmleri başkalarından önce bizimle paylaşan bir güzel dostumuz var. Bir de KPSS Türkiye birincisi var. Bir de İsviçreli bilim adamı var. Ben de M3 somun (bulabilirsem) sıkıyorum (bugünlerde gündemim M3 somun, M2, M2.5, M4, M5, M6 tüm boyutlarda somunum var, M3 pul, yaylı pul, havşa vida, alyan vida, her şeyim var. Bir M3 somunum yok. Anlıyor musun? Hadi gülümse).

İşte böyle dostlar. Peki "neden Pagan Çeşmesi?". Diyeceğim o ki bazı valizler vardır, açılmamalıdır. Bazı valizler vardır, açılamaz. Bazı valizler vardır, açılmaz. Bazı valizler de sadece vardır.

26 Nisan 2014 Cumartesi

Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikayeleri

Çok değil, 5-6 ay kadar önce heyecan içinde okuduğum bir çizgiromandan bahsetmiştim burada, Seyfettin Efendi'nin yayınlanmış ilk çizgiromanı "Yeditepe Canavarı". Devrim Kunter tarafından yaratılmış Osmanlı dönemi detektifleri Seyfettin Efendi ve arkadaşlarının ilk macerası, eski İstanbul sokaklarında süprizlerle dolu bir koşuşturmaya çekiyordu bizi. İlk hikayenin sonu yeni çizgiromanların geleceğini müjdeler cinstendi, Seyfettin Efendi'nin ileriki maceralarıyla ilgili verdiği bir tüyo ile sonlanıyordu kitap. Sıradaki hikaye için meraklı bir bekleyiş içine girdik biz de. Kısa bir süre içinde Seyfettin Efendi'nin yeni çizgiromanının çıkacağı haberi geldi. Ve "Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikayeleri" nisan-mayıs itibariyle raflarda.

16 Mart 2014 Pazar

Şarkılarla İstanbul



Biz Ankara’da doğmuş, büyümüş çocuklarız. Ankara her ‘an’ımıza, her ‘anı’mıza, duygularımıza, düşüncelerimize, yaşam tarzımıza sirayet etmiş durumda. Her fırsatta da dile getiririz bunu; Ankara ne zaman şöyle ya da böyle filmlerde, şarkılarda, haberlerde gündeme gelse saçma bir şekilde sevinir, gururlanırız. Deniz kenarı şehirlerden gelenler dostlarımız, İzmirliler, Antalyalılar, bilhassa da İstanbullular (aslında en temelde İzmirliler) sevmezler Ankara’yı; “denizi olmayan şehir mi olur?” derler. Onlara içten içe hak veririz -denizi olan şehirleri biz de çok severiz- ama asla kabul etmeyiz Ankara’yı içinde denizi olmadığı için sevmemeyi. Eh, hal böyle olunca İstanbul ile ilgili 1-2 cümle karalayınca yazılanlar “bir Ankaralının gözünden İstanbul” oluyor. Biz Ankaralılar da İstanbul’u çok severiz; bulduğumuz fırsatlarda İstanbul’u gezmeye gider, yabancı arkadaşlarımıza İstanbul’u överiz. Taksim de dolanır, Kadıköy’e geldiğimizde “işte İstanbul’daki Ankara burası” deriz. Ama sonuç olarak bizim için yaşam Ankara’dır; İstanbul’a arada sırada gidip gezmesi güzeldir. İstanbul’un keşmekeşi yoruyordur bizi, bu kadar karışıklık bize göre değildir.

Bir zamanlar “Çizgilerle İstanbul” adı altında İstanbul’da geçen, İstanbul’u bir fon olmanın yanında bir karakter olarak kullanan 1-2 çizgiromandan bahsetmiştim. O başlıkta İstanbul’un Türkiye’nin sanatsal dünyasına derinden işlediğini; ister edebiyat olsun, ister sinema, ister müzik ya da başka mecralar, kültürel öğelerin çok büyük bir kısmına İstanbul’un bulaştığı fikrimi paylaşmıştım. O zamandan beri İstanbul’u anlatan çok beğendiğim şarkılar daha bir dikkatimi çeker oldu. Tabii “İstanbul’u anlatan şarkılar” isminde bir liste yapmak çok da mümkün değil, her birimizin bir oturuşta sayabileceği en az 100-150 tane içinde İstanbul geçen çok güzel, çok sevdiği şarkılar vardır. Hele ki “İstanbul Hatırası – Köprüyü Geçmek” isminde enfes bir belgesel İstanbul’u müzik üzerinden anlatmışken beyhude bir çaba olurdu benimkisi. Benim niyetim yalnızca kimisinin çok fazla bilinmediğini düşündüğüm, İstanbul’u güzel bir şekilde anlatan şarkılardan bir kuplesini derlemek, paylaşmak.

