polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2017 Perşembe

Berber - Tayfun Pirselimoğlu

Sıradan bir mahalle esnafının hikayesi "Berber". Baba mesleği, babasının dükkanını almış, yıllardır berberlik yapıyor ana karakterimiz (berber). Bir de ek bir uğraşı var, zaman zaman birilerini vuruyor. Tetikçi yani, kiralık katil denilen türden. Kendisine zaman zaman bir fotoğraf ve hedefiyle ilgili bilgiler geliyor, berber de gidip hedefteki kişiyi vuruyor.  Kimi, neden öldürmeye çalışıyor olduğu, işi hayatına işlemeye başlayıncaya kadar umurunda olmuyor. Ne zaman ki işler beklenmedik şekilde karışıyor, işin içine aynı yüzüğü takan insanlar girmeye başlıyor, Zeki Müren'in şöförünün taksisine denk geliyor, eski maktullerinin fotoğraflarına denk gelmeye başlıyor, berberimiz huzursuzlanmaya başlıyor.

26 Nisan 2014 Cumartesi

Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikayeleri

Çok değil, 5-6 ay kadar önce heyecan içinde okuduğum bir çizgiromandan bahsetmiştim burada, Seyfettin Efendi'nin yayınlanmış ilk çizgiromanı "Yeditepe Canavarı". Devrim Kunter tarafından yaratılmış Osmanlı dönemi detektifleri Seyfettin Efendi ve arkadaşlarının ilk macerası, eski İstanbul sokaklarında süprizlerle dolu bir koşuşturmaya çekiyordu bizi. İlk hikayenin sonu yeni çizgiromanların geleceğini müjdeler cinstendi, Seyfettin Efendi'nin ileriki maceralarıyla ilgili verdiği bir tüyo ile sonlanıyordu kitap. Sıradaki hikaye için meraklı bir bekleyiş içine girdik biz de. Kısa bir süre içinde Seyfettin Efendi'nin yeni çizgiromanının çıkacağı haberi geldi. Ve "Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikayeleri" nisan-mayıs itibariyle raflarda.

14 Kasım 2013 Perşembe

Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları - Yeditepe Canavarı


İstanbul'un bir fon olarak Türk çizgiromanlarında ne kadar canlı olarak yer aldığı ile ilgili görüşlerimizi paylaşmıştık zamanında. Milattan yaşlı şehir, "hikayede bir karakter olma" klasiğinin ötesinde resmen hikayeleri şekillendiren, yönlendiren, tadını, havasını katan bir yapıda. Mesela hikaye Cihangir'de geçiyorsa bir yerde kedi olacak illa ki (bknz. duvardaki silahın patlaması). Ya da karakterimiz karşıdan karşıya vapurla geçiyorsa bu karşıdan karşıya vapurla geçiyor demektir; ama arka planda martılara simit atan birileri varsa İstanbul'da boğazdan geçiyor demektir. İstanbul'u turistik merakla seven bir Ankaralı olarak yorum yapmak konusunda çok da öteye geçemiyorum. Eminim İstanbul'u yaşayan arkadaşlar bu gibi örnekleri kitap çıkartacak kadar uzatabilirler. Uzatamayacak bir insan olarak benim söyleyebileceğim ise -geçen sefer de aynı noktaya değinmiştim sanırsam- çok değerli çizerlerimizin büyük kısmının İstanbul'da yaşamasından ve çok yetenekli olmalarından ötürü yaşadıkları şehri hikayelerinde çok güzel bir şekilde -belki isteyerek, belki farkında olmayarak- yansıtıyor olmaları.

31 Ocak 2013 Perşembe

Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi - Derviş Şentekin

Kitabın sonunda ana karakter ölüyor.



Yakın zamanda çıkan bir Türk polisiyesi "Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi". Bir gazeteciymiş Derviş Şentekin, Radikal'in Kitap ekinin editörlüğünü yapmış. 2011 yılında da ilk kitabı olan "Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi" yi çıkarmış.

