film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2012 Salı

Cloud Atlas (2012)


Kitap uyarlaması bir film izlemek, birkaç bakımdan zordur. Daha doğrusu izlemekte bir sıkıntı yok da daha çok hikayeyi aynı (ya da en azından seyirciyi hoşnut tutacak) seviyede zevkli kılabilmek sıkıntılı. İlk olarak kitaptaki her şeyi filmde anlatamazsınız; çünkü hem hikayenizin akıcı, hareketli olması lazım, hem de zamanınız kısıtlıdır. Ardından oyunculuk sıkıntıları gelir. Kitabın okuyucularının gözlerinde canlandırdıklarıyla sahnedekilerin örtüşmemesi değil bahsettiğim; iç sesler ve sayfalar dolusu betimlemelerle yazarın anlatmak istediği duyguları, düşünceleri oyuncuların hakkını vererek yansıtmaları imkansız olur bazen. Bir başka benzer sıkıntı da yazarın betimlemelerini, aynı duyguyu verecek şekilde seyirciye aktaramamaktan kaynaklanır. Bir ormanı, bir şehrin sokaklarını, bir binanın koridorlarını ne kadar iyi tasarlarsanız tasarlayın, onu okuyan insanın aklında canlanan duygu-düşüncelerle aynı şekilde izleyen insanın gözünde canlandıramazsınız. Duygusal bakımdan bir şeyler illa ki eksik kalacaktır. Tabii bunlar ve çok daha fazlası, çok klasikleşmiş tartışmalar. Eminim okuduğu bir kitabın filminden çıkan herkes, filmin hemen çıkışında filme birlikte gittiği kişilerle bu konuda 2-3 cümle konuşuyordur. Biz bile daha 1 hafta önce Burak'la "2001: Uzay Efsanesi" nin kitabı ve filmini benzer noktalar üzerinden konuşuyorduk. Sonu olmayan ve hiçbir zaman tam anlamıyla bir tatmine vardırmayacak bir tartışma bu.

Cloud Atlas, 2004 yılında İngiliz David Mitchell tarafından yazıldığı zamanda çok tutmuş, çok beğenilmiş bir kitap. Kendisi "İngiliz Kitap Ödülleri" nde "Edebi kurgu" (Literary Fiction) ve Richard & Judy yılın kitabı ödüllerini kazanmış. Aynı zamanda Booker Prize, Nebula Award, Arthur C. Clarke Award ve benzeri pek çok ödül için de aday olmuş. Tek bir hikaye değil, birbirleriyle bir şekilde alakalı birkaç tane hikaye var ortada (tam olarak 6 hikaye). Geçmişten günümüze, oradan da geleceğe ve uzak geleceğe kadar bir zaman aralığına yayılmış bu hikayeler; aynı hikayenin parçaları olmaları gereği bir şekilde birbirlerine bağlanıyorlar.

Kitabı okumamış, yeni çıkmış filmini izlemiş biri olarak kitapla ve kitabın hikayesiyle ilgili yorum yapmak pek bana düşmez. Söylenenlere göre filme çekilmesi çok zor olan projeye Wachowski kardeşler girişmişler. 2010'da oyuncu bulma çalışmaları ve filmin çekimleri başlamış. Baya zengin bir oyuncu kadrosu var filmde; başrollerde Tom Hanks, Halle Berry, Hugo Weaving, Jim Broadbent, Hugh Grant, Ben Whishaw, Bae Doona ve daha birkaç isim daha var. Kitabın karakterleriyle ne kadar alakalı bilemiyorum ama filmde aynı oyuncuların her hikayede farklı karakterler canlandırmaları baya hoş olmuş. Hikayeler arasındaki bazı bağlar çok daha belirgin bir hal almış. Hele ki film bitip de her oyuncu hangi rollede rol almış, onu görürken bazı noktalarda çok şaşırıyorsunuz, bu da mı aynı kişiymiş, diye. O da bu yaklaşıma ayrı hoş bir hava katıyor, sırf bu ayrıntı bile insanın hoşuna gidiyor. Tabii her karakter başka bir hikayede daha ön plana çıkıyor, o hikaye için diğer oyuncular yardımcı oyuncu gibi oluyor; ama genel toplamda Tom Hanks, Halle Berry ve Hugo Weaving'in en baskın oyuncular olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz sanırım.

İzlemeyenleri rahatsız etmemeye özen gösterecek şekilde hikayeleri özetleyecek olursak; en eski hikaye, zengin bir noterin hastalığı ve eve dönüş gemi yolculuğu fonunda geçiyor. İkinci hikayemizde gay bir müzisyenin, ünlü bir besteci adına nota yazarı olarak çalışırken kendi sanatıyla uğraşmasını anlatıyor. Üçüncü hikayemiz, bir gazetecinin, bir Nükleer santral ile ilgili yazı hazırlamasını konu alıyor. Dördüncü hikaye günümüzde geçiyor, bir kitap yayıncısının yeni yayınladığı kitapla ilgili başlıyor ve olaylar gelişiyor. Beşinci hikayede gelecekte üretilmiş bir insanın (anladığım kadarıyla biyolojik bakımdan tamamen bir insan, ama gerçekte bir robot; %100 organik bir robot, cyborg'un bir adım ötesi) sorgulamasında, bu robotun neden programlandığı düzenin dışına çıktığı sorgulanıyor ve robot da bunu anlatıyor. Son hikayede de yerli, ilkel bir adamın, üst düzey teknolojiye sahip bir medeniyetten bir kadınla çıktıkları bir yol hikayesi anlatılıyor. Hikayeler arasındaki bağlar zamanla kurulduğu için daha fazla bilgi vermemek en sağlıklısı.

Filmi genel çerçevede değerlendirecek olursak baya güzel bir yapım. Bir yandan 6 bağımsız film izliyormuşcasına farklı hikayelere sahip, farklı zamanlarda geçen 6 tane film var ortada. Bir yandan da hikayeler hem çeşitli şekillerle, hem de karakterlerle birbirlerine bağlandıkça, yani sona yaklaşılınca hoş bir bütün çıkıyor ortaya. Tabii bu noktada insan kitabı merak ediyor. En başta da belirttiğimiz üzere, kitabın filmden daha geniş kapsamlı ve bazı noktalarda çeşitli farklılıklar içereceği kesin gibi. Film bu kadar güzelken ve kitapta bu kadar ödül almışken sanırım ilgiyi, 1 şans tanınmayı kesinlikle hak ediyor. Film de ne kadar 172 dakikalık süresiyle biraz göz korkutsa da özellikle paralel kurgulu, bol hikayeli yapısıyla 3 saatin hakkını veriyor.

19 Eylül 2012 Çarşamba

Seeking a Friend for the End of the World - 2012



Romantik komedilerin nedeni bellidir. Çiftlerin buluştuğu, romantizmin aşılandığı, komik ama aşk dolu, genelde mutlu sonla biten, çiftlerin romantik sahnelerde birbirlerinin ellerini daha bir sıktığı, bir çiftin en kolayca yapabileceği ortak aktivitedir romantik komediler. 

Arada bir çıkan deneysel romantik komedilere Seeking a Friend for the End of the World eklenince, ben de sinemaya gitmek için sevgili Murat ile Deniz kızını bir güzel kandırdım. Hem uzun zamandır romantik komedi izlememiştim, hem de romantik komediye hiç 3 kişi gitmemiştim.