ARANOT: Yazı sanırım biraz uzun oldu, o yüzden paylaşmak istediğim şarkıların en alta bağlantılarıyla birlikte bir listesini koydum.

16 Şubat 2014 Pazar

Uzay Yolları Taşlı - Bubituzak

Bubituzak'ın ilk albümü "Uzay Yolları Taşlı" yaklaşık 1 ay kadar önce çıktı. Zaten son zamanlarda canlı kayıtları bol bol dönmeye başlamıştı nette. Özellikle (albümde ismi "Kim Kime Kim" olan) "Kulaç" şarkıları da "bir Karnaval radyosu" olan Zeplin'de (çeşmeye reklam almaya başladık artık, başka türlü kiraları ödeyemiyoruz ... şaka şaka, yok öyle bir şey) sık sık çalınıyordu. Ardından geçen yılın sonları, bu yılın başları gibi albüm tanıtım videosunu paylaştılar sitelerinden. Daha önceden sadece netten 1-2 şarkılarını dinleyebilmiş, İstanbullu olmayan ve dolayısıyla ilk albümü henüz hazırlık aşamasında grupları internet haricinde dinleme şansı çok olmayan bir Ankaralı olarak "Uzay Yolları Taşlı" sevdiğim-seveceğim bir albüm tadı veriyordu tanıtımında. Hani Ayyuka'nın ilk albümündeki gibi bir müzik, yine benzer bir tatta, aşk, meşk, yalnızlık falan filan anlatmayan sözler (o türden şarkılar da kendi içlerinde, bazı şarkıcıların dilinde güzeller şimdi, haksızlık olmasın), felsefi, yoğun anlamlar içerme peşinde koşmayan görseller (bknz. hemen altta albüm kapağı)...

26 Ocak 2014 Pazar

Barış Manço'dan Müzikal Ziyafet

 Barış Manço ne sıklıkla aklınıza geliyordur? Belki arada sırada bir radyoda bir şarkısına denk geliyorsunuzdur, ya da Kim Milyoner Olmak İster'de sesli soruda çıkmıştır da orada duymuşsunuzdur. Belki bir şarkıcı yeni albümünde Barış Manço'nun bir şarkısını yorumlamıştır, ya da müziğini kullanmıştır (benim en son bildiğim Replikas'ın Biz Burada Yok İken albümünde Ölüm Allahın Emri vardı). Belki bazılarınız çok da sevmezdiniz kendisini. "Gülpembe" güzeldi, "Anlıyorsun Değil mi?" hoştu ama Ayı diye şarkı mı olurmuş? Ya da bazılarınız benim gibidir. Ben çok severim Barış Manço'yu. Kasetli günlerde hemen hemen bütün albümleri vardı, döndürüp döndürüp dinlerdim. Arabayla yolculuğa çıkacağımız zamanlarda bu sefer hangi kasetleri alayım diye bakardım. Hele "Sahibinden İhtiyaçtan" ı bulduğum vakit annemleri bıktırana kadar üst üste dinlemiştim. Tüm albümleri var sanıyordum ama "Nane Limon Kabuğu" nedense hiçbirinde yoktu. Pek çok şarkısı gibi "Nane Limon Kabuğu" da en sevdiğim şarkılarından biriydi, "Sahibinden İhtiyaçtan" ile 4-5 şarkı daha en sevdiğim şarkılardan oluvermişti.