Yazının başında şaka yapmış olduğumu düşünen varsa şaka yapmıyorum; gerçekten de kitabın en sonunda ana karakterimiz olan detektif ölüyor. Bana inanmıyorsanız bir kitapevine girdiğinizde bulabilirseniz kitabı elinize alın ve bakın. Kitabın son sayfasına bakmanıza gerek yok, kapağına baksanız da olur. Kapakta, anlatıcı karakterin öldüğünü 3 cümle ile çok net anlatıyor. Kapaktaki yazının çeldirici, şaşırtmaca olduğunu düşünebilirsiniz; o zaman kitabın arka kapağına bakın. Ön kapakta 3 cümle ile özetlenmiş ana karakterin öldürülmesi arka kapakta daha ayrıntılı anlatılmış. Diyeceksiniz ki "ama onların ikisi birden şaşırtmaca olabilirdi, belki yazar başka bir şeyden bahsedecekti, ana karakteri öldürmüş gibi yapıp öldürmeyecekti". Böyle düşünüyorsanız ve bana kızdıysanız kızmayın. Çünkü kitabın en başı, ilk bölümü de ana karakterin ölümünü anlatıyor. Hikaye başlamadan önce yazar, ana karakterini öldüreceğini kesin olarak bildiğinizden emin olmak istemiş, bunu garantiye almak için her fırsatı kullanmış.

Hikayeyi bozmadan kitabı tanıtmak gerekirse: İsmini bilmediğimiz bir karakter var elimizde. Kendisinden "ben" diye bahsettiği, başka birisi onun adını söyleyeceği vakit de "bana adımla seslendi" dediği için karakterimizin adını hikayenin sonuna kadar öğrenemiyoruz. Adını bilmediğimiz abimizle ilgili bildiklerimiz eski bir satranç şampiyonu olduğu, istihbarat teşkilatına girdiği, sonra da oradan kovulduğu. Hikaye başladığında elimizde eski bir istihbaratçı var yani, ve ondan kaybolan babasını aramasını isteyen bir kız.

Kitabı okumak isteyenlere kitabı beğenmelerinin yolunu açacağına inandığım söylemek istediğim birkaç konu var. İlk olarak, elinizdeki alışık olduğumuz türden bir polisiye değil. Aksiyonu olan bir hikaye değil en başta; hızla gelişen olaylar, koşuşturmalar, bulmacalar falanlar filanlar yok elimizde. Fazlasıyla sakin, fazlasıyla dingin bir kitap; olanlara bir anlam vermeye çalışan eski istihbaratçının günlük yaşantısına konuk oluyoruz. Zaten sürekli tekrarladığım üzere ana karakterin öleceğini, daha ilk sayfaya başlamadan bildiğimizden dolayı yazarın amacının sürükleyici, merak uyandıran, heyecanlandıran bir kurgu olmadığı aşikar. Hal böyle olunca kitap, ilham gelerek yazılmış bir hikayeden çok kurgulanmış, üzerinde çalışılmış bir proje gibi duruyor. Bir söyleşisinde yazar da bu görüşü desteklemiş:  "... Roman klasik bir açılışla başlayıp, “şah-mat”la sonuçlanıyor. Bol bol gönderme var; gazeteci arkadaşım İbrahim Koçyiğit, kitaptaki yirminin üstünde göndermeyi buldu. Romanda tam 41 sanatçıya gönderme var diyerek oyunu daha da zorlaştırayım..." Açıkçası bu göndermeler konusunda ben çok da uyanık davranamadım; olaya hiç bu açıdan yaklaşmadığım için kitabı okurken bu noktaya çok fazla dikkat etmemiştim. Fakat çok bariz olan şu göndermeyi okumak benim çok hoşuma gitmişti:
"...'Onun için en rahatı cinayetçilerle takılmak; onlara yardım ediyorum.' 'Nevzat başkomisere mi takılıyorsun?' dedim heyecanla. 'Yok, yok. Onlar, neydi o genç çocukla kız, işte onlarla sağlam bir ekip kurdu. Dışarıdan kimseyle çalışmıyorlar pek.' 'Bu aralar Ankara'dan bir cinayetçi çıkmış, kasıp kavuruyormuş ortalığı' dedim Ankaralı başkomiserin adını hatırlamaya çalışarak. 'Hı hı, Behzat başkomiser. Tuttuğunu koparıyormuş adam. Kimsenin gıkı çıkmıyormuş. Tabancası elinde geziyor diyorlar; deli bir adammış.'
Behzat başkomiser sanıyorum hepimizin bildiği üzere Behzat Ç.'ye denk geliyor, Nevzat başkomiser de Ahmet Ümit'in polisiyelerinin çoğunun baş karakteri olan Başkomiser Nevzat (3 tane de çizgiroman hikayesi var kendisinin).