SAFFTEOTW (filmin ismi çok uzun) aslında bir apokaliptik romantik komedi (aporomedy). Matilda adlı göktaşı dünyaya hızla yaklaşmaktadır. Armageddon filmi tarzı, göktaşını yörüngesinden saptırma amaçlı bir görev de başarısız olunca insan ırkı dünyadaki son 3 haftasını resmen ilan eder. 

Filmde aslında çok değişik bir ayrılık sonrası bunalım ve arınma süreci aktarılıyor. Dünyanın ömrünün 3 hafta olduğu ilan edilmesinden itibaren, kuralların durduğu, herkesin başına buyruk hareket ettiği, özlemlerin ve hayallerin gerçekleştirilmeye çalışıldığı manyak bir dünyada, terkedilen ve yalnız öleceği için bunalıma giren Dodge'un, alt kattaki rock müzik düşkünü genç İngiliz kız Penny ile tanışması ve hayaller için yola düşmeleri filmin ana gidişatı.

SAFFTEOTW, apokaliptik mevzuya çok absürd ve manyakça bakıyor. İnsanların korkutucu derecede normalden sapmamaları, insanların dünya yokolmayacakmış gibi hala evlerini temizlemeleri ya da ön bahçe çimlerini biçmeleri, milletin bu son 3 haftayı, onlara verilmiş bir tatilmiş gibi görmeleri ve tatil planları yapmaları aşırı garip ve eğlenceli. Filmin aykırı dünya sonu yorumu gayet süpersonik.

Steve Carell absürd komedi insanı. Ta '40 Year Old Virgin'den beri, sosyopatlığı ve tipsizliği ile karşı cins  tarafından tercih edilmeyen; fakat iç güzelliği ile sonunda mutluluğa ulaşan tiplemeleriyle biz nerd'lerin adeta idolü. Son zamanlarda biraz durgun rollerde görsek de kendisini hala çok beğeniyorum. Keira Knightley de bir o kadar aykırı rollerin adamı olduğundan, ikisi de filme gayet iyi uymuşlar bence. Sinir bozan derecede esenlikli ve renkli bir dünya sonu betimlemesi absürdlüğün uç noktalarındayken, bu iki tipin aykırı eğlenceli birliktelikleri gayet uyum içinde. Aslında bütün olay da bu zaten filmde.

Her örneği gibi öyle süper olmayan, sadece hoş bir romantik komedi SAFFTEOTW de. Birşey vermeyecek,  tatlı ve aptalca esprilerle dolu, arada sırada güleceğiniz, bazen üzüleceğiniz, sonunda sadece iyi hissedeceğiniz bir film. 

Ha bir de plak muhabbetlerini çok beğendim. Ayrıca o Friendsy's var ya filmin ortasında gittikleri. Orası lazım galiba her şehre.

Gitmeden bir de, romantik komedilerle ne kadar alakam olmadığını belirtmek için aşağıya Tool'dan Vicarious parçasını koyuyorum.

13 Eylül 2012 Perşembe

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Kendinizi çok yetersiz, etkisiz, bilgisiz, söylediklerinizi anlamsız hissettiğiniz zamanlar oluyor mu? Sanıyorum eskiden, çocukken daha sık yaşadığımız bir his bu. Büyüdükçe olgunlaşmamız, daha çok şeyi başarabilmemiz, daha fazla sorumluluk alabilmemiz gerekiyor. Bizden bu bekleniyor, biz de böyle olmak istiyoruz. Belki de çocukken çabucak büyümek istememizin nedenlerinden biri bu. Daha çok şey öğrenip, daha fazla güç kazanıp bu hislerden kurtulmak istiyoruz. Büyürken en büyük isyanlarımızdan biri bu konuda oluyor, artık yeterli olduğumuzu, karar verebildiğimizi, bir şeyler başarabildiğimizi göstermek, kanıtlamak istiyoruz (en çok da kendimize). Sanırım bu yüzdendir ki büyüdüğümüzü sandığımız günlerde başımıza bir şeyler geldiğinde, benzer duyguları yaşadığımızda çocukken olduğumuzdan daha derin korkuyoruz, daha çok yıkılıyoruz, daha çok üzülüyoruz. Yılları boşuna yaşamış gibi hissediyoruz, kazandığımız, başardığımız şeylerin boş olduğu sanrısına kapılıyoruz. Aslında kendimizi bir çocuk gibi hissediyoruz; çocukluğun o güzel anlarından, masumiyetinden, neşesinden arınmış bir çeşidi.

"Bizim Büyük Çaresizliğimiz" 2 yakın dostun hikayesi. Ender ve Çetin, lise yıllarında tanışmış, yakın dost olmuşlardır. Ara ara ayrı yaşamışlardır; biri Ankara'da, öteki İstanbul'da, ya da biri Türkiye'de, öteki yurt dışında. Ama bu ayrılıklar onları koparmamış, daha da yakınlaştırmıştır. Zaman geçer, ikisi de Ankara'da, birlikte yaşamaya başlar. İki orta yaşlı dostun evine bir gün bir misafir konuk olur. Liseden yakın başka bir arkadaşları, Amerika'ya giderken, üniversiteye giden küçük kız kardeşini bırakacağı kimsesi yoktur, Ender ve Çetin haricinde. Hikaye başlar, Nihal, Ender ve Çetin'in evine taşınır.

Ender ve Çetin, hayatın "kazananlar" listesine hiçbir zaman tam olarak girememiş iki karakterdir. Gerek gönül ilişkileri, gerek sosyal ilişkileri, gerek işleri... Herhalde en büyük başarıları, gerçekleşmiş en büyük hayalleri birlikte yaşamaktır. Nihal'in ikilinin hayatını nasıl etkilediğine, yavaş yavaş düzenlerinin nasıl değiştiğine şahit oluruz. Ender ve Çetin, çocukluğun eksikliklerini kapatmak için çabalamamış, kendilerini eksiklikleriyle kabul etmiş, o şekilde yaşamışlardır. Yine de büyüklere ait o acımasız duyguyu, "büyük çaresizlik" i onlar da tadacaklardır.

"Bizim Büyük Çaresizliğimiz" 2004 yılında Barış Bıçakçı tarafından yazılmış bir roman. Kitap, Ender'in ağzından, Çetin'e yazılmış bir mektup niteliğinde. Nihal'in eve gelmesi ile yaşadıklarını, geçirdikleri günleri değerlendiriyor Ender. Bir yandan bugünü, bir yandan geçmişi anlatarak ikilinin hikayesini derin bir duygusal yoğunluk ile veriyor. Kitabın isminden anlaşılacağı üzere de hikaye dönüp dolaşıp ikilinin çaresizliklerine dem vuruyor.

"Bizim Büyük Çaresizliğimiz" aynı zamanda 2011 yılında, Seyfi Teoman tarafından çekilmiş, kitabın uyarlaması olan filmin de ismi. Başrollerde Ender ve Çetin olarak İlker Aksum ve Fatih al, ve Nihal olarak Güneş Sayın oynuyor. Filmin senaryosu Barış Bıçakçı ve Seyfi Teoman tarafından yazılmış. İstanbul Film Festivali'nde "Radikal Halk Ödülü", "Jüri Özel Ödülü" ve "En İyi Görüntü Yönetmeni" ödüllerini almış. Film, kitaba birebir sadık gidiyor. Öyle ki filmi izlerken kitabı tekrar okumuş gibi oluyorsunuz, Barış Bıçakçı'nın cümleleri gözünüzün önünde canlanıyor. Öte yandan çıkarılmış sahnelerde de görebildiğimiz üzere filmin senaryosu ve kurgusu üzerinde çalışılırken çaresizlik duygusunun iyice vurgulanması üzerinde durulmuş. Çıkarılmış sahneler hep neşeli, renkli sahneler.