29 Aralık 2013 Pazar

Küheyli Buharlan - Mümtaz Mehmet Tütüncü



Steampunk nedir? Steampunk, sanayi devriminin dünya teknolojisindeki en büyük ve son teknolojik devrim olduğu alternatif bir evren tasviridir. Viktoryen dönemi İngiltere'sinin tüm dünyanın moda-zevk anlayışına hakim olduğu, kullanılan tüm aletlerin mekanik olduğu bir dünyadır. Bir nevi makina mühendislerinin dünyası. Peki neden böyle? Nasıl oluyor da günümüz elektrik dünyasında buhar gücüyle çalışan makinelerin ön planda olduğu bir dünya tasviri bu kadar ilgi çekebiliyor? Böyle bir sorunun bence net cevabı tam olarak 19. yüzyılda yatıyor. 1800'lerin başlarında Endüstri Devrimi gerçekleşir ve 1800'ler buhar gücünün ve mekaniğin kontrolü altında kısa sürede teknoloji alanında büyük bir sıçramaya sahne olur. Ardından Jules Verne ve H. G. Wells gelirler. Kendi günlerinin en başarılı bilimkurgu eserlerini yazarlar. Jules Verne bir yandan aya gider, bir yandan dünyanın merkezine gider, bir yandan balonla dünyanın çevresinde dolaşır. Hepsinin ötesinde de kaptan Nemo ve Nautilius (hatta daha doğrusu Nautilius ve kaptan Nemo) u sunar bizlere. H. G. Wells ise farklı bir dünyanın peşindedir. Onun evreninde hayvanları ameliyat ederek insanlaştırmayan çalışan Dr. Moreau, görünmezlik iksiri üzerinde çalışan Görünmez Adam, 3 boyutta hareketin yorumlanması ile zamanda yolculuğu bulan bilim adamı ve uzaylıların dünyayı istilası vardır. Bu iki büyük yazar başta olmak üzere dünya çapında güçlü bir bilimkurgu edebiyatı oluşur (Wells ve Verne öncesi pek çok eser bilimkurguya yakın, bilimkurgu olarak tanımlanmaya uygun kabul edilir. Mary Shelley'nin Frankeinstein'ı da günümüz yaklaşımına en yakın ilk bilimkurgu eser olarak değerlendiriliyor. Ama yine de Wells ve Verne'ün bilimkurgu edebiyatı oluşumunun kırılma noktası olduğunu belirtmek doğru bir yaklaşım olur). Endüstri devrimi ışığı altındaki teknolojinin başrolü oynadığı hikayeler anlatmak demek bir zamanlar bilimkurgu demek olsa da artık bilimkurgunun bir alt dalı olarak steampunk demektir.


1 Aralık 2013 Pazar

Ayyuka - Kiracı Odaları


Ayyuka'nın romantiklere, klasik aşk şarkılarını sevenlere, yarınlara umutla bakanlara, melankoliklere, duygusallara, iç huzurunun peşinde koşanlara hitap etmeyen şarkılarıyla ilk tanışmamızdan beri yıllar geçti. İlk albümlerinde "Küçük kız sıkıldı oğlanından. 'Olmaz' dedi oğlan, 'sen benimsin bırakmam'. Kız gitti, oğlanın gözü yaşlı. Bir toz bulutu bile çıkmadı gayrı..." diyerek yakalamışlardı bizi. Ardından "...Tersi dönmüş kara fatma, zıplaması mümkün değil. 'Ya ez' diyor, 'ya ters çevir'. Halim öyle böyle değil..." ile hitap ettikleri kitlenin haricinde kalanları iyice elediler. İçinizden geçenlere tercüman olan şarkılar değildi onlarınki, kendinizi ifade etmek, kendinizi bulmak için dinleyemezdiniz Ayyuka'yı. Daha çok aslında geniş çerçevede olanları vuruyordu yüzünüze. Aşk şarkılarının ismi "Aksi" ydi ve "... sen karadan gel bana, ben denizden kaçayım. Sen büyü beyaz köşkte, ben bahçene kusayım..." diyordu, "Dünya Hali" nde "...kah balıktım susuz çölde, kah deveydim deniz dibinde..." ile uyumsuz olmanın keyfini (!) sürüyordu (Sarkastik olmaya çalıştım da, sarkazm yaptığımın belli olmama ihtimaline karşı parantez içinde ünlem koydum. Yapamayabiliyorum çünkü bazen sarkazm, ciddiye alanlar oluyor, absürd bir resim çıkıyor ortaya).



14 Kasım 2013 Perşembe

Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları - Yeditepe Canavarı


İstanbul'un bir fon olarak Türk çizgiromanlarında ne kadar canlı olarak yer aldığı ile ilgili görüşlerimizi paylaşmıştık zamanında. Milattan yaşlı şehir, "hikayede bir karakter olma" klasiğinin ötesinde resmen hikayeleri şekillendiren, yönlendiren, tadını, havasını katan bir yapıda. Mesela hikaye Cihangir'de geçiyorsa bir yerde kedi olacak illa ki (bknz. duvardaki silahın patlaması). Ya da karakterimiz karşıdan karşıya vapurla geçiyorsa bu karşıdan karşıya vapurla geçiyor demektir; ama arka planda martılara simit atan birileri varsa İstanbul'da boğazdan geçiyor demektir. İstanbul'u turistik merakla seven bir Ankaralı olarak yorum yapmak konusunda çok da öteye geçemiyorum. Eminim İstanbul'u yaşayan arkadaşlar bu gibi örnekleri kitap çıkartacak kadar uzatabilirler. Uzatamayacak bir insan olarak benim söyleyebileceğim ise -geçen sefer de aynı noktaya değinmiştim sanırsam- çok değerli çizerlerimizin büyük kısmının İstanbul'da yaşamasından ve çok yetenekli olmalarından ötürü yaşadıkları şehri hikayelerinde çok güzel bir şekilde -belki isteyerek, belki farkında olmayarak- yansıtıyor olmaları.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Dumankara - Hayat Bir Yangındı (Çizgilerle Ankara)