Polisiye bir hikayeye ve ilk bölümün hikayenin en sonunda, en heyecanlı anı ile başlamasına kanıp hareketli ve sürükleyici bir kitap bekleyenleri uyarırım; bu kitap sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Fakat bir (hatta arka planda birkaç) karakteri derinlemesine inceleyen, güzel, akıcı bir dili olan, iyi kurgulanmış ve daha gerçekçi bir hikaye okumak istiyorsanız, benim okumaktan büyük zevk aldığım bir kitaptı BPVKÇG (Bunu bir daha yapmayacağım, çok çirkin durdu).

6 Aralık 2012 Perşembe

Cehennem Çiftliğinden Kaçış - Barış Uygur

Barış Uygur'un polisiye karakteri Süreyya Sami'nin ilk macerası "Feriköy Mezarlığı'nda Randevu" dan zamanında bahsetmiştik. Gel zaman git zaman, Süreyya Sami yeni macerası "Cehennem Çiftliğinden Kaçış" ile dönüş yaptı. Barış Uygur, ilk macerada tanıştığımız polis eskisi, amatör detektif Süreyya Sami'yi yeni bir araştırmanın içine atıyor.

Hikayede bu sefer bir polis dostu yardım istiyor Süreyya Sami'den. Arka kapak, hikayeyi az çok özetliyor bize: "Kızımı geri getirebilir misin? Onu bu 'annesi toplumda hoş karşılanmayan şekilde para kazanan' larının elinden kurtarabilir misin? Hiç kimse bunu yapabilecek durumda değil. Hiç kimsenin maçası sıkmıyor, sıksa da resmi görev ellerini kollarını bağlıyor. Her dakika gözaltına alabilirler. Bu adamların izini sürmeye kalkanı mimliyorlar, iz sürdürmüyorlar. Tanıdığım insanlar arasında bunu yapabilecek tek kişi sensin. Süreyya, bunu yapabilir misin?" Süreyya Sami tabii ki de kabul ediyor bu ricayı; etmese hikaye olmazdı zaten. Süreyya Sami kabul ediyor görevi etmesine de hikaye ilerleyip olaylar geliştikçe ilk kitabı okumuş ve çok beğenmiş biri olarak kafamda şu soru git gide daha bir belirginleşiyor: Yahu bu Süreyya Sami, ilk kitaptakiyle aynı Süreyya Sami mi? İsim benzerliği olmasın sakın? İki kitabı üst üste okumuş bir okur olarak ikinci kitabı ilkinden bağımsız değerlendiremiyorum ben. Belki değerlendirebilsem bambaşka konulardan bahsedeceğim ve bambaşka bir sonuca varacağım: Bu kitabı çok beğendiğimi söyleyip okumanızı tavsiye edeceğim. Yalnız yapacak bir şey yok, insan her şeyi bir şeylerle karşılaştırarak değerlendirmeye yelteniyor (ilk kitap dolayısıyla Süreyya Sami'yi Behzat Ç. ile karşılaştırmaya çalıştığımı ilk kitapla ilgili yazıda görebilirsiniz). Hele ki söz konusu bir serinin iki kitabı olunca...