Çaresizliğin üstünde bu kadar çok durunca filmin ve kitabın depresif, karanlık bir hikaye olduğu düşünülmesin. Bahsi geçen çaresizlik ızdırap dolu, yakıcı, umutsuz bir çaresizlik değil. Giriş kısmında anlatmaya çalıştığım, daha çocukça, daha yumuşak, daha şaşkın bir çaresizlik. Tıpkı hikayenin geçtiği uzam, Ankara gibi, durgun, sakin, melankolik. Zaten gerek karakterlerimiz, gerekse de yazarımız Barış Bıçakçı örnek birer Ankaralılar.

Sanırım son sözü kitabın arka kapağına söyletmek bir kez daha daha uygun olacak. Bakalım yayıncının tercih ettiği alıntı sizi kitaba ne kadar çekecek?

"Nihal'e başından beri olduğumuzdan farklı göründük. Böyle gerekmişti. Koruyucu, kollayıcı, soğukkanlı, ne yapması gerektiğini bilen, Nihal düzgün yürüsün, üniversiteyi uzatmadan bitirsin, yaşadığı felaketten makul adımlarla uzaklaşsın diye asfalt döşeyen iki orta yaşlı, deneyimli erkek. Biri göbekli, diğeri kel."

(Film müziklerini yapmış olan Sakin grubundan, filmin fragmanı tadında bir klip)

8 Eylül 2012 Cumartesi

Solaris - Stanislaw Lem - 1961



Solaris, küçükken Soderberg'in uyarlamasını izleyip, hiçbir şey anlamadığım, garip bir bilimkurgu filmi olarak tanımlıydı aklımda. Bir süre önce, iletişim yayınlarının da kitabı tekrar basması ile, bu önyargıyı kafamdan silmek için kolları sıvadım. Uzun zamandır elimin altında duran Solaris'i, son İstanbul yolculuğu sırasında okumaya başladım. Bir çırpıda biten kitap, bütün her şeyi kursağımda bırakmasının yanında, filmleri de açlığımı zerre dindirmedi, aldığım zevk üst seviyelerde.

Solaris'i anlatmak zor; çünkü kitap birinci cümlesinden itibaren korkunç derecede heyecanlı ve esrarengiz bir hal alıyor. Kris Kelvin adlı sorunlu bir psikiyatrist, kitabın geçtiği zamandan yaklaşık yüz yıl önce bulunan Solaris adlı gezegen hakkında yazdığı makaleler ile ilgi toplar ve Solaris'in yörüngesinde bulunan araştırma üssü tarafından çalışmalara davet edilir. Kelvin'in Solaris'e Prometheus adlı modül yardımıyla inişiyle başlar hikaye. Araştırma gemisinde gariplikler silsilesi hemen göze çarpar ve geçen zamanla Kelvin geminin içindeki 'ziyaretçileri' farkeder. Bu ziyaretçiler, araştırma ekibinden olmayan; ama orada olduklarını da gayet garipsemeyen bazı kişilerdir. Son olarak tanıştığı ziyaretçi de, yıllar önce intihar eden eşi Rheya'dır. 



Ne olduğunu anlamadan, müthiş bir gerçeklik ve mantık tufanıyla vuruyor Solaris okuyucuya. Aslen doktor olan yazar Stanislaw Lem, kendini bilime vermiş bir insan. İkinci dünya savaşı öncesi tıp okumaya çalışıp, savaş yüzünden eğitimine ara vermiş ve ancak savaş sonrası istediği mesleğe kavuşabilmiş. Daha sonraları yazmaya başlayan bu Polonyalı, Solaris ile kasıp kavurmuş ortalığı. Yazarın geçmişini biraz olsun gördükten sonra, eserdeki müthiş bilimkurgu öğeleri ve beni bile bazen yıldıran bilimsel terimler, kuramlar dalgası daha da mantıklı geliyor. 

Solaris, kırmızı ve mavi iki güneşin olduğu bir sistemde, tümüyle okyanus ve üzerinde küçük benekleri andıran adacıklardan oluşan kendi halinde bir gezegen. Mavi gündüzün, mor geçişiyle, kırmızı gündüze dönüştüğü ve az bir süre de tamamen gece karanlığına büründüğü Solaris, iki güneşin gezegende yarattığı değişken çekim kuvveti ile, garip benliğini insanoğlunun ilgi menziline sokmayı başarıyor ve araştırmalar başlıyor. Farklılıkların, garipliklerin gittikçe arttığı araştırma sonuçları ile, Solaris'in aslında bir gezegen olmadığı, bilincinin olduğu kocaman bir organizma olduğu kuramları ortaya atılıyor. Yaptığı hareketler, verdiği tepkiler ve tepkisizlikler, gösterdiği agresif davranışlar ile Solaris insanın bütün ilgisini kazanıyor. Sürekli gelişen başarısız araştırmalar, insan hayatına malolan kazalar ve harcanan devasa miktarda paralar ile ilgi gittikçe azalıyor ve araştırma projesi 4 kişilik bir projeye kadar düşüyor. Değişiktir ki, Solaris bu 4 kişiye çok farklı bir açıdan yaklaşıyor. 



Müthiş bir bilimkurgu arkaplanı ile süslenmiş, gizemin ilk satırdan, son kelimesine kadar korunduğu hikaye aslında beklenilenden çok fazla konuyu Kelvin aracılığıyla vermeyi amaçlıyor. Basit bir 'Uzaylı' konusu, rüyalarıma girecek kadar ağır, sürekli kafamı kurcalayan insan varoluşu, madde ve bilinç arasındaki ilişki, hayat tanımı, duygu ve mantık uyuşmazlığı, tinsel ve tensel temas çelişkileri gibi yüksek dozda mevzulara bürünüyor. Bir yandan Solaris'in o sonsuz okyanusunun mavi güneşle parıldadığı manzaradan mest olurken, bir yandan Kelvin'in yanıbaşında uzanan, yıllar önce dünyada ölmüş, eşi Rheya'ya beslediği aşkın, gerçekten o varlığa mı, yoksa anılardaki Rheya mı olduğu konusu üzerinde kafa yorup bitkin düşüyorsunuz. Kırmızı güneşin odada yarattığı basık ve sıcak atmosferle kavrulması, sıvı oksijenin o korkunç soğukluğuyla bir anda bambaşka duygu ve düşüncelere sokuyor okuyucuyu. 

Kitabın bitmesiyle ortada kalmam bir olmuşken, hemen Solaris'in uyarlama filmlerine saldırdım.
Solaris'in biri Tarkovsky tarafından 1972 yılında, biri de Soderberg tarafından 2002 yılında çekilmiş iki adet uyarlaması mevcut. Filmler aslında kitabın hikayesini anlatmaktansa, kitabı bazı yan konulardan tamamlıyor. Tarkovsky'nin Solaris'i, Kris Kelvin'in Solaris'e gelmeden önceki yaşamını da izleyiciye vererek, konuyu biraz daha insan ve sistem üzerinde yoğunlaştırıyor. Soderberg ise konuyu tamamen bunlardan uzaklaştırıp, Kris ve Rheya arasındaki sevgi ve farkındalık üzerine çeviriyor. 