Bir zaman önceydi, İstanbul'u sahne olarak kullanan, hatta sahneden de öteye resmen hikayelerinde bir karakter olarak şehre rol vermiş 2 şahane çizgiromandan bahsetmiştik. Çok kısa bir süre sonra ilginç bir süpriz kitapevlerinde yerini aldı: Dumankara. Kendisini "Deli Gücük" çizgiromanlarından tanıdığımız Levent Cantek'in senaryosu ile Ankara sokaklarını meskan tutmuş 21hikaye. Türkiye'de çizgiroman çok seri üretilen bir mecra değil. Son yıllarda -özellikle yabancı çizgiromanların tercümesini yapan yayınevlerinin çok iyi çizgiromanları Türkiye'ye getirmelerinin sayesinde- belli bir kıpırdanma yok değil, her ay raflarda yerini alan onlarca çizgiromanın arasında Türk yazar-çizerlere ait çalışmalar görmek mümkün. Fakat bu çizgiromanların büyük çoğunluğu mizah dergilerinde çıkan çok başarılı hikayelerin toplama albümleri olduklarından yurt dışında gördüğümüz başlı başına birer proje olan çizgiromanlardan yapı olarak daha farklılar. Mizah dergiciliğimizin -bence- çok gelişmiş ve çok başarılı olmasından ötürü çoğu her sayfası dolu dolu, kalite bakımından fazlasıyla tatmin edici ciltler; ancak benim bahsetmeye çalıştığım daha farklı bir boşluk. Son zamanlarda çıkan özellikle Stüdyo Rodeo'nun ve Levent Cantek'in çalışmaları aslında aradaki farkı çok güzel gösteriyor. Deli Gücük: Zifirname'nin sonsözünde de belirttiği üzere; bu çalışmalar yurt dışında oluşmuş terimler kullanıldığında klasik anlamda bir "çizgiroman" olmaktan çok birer "grafik roman". Yani birbirini takip eden karelerle bir hikaye peşinde koşmaktansa belli bir konu üzerine, bir bütün olarak inşa edilmiş çalışmalar.

11 Haziran 2013 Salı

Leyla the Band Ankara Konseri - 30.05.2013


Onları ilk defa "Leyla ile Mecnun" un 5. bölümünde dinledik. Mecnun, Leyla için bir orkestra toplayıp, pencerenin altında Seranat yapmış, Seranat'ın videosu youtube'da yayınlanınca da bir internet fenomenine dönüşmüştü. Hoş bu ilk şarkı senaryonun, hikayenin bir parçası olduğu için sonradan gelen büyük ilginin bir parçası olamadı. Sonuçta zaten genel olarak müzik tercihleri başarılı bir dizi, çoğu bölümde güzel şarkılar kullanılıyor, jenerik ve dizi içi müzikleri de güzel olunca bölüm içi bir hikayeden fazlası değil gibiydi. Fakat ilerleyen bölümlerde, sanki bir öngörüymüşcesine gerçekleşti bu senaryo. Bir bölümün finalinde, ardından bir internet fenomenine dönüşen "Bu Kıza Kadar" yayınlandı. Bu seferki şarkı senaryo icabı, hikayenin bir parçası değil, tamamen bir klip tadındaydı. Hikaye için çekilmiş bir klip değil, seyirci için çekilmiş bir klipti izlediğimiz. Tam anlamıyla bir müzik klibiydi ve çok tuttu. "Leyla the Band" grubunun fikir, oluşum ve gelişim süreci nasıl gelişti tam bilemiyorum ama bana öyle gleiyor ki "Bu Kıza Kadar" bu işin gerçekleşeceği yönündeki ilk ve en önemli kilometre taşıydı.

28 Nisan 2013 Pazar

Deli Gücük - Zifirname

Türkiye'nin son yıllardaki en başarılı yerli çizgiroman çalışmalarından biri olan Deli Gücük'ün ilk iki cildi "Osmanlı Taşrasından Korku ve Dehşet Hikayeleri" ve "Alacakaranlık Zamanlar" dan bir zamanlar bahsetmiştik. Gel zaman git zaman, blogunda 3. cildin çıkacağı duyrulan Deli Gücük'ün yeni cildine ulaşmak biraz zaman aldı. Arada 2012 yılının sonbaharında İletişim yayınlarından Murat Başekim'in yazdığı 7 tane hikayeden oluşan "DG" isimli bir kitapla heyecan ve merakımızı tazeledikten sonra 2013 Mart ayı ile birlikte Deli Gücük'ün 3. cildi "Zifirname" raflardaki yerini aldı.