Süreyya Sami baya bir değişmiş, kendini baya bir geliştirmiş ikinci kitapta. Eski tanıdığımız Süreyya Sami kalıbında; hala telefon kullanmıyor, hala parası yok, boya badana işleriyle idare ediyor, sözünün eri, polis eskisi olmanın bazı etkilerini gösteriyor falan filan... Yalnız bir sorun var. Daha doğrusu bir sorun yok, yok edilmiş o sorun. İlk kitapta ergenliğini tamamiyle atlatamamış, sosyal bakımdan biraz zayıf, şaşkın, kendisinden her daim 100 % emin olmayan bir Süreyya Sami'yle tanışmıştık. Aslında (en azından benim) onu bu kadar sevmeme yol açan da buydu. Bir süper kahraman gibi her yaptığı sonuç veren ve her yaptığını 4/4 lük yapan bir karakter yoktu elimizde. Tamam, belki Femme Fatale karakterin etkisi çoktu bu durumda; ama yine de Süreyya Sami böyleydi. Süreyya Sami artık öyle değil. Polislikten ilk fırsatta ayrılmış olduğunu her fırsatta belirtse de sanki yıllarca polislik yapmış, eski bir kurt olmuş gibi bir Süreyya Sami var elimizde.

İkinci sıkıntı hikayedeki karakterler ve hikayenin işleyişi ile ilgili. İkinci maceramızda karakter sayısı olabildiğine azaltılmış ve azalan karakterler de tek bir tipte toplanmış. Daha doğrusu 2 ana tip; iyiler, kötüler. Süreyya Sami'nin arkadaşlarını birbirinden ayırmak (karakter olarak) neredeyse imkansız. Hepsi dürüst, delikanlı, sözünün eri, onurlu, akıllı, fedakar... 1 tane bile boş, geveze, bencil, vs. iyi karakter kalmamış. Kötülere gelecek olursak; kötü karakterlerle kitabın sonuna kadar karşılaşmıyoruz. Onların hiçbir ayrıntıları, derinlikleri yok. Kötü olmalarının yanında zenginler, güçlüler, amatörler, hiçbir şeyin farkında değiller ve ne yapacakları çok kolay tahmin edilebiliniyor. Dolayısıyla Süreyya Sami'nin kötüleri yenmesi (kitabın sonunda kötülerin kazanmasını beklemiyordunuz herhalde? Tabii ki de Süreyya Sami bir şekilde alt ediyor kötüleri) baya tıkır tıkır işliyor. Hikaye hemen hemen hiçbir noktada derinleşmiyor, dolambaçlaşmıyor, kafa karıştırmıyor. Her şey pıtır pıtır oluyor, tam da Süreyya Sami'nin planladığı şekilde.

Son sorunumuza aslında bir önceki cümlede değindik: "Her şey pıtır pıtır oluyor, tam da Süreyya Sami'nin planladığı şekilde." (Aynı cümleyi 2 kere üst üste kurma işini günlük hayatta sürekli yapıyorum da yazı yazarken de aynı şeyi başararak kendimi geliştirme yolunda yeni bir adım attım). Şöyle açalım konuyu: Rastlantılar, dikkatsizlikler falan filan öylesine hikayeyi mutlu sona taşıyacak şekilde gerçekleşiyor ki Süreyya Sami olayı çözmek konusunda hiçbir sıkıntıyla karşılaşmıyor. Resmen "kutsal bir dokunuş" yardım ediyor kendisine ("Space Jam" filminde, insan olan arkadaşının üstüne uzaylılar atladığında ve o tip yere yapıştığında Michael Jordan, Bugs Bunny'e "ama o bir insan, bu nasıl oldu?" diye sorar, Bugs Bunny de "Burası Looney Toons, burada her şey mümkün" diyor. Michael Jordan da maçı kazanmak için smaç basmak üzere kolunu uzatıyor, maçı kazandırıyor). Bir de hikayelerde (en azından benim) hoşuma giden bir ayrıntı vardır. Bir duvarda silah varsa o silah patlar. Benim hoşuma giden tam olarak bu değil, daha çok şu: Bir silah 3. sayfada tanıtılır, 20. sayfada görüldüğünde onu artık farketmeyiz bile. Ardından o silah 150. sayfada patlar, biz de vay be deriz. İşte, bu hikayede o yok; 3. sayfada görülen bir silah 4. sayfada patlıyor (silah bir mecaz).