Elbette iki film arasında sidik yarışı yapmayacağım. Tarkovsky'nin filmi bence de çok güzel; ama Soderberg'in Solarisi bence büyük ölçüde haksızlığa uğramış bir yapım. Kitabı okumayanlar için gerçekten anlamsız, yeterince kendini açıklayamayan bir film olduğunu kabul ediyorum, ama hikayeyi bildikten sonra her şey değişiyor. Cliff Martinez'in mükemmel soundtrack'i ile bezenmiş, güzel bir oyunculuk ve yönetmenlik ile, hayalimdeki Solaris'e çok yakın bir Solaris'i bize sunmuştu. Özellikle Jeremy Davies'in Snow rolü gerçekten alkış alacak cinsten, düşlediğim o hafif kaçık Snow'u Jeremy Davies harika biçimlendirmiş.


Tipik bir uzaylı konusundan çok daha fazlasının olduğu Solaris, bilimkurgunun yapıtaşlarından. İnsan algısı, gerçeklik, duyguların mantıkla açıklanması gibi konular hakkında kafa yoranların kesinlikle okuması ve filmlerle hikayeyi pekiştirmesi gerekiyor.


'Sanki sen özellikle yanaşmıyorsun anlamaya.' diye inledi. Başından beri Solaris'ten söz ediyorum ben, yalnızca Solaris'ten. Yenir yutulur gibi değilse gerçek, benim suçum değil bu. Ama şöyle ya da böyle, başından geçen bunca şeyden sonra, sonuna dek dinlemek zorundasın beni. Kozmosa çıkarıyoruz, her şeye hazırız: Yalnızlığa, zorluğa, tükenişe, ölüme hazırız. Alçak gönüllülükten söylemeye dilimiz varmıyor ama, kendimize hayran hayran baktığımız oluyor. Ama çok, çok yazık! Birazcık yakından baktığımızda bütün o şevkin aslında düzmece olduğunu görüyoruz. Aslında kozmosu ele geçirmek değil istediğimiz, yalnızca Yer'in sınırlarını kozmosun sınırlarına dek genişletmek. Filanca gezegen bizim gözümüzde Büyük Sahra gibi kıraç, öteki Kuzey Kutbu gibi buz tutmuş, başkası Amazon Havzası kadar bereketli olsa olsa, insansever ve şovalye ruhluyuz: Başka soyları köleleştirmek değil niyetimiz, onlara kendi değerlerimizi miras bırakmak, karşılığında da onların mirasını devralmak istiyoruz. Kutsal Bağlantı'nın Savaşçıları sayıyoruz kendimizi. Bu da bir başka yalan! Yalnızca insanı arıyoruz biz, başka dünyalara gereksinimimiz yok. Ayna gerek bize. Başka dünyaları ne yapacağımızı da bilmiyoruz. Tek bir dünya, kendi dünyamız, yetiyor bize. Ama olduğu gibi de kabul edemiyoruz onu. Kendi dünyamızın ülkesel bir imgesi peşinde koşup duruyoruz hep: Bizimkinden üstün bir gezegen, üstün bir uygarlık arıyoruz, ama kendi geçmişimizin prototipi üzerinde gelişmiş olsun istiyoruz. Ve aynı zamanda yüzyüze gelmek istemediğimiz, kendimizi sakınmaya çalıştığımız bir şey var içimizde. Ama o hep içimizde kalıyor, çünkü Yer'den yola çıkarken bir ilk günahsızlık durumunda değiliz. Gerçeklikte nasılsak buraya öyle geliyoruz, sayfa çevrilip de gözlerimizin önüne serilince gerçeklik - kendi gerçekliğimizin sessizce geçiştirmeyi yeğlediğimiz yanı yani - artık sevmiyoruz onu.'

Solaris , sayfa 85, İletişim Yayınları

25 Ağustos 2012 Cumartesi

JCVD - 2008


Jean Claude Camille François Van Varenberg 1960 yılında, Belçika'nın Brüksel şehrinde doğmuş. 10 yaşında uzak doğu dövüş sporlarına sardırmış, karate, kickbox gibi çeşitli sporlarla yıllarca uğraşmış. 1982'de Amerika'ya taşınmış ve bizim bildiğimiz Hollywood yıldızı, tekme atan Van-Damme doğmuş. Hatta "Sınav" filminde uluslararası meşhur bir hırsızı oynamak üzere Türkiye'ye de gelmişti kendisi. Son olarak Expendables'ın 2. filminde düşman olarak gördük kendisini. 3. filminde tekrar düşman olarak gelecekmiş söylenene göre.

Yıl 2008'de, Fransız-Tunuslu bir yönetmenin filminde başrolü oynar Jean Claude Van Damme. Bu başrol büyük ihtimalle kendisi için baya önemlidir, çünkü filmin adı direk aktörün kendisinden geliyor; JCVD. Filmimiz zorlu kişisel problemler yaşayan yıldızın dinlenmeye, belki de yeni bir başlangıç yapmaya ülkesine, evine dönüşüyle başlıyor. Bir yandan yeni oynadığı filmlerin kötülüğü, bir yandan menejerinin ona yeni film bulmak konusundaki başarısızlığı, bir yandan çocuğunun velayet davası derken iyice yıpranmıştır Van Damme. Üstelik ülkesine döndüğünde kredi kartlarının hiçbiri çalışmamaktadır ve verdiği bir çek karşılıksız çıkmıştır. Hesabının olduğu bir bankaya gidip sorunlarına bir çözüm arar. Van Damme bankaya girdikten bir süre sonra bankada silah sesleri duyulur. İçeri girmeye çalışan polisi Van Damme pencereden "git buradan!" diye uyarır. Belçika'nın göz bebeği, gururu, aktörü Van Damme, bir bankayı soymaktadır!

Film, Van Damme'ı içeren bir soygunu anlattığından dolayı suç filmi yapısında bir çeşit komedi filmi olarak nitelendirilebilir. Filmi bir suç filmi parodisi olmaktan alıkoyan ise sahip olduğu gerçekçilik tadı ve duygusal sahneleri. Hele ki Van Damme'ın monolog yaptığı bir sahne var, bir an filmden kopartıp Van Damme'ın iç dünyasına (belki gerçek, belki kurgusal) götürüyor bizi. Her kesimden Brüksel'linin Van Damme'ı karşılarında görünce verdikleri tepkiler de hep duyduğumuz (ya da bazılarının şahit olduğu) ünlü gören insan tepkileri (göründüğünden daha kısaymış, Van Damme tekme atsana, seninle bir fotoğraf çektirebilir miyiz, televizyonda daha nazik biri gibi gözüküyor...).

Dürüst olmak gerekirse ben bir Van Damme hayranı sayılmam. Oynadığı filmlerden en meşhur olanlarını izlemişimdir ama hatırlamıyorum bile. Türkiye'de çekilen "Sınav" filmi bile benim için Van Damme'dan çok güzel müzikleri ile hatırlanır. Fakat kendisiyle, Amerika'da çektiği filmleriyle, hayatındaki başarısızlıklarla (bir kısmı bile bir yandan doğruysa) bu şekilde dalga geçebilmiş, bir film malzemesi haline getirmiş olması bence büyük bir başarı. Karate yeteneğini sonuna kadar kullandığı, bol dövüşlü filmlerini bilenler için, aktörlük yeteneğini daha üst seviyede kullanmış olduğu bu film bence bulunmaz bir değer. Van Damme'ı ucundan kıyısından tanıyan, bilen hemen hemen herkese zevkli vakit geçirtebileceğine inandığım bir film JCVD.