23 Nisan 2013 Salı

Zerre - Erdem Tepegöz

Türk sineması artık tamamen başarılı bir sektör haline gelmiş durumda. Her ay, hatta hemen hemen her hafta vizyona birkaç tane Türk filmi giriyor. İşin sevindirici yanı, bu filmlerin hepsinin boş aksiyon, boş komedi ya da boş korku filmlerinden olmaması. Komedi olsun, gerilim olsun, 'sanatsal film' olarak değerlendirilen nispeten durağan, karakter odaklı filmler olsun, Türk filmleri açısından vizyon (bence) baya canlı bir yapıda. İşin üzücü yanı ise -en azından Ankara'da- alışveriş merkezi içinde bulunmayan sinemaların büyük bölümünün kapanmış olmaları. Bir zamanların On, Derya, Batı, Megapol, Kavaklıdere ve daha bilimum sinemaları artık "bizim zamanımızda sinemaya gitmek için AVM'ye gidilmek zorunluluğu yoktu" dedirtmek istercesine peş peşe kapandılar. Büyülüfener sinemaları (Bahçelievler ve Kızılay) ve Kızılırmak, AVM içinde olmayan, geriye kalan sayılı sinemalardan (Ankara özelinde benim aklıma başka sinema gelmedi açıkçası. Varsa da benim bilmediğim sinemalar). AVM sinemaları aslında iyiler, koltuklar rahat, ulaşım nispeten daha sıkıntısız ve benzeri güzellikleri var. Sıkıntılı noktaları ise belli gruplara dahil olmalarından kaynaklı olsa gerek, gösterdikleri filmler çoğunlukla Amerika'nın stüdyo filmleri ve Türkiye'deki yüksek bütçeli filmler. Mesela geçenlerde Altyazı dergisinde denk geldiğim "Yabancı" isimli filme gitmek için sinemalara bakındım; film sadece Kızılırmak, Büyülüfener ve bir AVM sinemasında vizyona girmişti. Yakında vizyona girecek Iron Man 3'ün 20 tane falan sinemada, bazı sinemalarda 2'şer salonda vizyona gireceğini düşününce bence üzücü bir sayı 3. Kaldı ki olay sadece Türk filmleri de değil. Zamanında Amerika'dan bir bağımsız film olan "Düşler Diyarı" (Beasts of the South Eastern Wild) filmi için vizyona baktığımızda onun da ancak 2-3 sahnede oynadığını görmüştük.


16 Mart 2013 Cumartesi

18. ODTÜ Rock Şenliği - Büyük Ev Ablukada, Milankundura, Fil Bizim İşimiz

Bir ODTÜ Rock şenliğini daha bitirdik bu akşam. Bu sene kısmet ilk gün ve son güne oldu, ona rağmen harika konserler dinledik. Yani dinledik derken, bugün biraz tek başıma kaldım. Söz konusu Büyük Ev Ablukada olunca, bir de cuma akşamı olmasının etkisiyle 2-3 gün önceden tükenmişti biletler. Birlikte gidelim diyen pek çok kişi eşlik edemediler bana bu konserde. Bir de tek başıma kaldım derken de nasıl bir olumsuz elektrik varsa üstümde, onlarca insan ayakta kaldı, oturacak yer bulamadılar, benim sağımdaki de solumdaki de iki koltuk boştu, kimse gelip oturmadı yanıma. Çok da itici bir insan değilimdir aslında, insanlar neden ayakta kalmayı, merdivenlere oturmayı benim yanımda oturmaya tercih ettiler tam kavrayamadım.


14 Mart 2013 Perşembe

18. ODTÜ Geleneksel Rock Şenliği - Gevende, Kafabindünya, Mutrib




Bir ODTÜ Geleneksel Rock Şenliği serüvenini daha dün akşam başlattık. Yani ODTÜ MT (Müzik Toplulukları) başlattı, biz hemen hemen her yıl olduğu gibi seyirci olarak yerimizi aldık. Bu sene konser takvimi açıklandığı anda bende büyük bir heyecan yaratmıştı çünkü gerek her günün son grubu, gerekse de ön grupların çoğu sahnede dinlemeyi çok izlediğim gruplardı. Yan taraftaki listede görüyorsunuz zaten, ne kadar başarılı bir liste olduğu, dinleyenin zevklerine göre değişir tabii; ama benim açımdan baya heyecan verici bir program. Tabii geçen senenin şenliği Korhan Futacı, Yasemin Mori ve ön grupları ile yine güzel bir şenlik yaşatmıştı bize. Bu senenin en büyük sıkıntısı artık çalışıyor olmak oldu. Geçen senelerde rahat rahat dinliyorduk; oysa bu sene ilk konserin başlangıç saati de son konserin bitiş saati de önemli bir hal aldı. Biletleri satan çocuğa konser saatlerini sorduğumda kapının 4'te açılacağını, son grubun da büyük ihtimalle 8 civarı çıkmasını beklediklerini; ama konserlerde illa ki sarkma olacağını söyledi. Hal böyle olunca bizde hesaplamalar başladı, saat 6'da ODTÜ'de olabilsek, ilk gurubu kaçırmış olsak, bir şeyler atıştırsak... Aynı bu şekilde de başladık ilk güne. Saat 6'da bir şeyler atıştırıp Mimarlık Anfisi'ne geçtik. En azından ikinci gruba yetişmiş olmak istiyorduk çünkü ikinci grup post-rock tarzları ile Türk rock grupları arasında ayrı bir yerleri olan Kafabindünya'ydı. Tabii Rock Şenlikleri geleneğini bozmadı, saat 6'da gittiğimizde hala daha kapı açılmamıştı. Saat 7 gibi kapı açıldı, saat 7.30 gibi ilk grup Mutrib sahneye çıktı.