Barış Uygur, Türkiye'deki çarpıklıkları anlattığı "Normal Şartlar Altında" köşesinde - 1-2 ay önceydi galiba- normal şartlar altında mizah dergisinde çalışan bir insanın çalışmaktan zevk alacağından, ama kendisi "N.Ş.A." köşesini hazırlarken, oraya yazacağı malzemelerle karşılaştıkça ve onlar hakkında düşündükçe karnına ağrılar girdiğinden bahsetmişti (Bir Uykusuz alın ve Barış Uygur'un N.Ş.A. köşesini okuyun, ne demek istediğini daha iyi anlayacaksınız). İkinci kitabı yazarken düzene, gündeme ilişkin kızgınlığını hikayeye biraz bulaştırmış gibi görünüyor (biraz bulaştırmak mı? Resmen hikayeyi onun üzerine inşa etmiş). Fakat bizim (en azından benim) Süreyya Sami'de sevdiğimiz, bir Süreyya Sami macerasından istediğimiz bu değil. Biraz Kurtlar Vadisi'nin Irak'a gidip Amerikalılardan bizim askerlerimizin kafasına çuval geçirmelerinin intikamını almaları gibi (o kadar da kötü değil tabii, bu karşılaştırmayı yapmak vicdan azabı çekmeme neden oldu) durdu bu hikaye. Süreyya Sami, ilk kitabın film noir tadındaki atmosferinde, teknoloji düşmanı, ailenin çok da başarılı olamamış ve halinden şikayetçi olmayan dayılarımız şeklindeyken çekiciydi. İkinci kitap, benim için ilkinin hatrına bitirilmiş bir kitap oldu. Umarım Süreyya Sami, gündemi kovalayan bir süper kahraman olarak gelişimine devam etmez bundan sonra.

(en azından benim) - ne? Ha? Aa, yazı bitmiş. Pardon, içim geçmiş. (Yazı boyunca (en azından benim) ibresini bolcana kullanmama yönelik yapılmış bir şaka (yoluyla yapılmış bir öz eleştri))

10 Eylül 2012 Pazartesi

Feriköy Mezarlığı'nda Randevu - Barış Uygur

Barış Uygur abimizi çoğunlukla mizah dergilerinden tanıyoruz. Bir zamanlar Pişmiş Kelle'de, Gırgır ve Alarm dergilerinde yazıyormuş kendisi, hemen hemen ilk sayısından beridir de Uykusuz'da. Kimi zaman politik taşlama, kimi zaman da güncel yaşamdan ironiler yazdığı "Akıl Fikir Ofisi"  ve tamamen politik taşlamadan oluşan "Normal Şartlar Altında" adlı iki köşe yazıyor kendisi her hafta.

"Feriköy Mezarlığı'nda Randevu" Barış Uygur'un (yanlış bilmiyorsam) ilk romanı. İlk bölümleri 2004 yılında Otium internet sitesinde tefrika olarak yayınlanmış (tefrika [arapça]: Gazete ve dergilerde çıkan, birbirini tamamlayan yazılardan oluşan dizi.). Kitabın kapağındaki ve tanıtımlarındaki "Bir Süreyya Sami Polisiyesi" ibaresine bakaraktan devamının geleceği, Süreyya Sami'yi başka işlerde de göreceğimizi kabul edebiliriz sanırım.