22 Ağustos 2012 Çarşamba

Total Recall - 2012


Hikayemiz, pek çok başarılı bilimkurgu filminde olduğu üzere Philip K. Dick'in "We Can Remember It for You Wholesale" isimli bir kısa öyküsünden uyarlama. Aslında "Total Recall" u hatırlıyor olmanız çok olası, 1990'da Schwarzenegger'in başrolünü oynadığı filmin bir nevi yeniden çevrimi. Konuyu, hikayeyi çok fazla hatırlamasanız bile "3 memeli kadın" ve "marsın atmosferinde patlayan kafalar" çok kişide bir şeylerin canlanmasını sağlayacaktır eminim. Bizim gençliğimizin en unutulmaz sahnelerindendi bunlar.

Hikayemiz post-apocaliptik bir gelecekte geçmektedir. Dünyanın büyük bir kısmı kimyasal bir savaş sonrası yaşanmaz hale gelmiştir. Hayatın olduğu 2 ülke kalmıştır; İngiltere ve Avusturalya (nam-ı diğer "Koloni"). Koloni daha düşük hayat standardlarına sahip, çoğunlukla işçilerin çalıştığı bir ülkedir. İki ülke arasında ulaşım, dünyanın içinden geçen bir tünelden geçen bir asansör sayesinde sağlanmaktadır. Gelişen teknoloji sonucunda Rekall isimli bir şirket, insanlara verdikleri kimyasallarla sahte anılar vermektedir. İsterseniz bir süper sporcu, isterseniz metresi olan bir adam, isterseniz çok gizli bir casus olabilir, bu insanların yaşamış olabileceği hatıralara sahip olabilirsiniz. Tek bir şartla, istediğiniz anılar, sahip olduğunuz anılarla çakışmamalı. Yani zaten sporcu olan bir adam, sporcu olmak üzere anılar almak isterse sistem hata vermekte, kişinin beyni yanmaktadır. Ana karakterimiz, bir fabrika işçisi Douglas Quaid'de bir gün Rekall'u denemeye karar verir. Ve sonrasında kendini bir curcunanın, kovalamacanın, aksiyonun tam ortasında bulur.


Hikayenin en ana hatlarıyla, fragmanından (hatta afişinden) da anlaşılabilinecek özetine bakınca insan şunu düşünüyor: Douglas Quaid'in yaşadıkları, Rekall'ın yüklediği hatıralar mı, yoksa tüm bunları gerçekten yaşıyor mu? Filmle ilgili bilgi vermemek adına bu konuya bir açıklık getirmeyeceğim. Sadece şu kadarını söylemek istiyorum, beni en çok hayal kırıklığına uğratan konu bu soruya ve cevabına filmin yaklaşımıydı. Filmden çıktığımızda baya uzun uzun "şu şöyle olsa, bu böyle olsa daha iyi olurdu" diye konuştuk. Bu sorunun cevabına yaklaşımın üzücü bir şekilde harcanmış, yeterince değerlendirilememiş olduğu konusunda film çıkışı hem fikirdik.

Filmin zaten çok başarılı bir hikayeden uyarlandığı açık (okuma fırsatım olmadı ama Philip amcamızın yapay zeka konusunda çok başarılı olduğu su götürmez bir gerçek). Gerek hikaye bakımından olsun, gerek aksiyon bakımından, gerekse de bilimkurgusal açıdan yeterince tatmin edici bir film. Hikayedeki birkaç sıkıntı film çıkışı haklı olarak eleştirilse de yaklaşık 2 saat boyunca iyi bir seyir keyfi sunuyor. Bir yeniden çevrim olmanın getirisi olarak ilk filmle karşılaştırılmaması mümkün değil. İnsanın aklına şu soru geliyor; zamanının şartlarında harika bir bilimkurgu filmi olan ve günümüzde hala daha bilimkurgunun en kült filmlerinden biri kabul edilen bir filmi yeniden çekmeye değmiş mi? İlk filmin kendi zamanına göre eriştiği seviyeye ve hatta daha da üstüne yeni filmde kendi zamanına göre erişebilmiş mi? İlk filmi izlemiş, hatırlıyor olan birisi için bu filmi de izlemeye değer mi? Bu soruların cevabı, bir bilimkurgu sever ve sinemaya gitmekten zevk alan bir insan olarak benim için evet. Özellikle bilimkurguya çok meraklı olmayan ve/veya ilk filmi zaten izlemiş olan bazıları için bu soruların cevabı hayır olacaktır. İlk filmi izlememiş, izlemiş ama hatırlamıyor ya da izlemiş ve çok beğenmiş olanların ise filme bir şans vermekten pişman olmayacaklarına inanıyorum.

9 Ağustos 2012 Perşembe

Polis - Onur Ünlü

Yönetmen: Onur Ünlü
Yazan: Onur Ünlü
Oyuncular: Haluk Bilginer, Özgü Namal, Ragıp Savaş, Sermiyat Dimyat, Emre Karayel,  Settar Tanrıöğen


1973 doğumlu, yönetmen bir abimiz Onur Ünlü. Kendisini kimileri bir zamanlar Afilli Filintalar blogunda yazdığı (bir süre sonra tüm yazılarını kaldırdı blogdan) yazılarından tanır, kimileri (bu yazının konusu olan) "Polis" ile başlayıp "Güneşin Oğlu", "Çocuk", "Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi" tarzı filmlerinden, kimisi de "Leyla ile Mecnun" dizisinden duymuştur adını. Ben Afilli Filintalar ile tanıyıp Leyla ile Mecnun sayesinde sevmiştim kendisini. Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi'ni izledikten sonra ise öteki çalışmaları hakkında fikir sahibi olmam gerektiğini düşündüm. Polis'i ilk çıktığı zamanlarda Sinema dergisinde okumuştum. Sıradan bir film olmadığını herkes konuşuyordu, bir kısım ise hiç sevmemişti filmi. Ben de ancak fırsatını bulabildim izlemek için.

Filmle ilgili can sıkacak şekilde bilgi vermeden yorumlamaya çalışacağım ki izlememiş olanlar da merak etsinler, sonra izlerken bana kızmasınlar "bu da söylenir mi be!" diye. Filmin ana karakteri Musa Rami adında, meslekte uzun yıllar geçirmiş, çok saygı duyulan bir polistir. Musa Rami bir mafya ailesiyle uğraşmaktadır, doğal olarak (film icabı yani) mafya ailesi de Musa Rami ve ailesi ile uğraşmaktadır. Bir yandan da sosyoloji bölümü öğrencisi Funda'ya bitirme projesinde danışmanlık yapmaktadır ve Funda'ya aşıktır. Film baştan sona Musa Rami'nin İzmitliler (mafya ailesi), kendi ailesi, işi, Funda'ya aşkı ile cebelleşmelerini anlatır.