6 Mart 2013 Çarşamba

Beş Sevim Apartmanı - Mine Söğüt

Mine Söğüt'ün son kitabı olan "Deli Kadın Hikayeleri" nden bahsetmiştim bir zamanlar. O zamanlar Mine Söğüt, kitapevlerinde karşıma çıkan ilginç bir isimdi, bir yandan merak ediyor, öte yandan sırf kapağına bakılıp kitap alınır mı diyordum. Tabii kitap tasarımlarını, eşi Bahadır Baruter'in yapıyor olması pek bir çekici geliyordu bana (Bahadır Baruter benim özellikle eskiden "Lombak" dergisinde yayınlanan Ruhaltı çizimleri olmak üzere çizimini çok beğendiğim bir karikatürist). "Deli Kadın Hikayeleri" beni çok etkilemişti, Mine Söğüt böylece takip ettiğim bir yazar oldu benim için.

Memo Tembelçizer'in Lemanyak günlerinden kalma "Lemanyak Şehitleri" köşesine pek çok kereler Miki ve Biki olarak misafir olması sonucu çok sevimli, çok sevecen, neşe dolu bir kadın portresi çiziyordu Mine Söğüt; öte yandan böyle sevecen bir iç dünyası olan bir insanın bu tür şeyleri (acı çeken kadınlar, kadına şiddet, deliren kadınların hikayeleri) bu kadar çarpıcı bir şekilde betimlemesi ilginç gelmişti bana. Mine Söğüt'ün nasıl bir insan olduğunu Lemanyak Şehitleri'ni, ya da çeşitli sitelerde denk geldiğim röpörtajlarını okurken iyice merak etmiştim. Bu konuda tüm sorularımın cevabını Burak'la birlikte geçtiğimiz hafta katıldığımız CerModern'deki söyleşisinde aldım.

Mine Söğüt, tam Memo Tembelçizer'in çizdiği gibi, sevimli, neşeli, sevecen bir insan. Anlattığı öykülere hiç uymayan, ince bir ses tonu ve melodili bir konuşma tarzı var. Kitaplarının kaynağı, acı, şiddet, delilik dolu hikayelerin çıkışı ise gazetecilik geçmişinde saklıymış. Yıllarca gazetecilik yaptıktan sonra bir süre Öküz dergisinde yazıları yayınlanmış. Söyleşide söylediği üzere artık televizyonu ve gazeteleri hayatından tamamen çıkarmış. "Süreçleri uzun uzun anlatarak dikkatimizi dağıtıyorlar, sonuçları görebilmemizi engelliyorlar" diyor gazeteler için. Güncel hayatı internetten takip ediyormuş artık. "Süreçleri okumaktansa sonuçlara bakınmakla yetiniyorum" diyor. Kitap yazarken belli bir düzeni olmadığını anlattı söyleşide, "Yazmak; yemek ya da içmek gibi. Nasıl ki acıktığınızda yemek yer, susadığınızda su içerseniz, bunları yapmak gerektiğinde değil, içinizden -doğal yollarla- yapmak gelirse yazmak da benim için o şekilde" diye anlattı (tabii anlattıklarını kayda almadığım için birebir cümleleri değil bunlar). Çoğunlukla bir melodi yakaladığında, o melodiye göre yazarmış. Yazının bir müziği olduğunu, yazı yazarken de çoğunlukla o müziğin peşinde gittiğini söyledi. Kitaplarıyla ilgili soru soran insanlara, bir cevap vermeden önce "siz nasıl düşündünüz?", "siz nasıl değerlendirdiniz?" gibi sorular sorarak olayı bir soru-cevap söyleşisinden çıkartıp daha bir sohbet, tartışma, paylaşım ortamına dönüştürmesi de hoş bir ortam yarattı. Tabii 20 virgülle, 10 satırlık cümleler kuran abilerimiz bambaşka bir tat kattılar söyleşiye, o konuya çok fazla girmesek olur sanırım. Burak arkadaşımızın "Kadınların gözünden onların hikayelerini anlatıp ardından da onları deli olarak nitelendiriyorsunuz. Delilik çok güçlü bir kavram, sizin için, kitaplarınızda delilik nerede duruyor? Delilik sizin için ne anlam ifade ediyor?" sorusu geceye renk katan, cevaplamadan önce Mine Söğüt'ü düşünmeye iten sorulardan bir tanesi oldu (soruyu yanlış yazmamışımdır umarım). Ben de gecenin sonunda pişmiş kelle gibi sırıtarak elimde kitapla imza sırasına girerek renk kattım; ama sanırım sadece kendi suratıma. Bir noktada heyecanlanıp kitabı Burak'a verdim, "al abi sen imzalat" dedim ama kendisi son dakikada kitabı elime geri tutuşturup "hadi bakalım" dedi. Ben de "ehe" diyerek kitabımı kendisine uzattım, imzalatmak üzere. Sonrada kırmızı kulaklarla topuk (biraz fazla heyecanlanabiliyorum bazen)...