Süreyya Sami, İstanbullu bir eski polis. Kendisini kitabın arka kapağından az çok tanımak mümkün: "Süreyya Sami, beyhude zaman usancıyla televizyonu zaplarken, sağa sola bakınırken, iş işte, o kadının peşine düşüyor. Yanında yıkık dökük senelerle dolaşan, cehalet ambarlarında gezinirken hiç susmayan sinik bir adamla tanışıyoruz. Teşkilattan ayrılmış, kendisiyle konuşmaktan yorulmuş, uzun cümleler kuramayan bir adamın polisiye defteri açılıyor böylelikle." Bir üst çerçeveye çıkıp, okuyucu nezdinde değerlendirecek olursak Süreyya abimizin en büyük sıkıntısının güncel kahraman polis Behzat Ç. ile karşılaştırılmak olacağını düşünmek yanlış olmaz. Aslında kitabı "Süreyya Sami Polisiyesi" olarak tanıtmak böyle bir karşılaştırmaya neden oluyor ve Süreyya abimize haksızlık ediyor. Süreyya abimiz, Behzat abimizden çok farklı. Öncelikle Süreyya abimiz aksiyon adamı değil. Kendisi Amerikan kara filmlerinden tanıdığımız bir detektif. Polislikten ayrılabildiği kadar erken ayrılmış. Aslında detektif olmak gibi bir niyeti yok, sadece birileri ona detektiflik yapması için para verirse detektiflik yapıyor. İkinci olarak, Behzat abimizden farklı olarak Süreyya Sami çok güvenilir, çok idealist ve çok da sorunları olan biri de değil. Mantığına yatan şeyleri yapıyor, elinden geldiğince (mantık çerçevesi dışına çıkmadıkça) ahlaklı, dürüst (yasaya uygun) işler yapıyor. Kahraman olmak gibi bir derdi yok, hayatını sürdürsün yeter. Öte yandan hem Ece Temelkuran'ın bir yazısında belirttiği, hem de bizim kendi aramızda sohbetlerde bahsettiğimiz üzere Behzat Ç. ne kadar ergenlik sancılarından kurtulamamış, ergen delikanlı profilinden sıyrılamamış bir karakterse, Süreyya Sami de bir o kadar ergenliğini bitirememiş bir karakter. Toplumsal olgunluk bakımından sınıfta kalmış; mesela kravat seçerken: "... yıllar yılı çok önemsiz bulduğum bu garip aksesuarın ne çok anlamı varmış meğer. Eh, onların hiçbiri aklımda değildi ve benim sadece üç kravatım vardı. Ben de ütülü olan tek bir tanesini seçmek zorundaydım." (sayfa 59). Benzer şekillerde yaşındaki ilerlemenin karakterine yeterince yansımamış olduğunu ikili sohbetlerinde, daha çokca da okuyucu ile sohbetlerinde (monolog desek daha doğru) görüyoruz.

Türkiye'de bir film noir detektiflik öyküsü için İstanbul ideal bir fon oluşturmuş. Barış Uygur da gerek karakterinde, gerek hikayesinde Türk insanının yapısını (çoğunlukla İstanbullu olmak üzere büyük şehirli insan tipi) kara film çizgisine başarılı yerleştirmiş. Çok çetrefilleşmeyen bir kurgu, az ama öz karakterleri ile başarılı bir hikaye olmuş. Olur da devamı gelirse, artık ana karakterlerin yapıları az çok oturmuş olacağından ötürü çok daha güzel kitaplar olacaklardır.

"Annem yıllar önce bana "Bir kadın aranmak istemiyorsa onu asla arama. Bazı kadınlar, sen onları ara diye aranmak istemiyormuş gibi yapabilir. Onları da arama. Aranmak isteyen bir kadını da arama, bırak o seni bulsun" demişti. Annemin bütün öğütlerine uysaydım zaten şimdi bambaşka yerlerde olmam gerekirdi.

Ama bu öğüdüne uymanın pratikte mümkün olup olmadığını bilmiyorum. Aslında basit görünüyordu: "Asla kadınları arama." Doğrusunu isterseniz arayacak pek kadın tanıdığım da söylenemez. Onları da aramayarak kaybetmek çok mantıklı gelmiyor. Şimdi tek yaptığım şey bir kadını, üstelik tanımadığım bir kadını aramak. Üzgünüm anne."
Feriköy Mezarlığı'nda Randevu, arka kapak