Türk sinemasında alışık olduğumuz bir karakter değildir Musa Rami. Bir çeşit çizgiromanvari bir polistir. Açılış sahnesi de bunu net bir şekilde ortaya koyar. Çevresini sarmış 4 adamla kapışması ve ardından İzmitliler'den biriyle konuşması normal bir aksiyon-polisiye izlemeyeceğimizi ortaya koyuyor. Zaten Onur Ünlü'de çeşitli röpörtajlarında filmini noir olarak nitelendiriyor ve Beckett vari bir absürdlük içerdiğini belirtiyor. Kurgusal olarak da sıradan, çizgisel bir yapı izlemiyor film. Bazı sahneler bir önceki ve bir sonraki sahneden bağımsız olabiliyor. Hele 2 polisin kendi aralarında sohbet ettikleri bir park sahnesi var, bize izlediğimizin gerçek olabilecek bir hikaye değil kurgusal bir sinema filmi olduğunu çok açık hatırlatıyor. Filmdeki absürdlüklerin hikayeye etkisindense detayların filme katkısına kapılmamız gerektiğini, asıl güzelliğin bu noktada olduğunu vurguluyor. Zaten filmdeki detayları ayrıntı olarak görüp asıl hikayeye odaklananları filmin sonunda kötü bir süpriz bekliyor; sonu itibariyle film, hikaye akışından değil her bir sahneden, her bir sahnedeki detaylardan zevk alanları ödüllendiriyor.

Her şeyin yanında, bence filmdeki karakter ve hikaye çokluğu ana yapıya biraz zarar veriyor gibi. Bazı sahneler (ve karakterler) fazlasıyla gereksiz duruyor filmde. Ya ondan, ya bundan vazgeçilse, vazgeçilmeyene daha çok vakit tanınsa daha uygun olabilirmiş. Tabii bu eleştri yukarıda bahsettiğim "hikayeden zevk almak/ detaylardan zevk almak" konusuyla çelişkili duruyor; ana napayım, ben (alışık olduğumdan ötürü) hikayeye daha çok dikkat eden bir insanım (yani doğal olarak filmin sonunda hayal kırıklığına uğradım). Öte yandan Onur Ünlü'nün tarzındaki gelişmeyi göz önünde bulundurunca Polis'in iyi bir başlangıç olduğu aşikar.

Bir yandan günümüzün ilgi çekici yönetmenlerinden biri olan ve gelecek işleri (benim için en azından) büyük heyecan yaratan Onur Ünlü'nün tarzına yakın durmak açısından iyi bir film Polis. Öte andan Haluk Bilginer'in harika oyunculuğuna bir film boyunca şahit olmak başka bir zevk (Bu filmdeki oyunculuğu ile 18. Ankara Uluslararası Film Festivali'nde en iyi erkek oyuncu ödülü kazanmış). Son celsede kesinlikle izlemeye değer bir film.

Daha fazlası için (bu filmle ilgili değil, Onur Ünlü temelli filmler için): http://www.eflatunfilm.com/#!/tr

8 Temmuz 2012 Pazar

İnanılmaz Örümcek Adam

Söz konusu Örümcek Adam olunca beğeni oranı biraz düşüktür. Kimisi hala bir öğrenci olan Peter Parker'ın hikayesinin küçük yaş çizgiroman severlere hitap ettiğini düşünür. Kimisi Batman, Süperman ya da Marvel karakterleri Demir Adam, Wolverine, X-men hatta Daredevil ya da Punisher ile karşılaştırınca zayıf, çömez bulur Parkerzade'yi, yeterince sert olmadığını söyler. Ya da yaşadığı şehir (NY), esprileri falan filan dolayısıyla fazla Amerikan bulunur. Ben öteki tarafta, Örümcek Adam'ı sevenlerin tarafında yer almışımdır. Belki okuduğum ilk süper kahraman çizgiromanı Örümcek Adam'ınkiler olduğundan, çocukluğumda zevkle izlediğim Örümcek Adam çizgi filminden, belki de karakter cidden benim beğenime hitap ettiğinden.

Sam Raimi'nin yönettiği Örümcek Adam 3'lemesini görsel bakımdan mükemmel bir şölen olduğunu düşünmeme rağmen filmleştirme amacıyla hikayeye yapılan darbeler pek bir acı verici gelmişti bana. Filmlerden zevk alabilmek için okuduğum ve çizgi filmini izlediğim Örümcek Adam hikayelerinden (ki hepsinin çeşit çeşit farklılıkları vardır, hiçbir hikaye bir ötekini tutmaz) farklı, film için yazılmış bir Örümcek Adam hikayesi izlediğimi kabul etmek ve bazı şeyleri göz ardı etmek zorunda kalmıştım. Ne olursa olsun iyi bir üçlemeydi Sam Raimi'ninki, hikayeyi yeni baştan ele almayı gerektirmeyecek bir seriydi. O yüzden Peter Parker ile başlayıp Örümcek Adam ile devam eden, hikayeyi en baştan alan yeni bir filmin çekildiği haberini aldığımda, Örümcek Adam'ı seven ben bile çok fazla heyecanlanmamıştım, içimden "aman be..." demiştim. Fakat fragmanlar çıkmaya başladıkça filmin izlemeye değer bir film olacağı konusunda bir fikir oluştu. Bugün fırsatını bulunca da gittim izledim.

Hikayenin en baştan alınmasına gerek var mıydı sorusunun cevabı birkaç yıl arayla vizyona giren 2 tane Hulk filmi zamanında verilmişti zaten. Benim anladığım, düşündüğüm kadarıyla Örümcek Adam hikayesinin yeniden ele alınmasının nedeni Marvel'ın film stüdyosu kurmuş olması ve gerçekleştirdikleri büyük projelerle ilgili (Avengers, vb.). Zaten ilk üçlemeden farklı olabilmesi için ellerinden geleni yapmışlar; düşman olarak kertenkele - Dr. Kurt Connors'ı çıkarmışlar, sevgili olarak (Peter Parker'ın ilk göz ağrısı) Gwen Stacy'i almışlar. Ben amcanın hikayesini değiştirmişler, Peter'ın gerçek ailesinin hikayesini dahil etmişler falan filan... Peter'ın Örümcek Adam'a dönüşmesi hikayesini bile olabildiğince değiştirmişler. Yani elimizde bir yeniden çevrim değil, aynı karakteri kullanan farklı bir hikaye var. Dolayısıyla çizgiromanların çok hayranı olmayan ve ilk üçlemeyi izlemiş kişiler için bile izlemeye değer bir film var ortada.

En kritik noktayı kendimizce tartıştıktan sonra gelelim filmin artılarıyla eksilerine. Aslında filmi çok beğenmiş birisi olarak artılarını saymak zor olacak gibi. Çizgiromanın hikayesine daha bir saygılı hikayesi önemli bir nokta (filmin sonunda Kertenkele'nin ölüp hikayeden çıkmaması ve Örümcek Adam'ın ağ fırlatıcılarının kendi ürünü aletler olması). Öte yandan karakter tam Peter Parker olamamış. Süveterli, gözlüklü, inek olduğu için Flash'ten dayak yiyen Peter Parker gitmiş, kapşonlu, kaykaylı, Flash'e kafa tuttuğu için dayak yiyen, inek olmaktan öte çok akıllı bir Peter Parker gelmiş (gözlük yerine lens takıyor olması da cabası). Bir başka kritik nokta ise Pagan Çeşmesi'nin grubunda da bir arkadaşın belirttiği gibi Örümcek Adam'ın maskesinin çok fazla çıkması. Yani aslında fragmanda gözüktüğü kadar kötü değil, sadece 3 kere çıkıyor maskesi. 1'inde sadece küçük bir çocuk görüyor, bir başkasındaysa sadece Kertenkele görüyor. Fakat asıl sorun NYPD'nin yarısından fazlasının ortasında maskesiz Örümcek Adam'ın polislerle kapıştığı sahne. Gerçek kimliği polis departmanının yarısından fazlasını görmesini geçtim, yüzbaşı Stacy olayın ciddiyetini kaybedip başka insanların önünde kızıyla "sevgilin Kertenkele'yle dövüşür...." falan filan diye konuşuyor. Yani teoride Örümcek Adam'ın kimliğinin Kertenkele ile büyük kapışmasının ertesi günü tüm gazetelerde olması gerekir.