Gelelim imzalattığım kitaba. "Deli Kadın Hikayeleri" ni okuduktan sonra kitapevinde bir gün "Beş Sevim Apartmanı - Rüya Tabirli Cinperi Yalanları" kitabına bakınıyordum. O sırada yanımdan geçen bir genç "çok etkileyici, harika bir kitap. Bence okumalısın" diye tavsiyede bulunup yoluna devam etti, ben de aldım kitabı. Hikayemiz "Beş Sevim Apartmanı" nda açılıyor. 5 katlı Beş Sevim Apartmanı'nın her katında başka birisi yaşamaktadır. Dışarıdan bakan komşuların bilmediği şey, bu 5 garip insanın 5'i de delidir. Binanın bodrumunda yaşayan, kimsenin orada yaşadığını bilmediği psikolog doktor Samimi'nin hastalarıdır bu 5 insan. Cinler ve periler yüzünden delirmiş bu 5 kişiyi doktor Samimi belli bir amaç doğrultusunda binaya getirmiştir. Doktor Samimi'nin ve apartmanın öyküleri de dahil olmak üzere bir yandan tüm bu insanların öykülerini okurken bir yandan da doktor Samimi'nin günlüğü doğrultusunda onun yaptıklarını, amaçlarını izleriz. "Beş Sevim apartmanında garip bir şeyler oluyordu" diyerek başlayan kitap, apartman sakinlerinin (pek de sakin olmasalar da) hikayelerini anlatarak yavaş yavaş başladığı noktaya doğru ilerler. Bir yandan da bize aile içinde, çoğunlukla anne-babalarıyla yaşadıkları acılar, sorunlar, sıkıntılar yüzünden deliren, cinlerle perilerin dünyasına düşen insanların hikayelerini anlatır. Cinperilerin diyarında yaşayan tüm bu insanların hayal dünyalarının artlarında bir de gerçekte yaşadıkları vardır. Cinlerle perilerin onlara musallat olması boşuna değildir.

Yarattığı binbir türlü yaratıkla masalsı anlatımıyla, kurduğu karanlık dünyalarla, kendisinin de bahsettiği yazılarının müziğiyle, söyleşiye gelmiş birkaç öğretmenin uzun övgüler dizdiği başarılı betimleme gücüyle ("kitabı okurken o patlıcan yemeğinin tadını resmen damağımda hissettim" - hangi kitaptan bahsettiklerinden emin değilim) yakın takibe alınması gereken bir yazar Mine Söğüt. "Kırmızı Zaman" ve "Şahbaz'ın Harkulade Yılı 1979" söyleşide en çok bahsi geçen kitaplardı. Benim sıradaki hedefim bu iki kitap olacak. Kendisini hiç okumamış olanlar içinse zaten ilk kitabı olan "Beş Sevim Apartmanı" güzel bir başlangıç olacaktır.

31 Ocak 2013 Perşembe

Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi - Derviş Şentekin

Kitabın sonunda ana karakter ölüyor.



Yakın zamanda çıkan bir Türk polisiyesi "Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi". Bir gazeteciymiş Derviş Şentekin, Radikal'in Kitap ekinin editörlüğünü yapmış. 2011 yılında da ilk kitabı olan "Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi" yi çıkarmış.

Yazının başında şaka yapmış olduğumu düşünen varsa şaka yapmıyorum; gerçekten de kitabın en sonunda ana karakterimiz olan detektif ölüyor. Bana inanmıyorsanız bir kitapevine girdiğinizde bulabilirseniz kitabı elinize alın ve bakın. Kitabın son sayfasına bakmanıza gerek yok, kapağına baksanız da olur. Kapakta, anlatıcı karakterin öldüğünü 3 cümle ile çok net anlatıyor. Kapaktaki yazının çeldirici, şaşırtmaca olduğunu düşünebilirsiniz; o zaman kitabın arka kapağına bakın. Ön kapakta 3 cümle ile özetlenmiş ana karakterin öldürülmesi arka kapakta daha ayrıntılı anlatılmış. Diyeceksiniz ki "ama onların ikisi birden şaşırtmaca olabilirdi, belki yazar başka bir şeyden bahsedecekti, ana karakteri öldürmüş gibi yapıp öldürmeyecekti". Böyle düşünüyorsanız ve bana kızdıysanız kızmayın. Çünkü kitabın en başı, ilk bölümü de ana karakterin ölümünü anlatıyor. Hikaye başlamadan önce yazar, ana karakterini öldüreceğini kesin olarak bildiğinizden emin olmak istemiş, bunu garantiye almak için her fırsatı kullanmış.

Hikayeyi bozmadan kitabı tanıtmak gerekirse: İsmini bilmediğimiz bir karakter var elimizde. Kendisinden "ben" diye bahsettiği, başka birisi onun adını söyleyeceği vakit de "bana adımla seslendi" dediği için karakterimizin adını hikayenin sonuna kadar öğrenemiyoruz. Adını bilmediğimiz abimizle ilgili bildiklerimiz eski bir satranç şampiyonu olduğu, istihbarat teşkilatına girdiği, sonra da oradan kovulduğu. Hikaye başladığında elimizde eski bir istihbaratçı var yani, ve ondan kaybolan babasını aramasını isteyen bir kız.

Kitabı okumak isteyenlere kitabı beğenmelerinin yolunu açacağına inandığım söylemek istediğim birkaç konu var. İlk olarak, elinizdeki alışık olduğumuz türden bir polisiye değil. Aksiyonu olan bir hikaye değil en başta; hızla gelişen olaylar, koşuşturmalar, bulmacalar falanlar filanlar yok elimizde. Fazlasıyla sakin, fazlasıyla dingin bir kitap; olanlara bir anlam vermeye çalışan eski istihbaratçının günlük yaşantısına konuk oluyoruz. Zaten sürekli tekrarladığım üzere ana karakterin öleceğini, daha ilk sayfaya başlamadan bildiğimizden dolayı yazarın amacının sürükleyici, merak uyandıran, heyecanlandıran bir kurgu olmadığı aşikar. Hal böyle olunca kitap, ilham gelerek yazılmış bir hikayeden çok kurgulanmış, üzerinde çalışılmış bir proje gibi duruyor. Bir söyleşisinde yazar da bu görüşü desteklemiş:  "... Roman klasik bir açılışla başlayıp, “şah-mat”la sonuçlanıyor. Bol bol gönderme var; gazeteci arkadaşım İbrahim Koçyiğit, kitaptaki yirminin üstünde göndermeyi buldu. Romanda tam 41 sanatçıya gönderme var diyerek oyunu daha da zorlaştırayım..." Açıkçası bu göndermeler konusunda ben çok da uyanık davranamadım; olaya hiç bu açıdan yaklaşmadığım için kitabı okurken bu noktaya çok fazla dikkat etmemiştim. Fakat çok bariz olan şu göndermeyi okumak benim çok hoşuma gitmişti:
"...'Onun için en rahatı cinayetçilerle takılmak; onlara yardım ediyorum.' 'Nevzat başkomisere mi takılıyorsun?' dedim heyecanla. 'Yok, yok. Onlar, neydi o genç çocukla kız, işte onlarla sağlam bir ekip kurdu. Dışarıdan kimseyle çalışmıyorlar pek.' 'Bu aralar Ankara'dan bir cinayetçi çıkmış, kasıp kavuruyormuş ortalığı' dedim Ankaralı başkomiserin adını hatırlamaya çalışarak. 'Hı hı, Behzat başkomiser. Tuttuğunu koparıyormuş adam. Kimsenin gıkı çıkmıyormuş. Tabancası elinde geziyor diyorlar; deli bir adammış.'
Behzat başkomiser sanıyorum hepimizin bildiği üzere Behzat Ç.'ye denk geliyor, Nevzat başkomiser de Ahmet Ümit'in polisiyelerinin çoğunun baş karakteri olan Başkomiser Nevzat (3 tane de çizgiroman hikayesi var kendisinin).

Polisiye bir hikayeye ve ilk bölümün hikayenin en sonunda, en heyecanlı anı ile başlamasına kanıp hareketli ve sürükleyici bir kitap bekleyenleri uyarırım; bu kitap sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Fakat bir (hatta arka planda birkaç) karakteri derinlemesine inceleyen, güzel, akıcı bir dili olan, iyi kurgulanmış ve daha gerçekçi bir hikaye okumak istiyorsanız, benim okumaktan büyük zevk aldığım bir kitaptı BPVKÇG (Bunu bir daha yapmayacağım, çok çirkin durdu).