Fazla uzatmadan toparlamak gerekirse; bol bilgisayar destekli, aksiyonlu, süper kahraman filmlerinden hoşlanmayanlar haricinde herkesin zevkle zaman geçireceğini düşündüğüm bir film. Devam filmlerinin geleceğini söylemek için filme gitmiş olmaya bile gerek yok ama yine de filmi izledikten sonra 100%. Ben inanıyorum ki ileriki Marvel projelerinde de (Avengers'ın devamı olsun ya da başka filmler olsun) arada sırada boy gösterecek yeni Peter'ımız. Gizli sahne her Marvel filmindeki gibi, fakat bu seferki bence pek çok filmdekinden çok daha iyi.

23 Haziran 2012 Cumartesi

CerModern Açık Hava Film Günleri ve Bir Yaz Dönümü Sanat Gecesi Kuğulu Park Dinletisi

CerModern bu sene de yaz etkinlikleri kapsamında açık hava sinema akşamları düzenledi. Geçen sene Ankara'da olmadığım için bilgi sahibi değilim tema hakkında; fakat bu sefer ana gidişat Türk filmleri üzerineydi. 18-24 Haziran tarihleri arasında gerçekleşen akşamların ben sadece 22 ve 23'üne katılabilidim. 'Entelköy Efeköy'e karşı' ve Onur Ünlü'nün uzun zamandır merak ettiğim 'Celal Tan ve ailesinin aşırı acıklı hikayesi' filmleri açık havada püfür püfür esen rüzgar ve biralarla çok leziz 2şer saat yaşattılar bize. Ortamın güzelliği yerindeydi, ama arada bir gözümüze çarpan detaylar yok değildi. İzleyicilerin manyak gibi konuşması, hatta bazı insanların bira-muhabbete gelmiş olmaları, açık havada zaten zor duyulan ve CerModern yapısından ötürü yankı yapan sesini iyice duyulmaz hale getirdi. (Ben iki akşama da geç gittiğim için arkalarda oturdum, önler aynı şekil değildir eminim.) Maliyetin ve fedakarlığın farkındalığı ile beraber, böyle gecelerin Ankara'da daha da olmasını umut ediyorum.

(26 Haziranda gelen edit: Yok kesinlikle seyircide bir sorun var, sinema kültürü az çok biliyoruz ama olay açık hava olunca insanlar sinemadan ziyade aktivite gözüyle bakıyorlar olaya. Midnight in Paris'e gittik bugün, arkamızdaki ekip bayağı bir muhabbete gelmişlerdi. Arkadaşım televizyon mu bu önünde açıkken muhabbet ediyorsun? İzlemeyen varsa yürüsün gitsin lan, bizi de rahatsız etmesin.)


Cuma akşamı Cer'den çıktıktan sonra Kuğulu Park'a TOBAV, DETİS, TOMEB, OPSOD, KÜLTÜR SANAT-SEN, IŞIK DER, SANTEK DER meslek örgütlerinin düzenlediği Bir Yaz Dönümü Sanat gecesi adlı etkinliğe gittik. Devlet Tiyatroları, Opera ve Bale sanatçılarının verdiği dinletiye Limonata ve çekirdekle katılarak sanatsal duruşumuzu bir kez daha gösterdik. (İnsanın trilyonları da olsa bunu yiyor.) Akşam birçok  farklı sahne sanatçıları performans sergiledi. Tiyatro şarkıları, opera ve müzikaller, modern ve halk dansları, çok sesli koro ve solo gösteriler herkesi cezbetti. Biz tabi sinema çıkışı gittiğimizden çoğunu göremedik; ama sevgili Kutay Sungar'ı gece sonuna doğru yakaladık, mutlu olduk. Mükemmel bir çoşkunun ve desteğin bulunduğu gece geç saatlere kadar sürdü. Yine böyle gecelerin tekrarı ümidi ile..

Fotoğraf: Kutay Sungar 

19 Haziran 2012 Salı

Karanlık Gölgeler

Tim Burton abimizin markalaşmış bir isim olduğu artık su götürmez bir gerçek. O kadar ki günümüzde pastel renkli, gothik öğelerle bezeli, belli bir dozajda mizah içeren yapıtları Burtonvari (bknz. Burtonesk) olarak değerlendiriyoruz. Dolayısıyla herhangi bir filmin bir yerinde Tim Burton'ın ismi geçtiği vakit daha fragmanını bile izlemeden filmle ilgili bir beklentimiz doğuyor, merak ediyoruz filmi. Yani en azından benim için öyle (Abraham Lincoln the Wampire Hunter bile ne kadar kötü gözükse de fragmanından, benim içimde eğlenceli olacağına dair bir umut var). İş böyle olunca, yönetmenliğini yaptığı yeni film Dark Shadows - Karanlık Gölgeler'e de merak içinde, gidebilmek için gün saydık.



Öncelikle filmle ilgili, izlemeyenler için ansiklopedik, wikipediatik ve imdblik bilgiler: Yeni filmimiz ilk defa 1960'larda geçilmiş bir Amerikan pembe dizisinden uyarlama. Tam emin değilim ama sanırım ki hikayeler biraz yakın; tabii Tim Burton 1225 bölüm süren diziyi uyarlamamış, kendi hikayesini çıkarmış aradan. Tim Burton, Quentin Tarantino ve Madonna dizinin çok büyük hayranları olduklarını söylemişler zaman zaman. Johnny Depp, dizinin ana karakterlerinden biri olan Barnabas Collins'e o kadar hayranmış ki büyüdüğünde o olmak istiyormuş (ve çocukluk hayaline kavuşmuş böylece).



Filmin baya güçlü bir oyuncu kadrosu var. Johnny Depp ve Helena Bonham Carter'ı saymaya gerek yok zaten, filmin Tim Burton filmi olduğunu söylediğimiz anda bu iki isim kadroya dahil olmuş oluyorlar zaten. Ana rollerde ikisi haricinde Eva Green ve Michelle Pfeiffer yer alıyor. Oyunculuk bakımından konuşacak olursak bence her iki oyuncu da karakterlerinin hakkını veriyorlar. İlk defa Rorshack olarak tanıdığımız, yeni nesil Freddy Krueger, Jackie Earle Haley de evin tek uşağı rolünde, bir yan rol oyuncusu olmasına rağmen yine iyi bir oyunculuk çıkarmış. Bana öyle geldi ki uygun karakter ve fırsat verilse çok konuşulacak bir karakter oynayabilir gibi (yani insanlar onu Rorshack'tan öte bir karakterle anabilir). Yan rollerde, ailenin öteki üyeleri bence o kadar da iyi birer oyunculuk sergilemediler. Misafir oyuncu kadrosunda ise, konser vermeye gelen Alice Cooper harika bir uyum sağlamış filme. Bir sahnede karşımıza çıkan Christopher Lee ise karakter bakımından çok bir şey katmamış olsa da varlığı ile şenlendirmiş filmi.


----- Bundan sonrası filmle ilgili, izlemeden okumak istemeyenler için ayrım noktası burası. Sadece fikir vermek için; övmeyeceğim filmi.-----


Filmle ilgili 1-2 cümle laf etmek gerekirse, açıkçası ben filmden çıkınca içimde bir tatminsizlik hissi vardı. Filmin hikayesi pek bir eksik geldi bana. Sanki diziyi izleyen insanlara yönelik bir hatıra filmiymiş gibi, diziyi bilmeyen bizler için bazı şeyler çok hızlı gelişiyor. Bence en büyük sıkıntı filmin çoğunlukla Johnny Depp'in karakteri Barnabas Collins'in etrafında dönmesi. Öteki karakterlerden Eva Green'in karakteri kötü cadı haricinde diğer karakterlerle yeterince tanışamıyoruz. Mesela baba hiçbir önemi olmayan bir karakterken bir sahnede hırsız ve karısını aldatan baba olup bir sonraki sahnede ayrılıyor filmden. Helena Bonham Carter'ın doktoru biraz daha yer bulabilmiş kendisine filmde, onu ötekilerden biraz daha fazla tanıma fırsatımız oluyor ama karakterin ana hikaye akışına hiçbir etkisi dokunmuyor. Kendi kendine bir karakter, kendi kendine bir hikayesi var, ölüp hikayeden çıkmasının da hemen hemen kimseye bir etkisi olmuyor (sadece anne bir sahnede "doktor nereye gitti yahu?" diyor, o kadar). Hele ki sorunlu ergen gibi görünen kızın bir anda kurt adama dönüşmesi hiçbir anlam ifade etmiyor. O ana kadar hiçbir imada bulunulmamış. Kurt adam olarak karşımıza çıkmasının da hiçbir faydası yok; kimseyi dövemiyor, kimseye bir tehdit unsuru oluşturmuyor. Kurt adam olarak geliyor, dayağını yiyor, çekiliyor köşesine. Normal ergen kız olarak devam etse de olurmuş yani. Genele bakıldığı zaman, film bir çeşit zamanda yolculuk komedisi tadında, geçmişten günümüze gelen bir adamın günümüz dünyasındaki şaşkınlıkları. Zamanda yolculuğa ek olarak bir aşk üçgeni hikayesi görüyoruz. Bunların haricinde öteki karakterleri ilgilendiren aile bağları, sonsuz yaşam, yaşlanmak, ebeveynleri tarafından anlaşılmayan çocuklar gibi konuların varlığından bahsediliyor ama film akışında kendilerine yeterince yer bulamıyorlar.

Çok haksızlık da etmemek lazım bir yandan da. Anlattığı kadarını iyi anlatmış diyebiliriz Tim Burton abimiz için. Aynı zamanda hep alışık olduğumuz Burton atmosferini de doya doya yaşatıyor bize. Pastel gothik görkeme doyuyoruz yani. Son birkaç filmde hemen hemen hep aynı tiple aynı karakteri oynayan Johnny Depp de baya farklı bir karakterle çıkıyor karşımıza, kendisini neden sevip takdir ettiğimizi yeniden hatırlatıyor. Aynı zamanda müzik seçimi bakımından bizi mutlu ederken film müzikleri (film için bestelenenler) de bir o kadar güzel (yaşasın Danny Elfman!). Son celsede yüksek beklentileri hayal kırıklığına uğratacak ama Tim Burton sevenlere hoşça vakit geçirtecek ortalama bir film Karanlık Gölgeler.

21 Mart 2012 Çarşamba

23. Ankara Uluslararası Film Festivali - Ulusal Film Yarışması 2

İş görüşmesinde yaşadığım heyecanın haddi hesabı yok. Elim ayağım birbirine dolaştı. Sen o kadar hazırlan didin, kitlen sonra, olacak iş değil. 

İş görüşmesinin ertesinde yine benzer bir heyecanla Batı sinemasına doğru yol aldım. Ekiple buluşuldu, biletler paylaşıldı. Dün festivalin kısa film yarışmasının ikinci ayağı vardı. Altı kısa film ve ardından filmin yönetmenleri ile yapılacak kısa soru cevap kısmının neşesiyle salondaki yerlerimizi aldık. 

Kısa film konusunda çok tembelim. İzleyici benim için seçsin, öyle izleyeyim istiyorum. Her kısa filmi izleyecek enerjiyi bulamıyorum kendimde nedenini bilmediğim bir şekilde Bu yarışma da bu yüzden benim için biçilmiş kaftan; çünkü belirli seviyeleri aşmış filmler kendileri, ki farklarını hemen belli ediyorlar.

Filmleri uzun uzadıya anlatmak istemiyorum, okuyana kadar film izlense bence daha mantıklı, gerçi nereden bulunur pek bir fikrim yok. Dün izlenen filmleri bu linkte bulunmakta. Hepsi birbirinden güzel, hepsi üzerinde uzunca konuşulacak filmler, ki akabinde oturduğumuz yerde uzunca, hatta gece yarısına kadar oyaladı bizi filmler. Altı film sonrasında perdenin önüne çıkan yönetmenle de yapılan söyleşi gayet güzeldi. Bilmediğimiz terim ve kavramların anlatılması filmleri daha anlamlı yaptı. Kişisel fikrim olarak bizim Arda'nın çok müthiş soruları oldu, çoğu yeri açtı kendisi filmlerde. Sadece bir filmin muhabbetinde ufak çaplı bir gerilim yaşandı, ki çok rahatsız oldum ben yönetmen adına. Blogta politikayı paylaşmadığımız için detaylarını vermiyorum. Rahatsız edici tek olaydı. 

Festivalin bugün ve yarın son günleri, kaçırmamak lazım mümkün mertebe. Çikolata kaplı çilek çok yararlıymiş diyor doktorlar bugünlerde, akılda bulundurmak lazım. 

16 Aralık 2011 Cuma

2011 kışı

Geçen gün Murat'la da konuştuğumuz bir konu, kış gelince blogger iki şekilde tepki verir, ya çok yazı yazılır, ya da inanılmaz bir durgunluğa girer. Bizde durgunluk oldu, ki çok normal bir durum, bir sorun yok. Hala buradayız.

Benim bu aralar işim başımdan aşkın, Avrupa seyahatleri, mezuniyet sunumu hazırlıkları, bir yandan ev ev dolaşmalar zamanımı tamamen emiyor. Onun dışındaki zamanlarda da yazmak değil, ekrana bakmak bile yorucu geliyor.

Cinematic Corner tadında kısa birkaç öneri yapmak istiyorum ki;

Blade Runner'daki Replicant testi sahnesi, Ides of March'taki son röportaj sahnesi, Contagion'ın introsu, Strange Days'teki ilk cinayet sahnesi bu aralar aklımda kalan güzel film sahneleri, hepsini öneriyorum, hepsi güzel güzel filmler.

Onun dışında Sisifos Söylemi, intihar üzerine felsefi bir bakış yapan bir eser okudum. Ağır, çok kafa karıştıran; ama çok güzel bir kitap, varoluş felsefesine aynanın diğer yüzünden bakan, değişik bir yapım.

Neil Geiman'ın American Gods'ına başlamak sonunda nasip oldu. Kitabı bitirdikten sonra uzunca bir yazı yazmak var aklımda; ama şimdiden çok beğendiğim yönleri var, sürükleyici, şaşırtan bir kitap.

Son olarak kapanış slaydını paylaşmak isterim, profesörlere göstermiş olmamıza rağmen hala kimse bu slayt için 'Bu ne lan?' demedi, ilginçtir.

Çok, ama çok teşekkürler.