Festival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Festival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2012 Çarşamba

23. Ankara Uluslararası Film Festivali - Ulusal Film Yarışması 2

İş görüşmesinde yaşadığım heyecanın haddi hesabı yok. Elim ayağım birbirine dolaştı. Sen o kadar hazırlan didin, kitlen sonra, olacak iş değil. 

İş görüşmesinin ertesinde yine benzer bir heyecanla Batı sinemasına doğru yol aldım. Ekiple buluşuldu, biletler paylaşıldı. Dün festivalin kısa film yarışmasının ikinci ayağı vardı. Altı kısa film ve ardından filmin yönetmenleri ile yapılacak kısa soru cevap kısmının neşesiyle salondaki yerlerimizi aldık. 

Kısa film konusunda çok tembelim. İzleyici benim için seçsin, öyle izleyeyim istiyorum. Her kısa filmi izleyecek enerjiyi bulamıyorum kendimde nedenini bilmediğim bir şekilde Bu yarışma da bu yüzden benim için biçilmiş kaftan; çünkü belirli seviyeleri aşmış filmler kendileri, ki farklarını hemen belli ediyorlar.

Filmleri uzun uzadıya anlatmak istemiyorum, okuyana kadar film izlense bence daha mantıklı, gerçi nereden bulunur pek bir fikrim yok. Dün izlenen filmleri bu linkte bulunmakta. Hepsi birbirinden güzel, hepsi üzerinde uzunca konuşulacak filmler, ki akabinde oturduğumuz yerde uzunca, hatta gece yarısına kadar oyaladı bizi filmler. Altı film sonrasında perdenin önüne çıkan yönetmenle de yapılan söyleşi gayet güzeldi. Bilmediğimiz terim ve kavramların anlatılması filmleri daha anlamlı yaptı. Kişisel fikrim olarak bizim Arda'nın çok müthiş soruları oldu, çoğu yeri açtı kendisi filmlerde. Sadece bir filmin muhabbetinde ufak çaplı bir gerilim yaşandı, ki çok rahatsız oldum ben yönetmen adına. Blogta politikayı paylaşmadığımız için detaylarını vermiyorum. Rahatsız edici tek olaydı. 

Festivalin bugün ve yarın son günleri, kaçırmamak lazım mümkün mertebe. Çikolata kaplı çilek çok yararlıymiş diyor doktorlar bugünlerde, akılda bulundurmak lazım. 

4 Mart 2012 Pazar

Love - !f Ankara Film Festivali'nden

İtalya'da fragmanını ilk defa görüp uzun zamandır merak ettiğim ve hiçbir yerde bulamadığım film Love'ı sonunda !f Ankara Film Festivali'nde yakalayabildik. 

William Eubank'ın kendi yazıp yönettiği ve soundtrack'ini Angel & Airwaves adlı alternatif rock grubuna yaptırdığı bir bilimkurgu filmi. Atina Uluslararası Film Festivalinden en iyi yönetmen ödülüyle dönen Love o günden beridir o festival senin, bu festival benim gezmekte. 

2039 yılında dünya tam yirmi yıl aradan sonra ilk defa uzaya çıkmıştır. Uluslararası Uzay İstasyonu'na tek başına gönderilen Captain Lee Miller, 6 aylık görevini yerine getirmeye çalışırken, Houston'dan görevin iptal olduğu ve kendisinin tekrar dünyaya geri dönemeyeceği mesajı ile karşılaşır. Elindeki kaynakları idare kullanmaya çalışırken protagonistimiz istasyonda 1860 yılından kalma bir günlük bulur. Ardından olaylar gelişir.

2010 yılıydı yanlış hatırlamıyorsam, ilk çıktığı fragmanıyla ciddi şekilde etkilemişti beni Love. Tipik bir bilimkurgu olmadığı, daha derinlere inmeye çalıştığı hissiyatını veriyordu. Film de aslında biraz böyle, ama kanımca biraz boyunun erişemediği yerlere ulaşmaya çalışmış. 

Öncelikle filmin çok başarılı bir görüntü yönetmenliği var, istasyon, iç savaş ve son sahneleri (spoiler vermek istemiyorum.) harkulade. Zaten ağır ve durgun olan film görüntü yönetmenliği ile sıkıcı olmaktan çıkmış aslında. (Dün biz Deniz ile sinemadan sonra ona karar verdik.) Beyaz ağırlıklı, temiz, hafif temalarıyla yaratılan atmosferin temeli 2001 ve Solaris'in melezi gibi. Sam Rockwell'in Moon havasını da hafiften koklamadım değil. 

Görüntüden öte filmin başka bir önemli kısmı müziklerine gelirsek durum benim için aynen şöyle; Angel & Airwaves grubunu aslında sevmem.  Bana hitap etmiyor yani; ama buna rağmen grup film için güzel bir performans çıkarmış. Yaptıkları ambiyans müziğini uzay, boşluk, yalnızlık olgularıyla iyi bağlamışlar diye düşünüyorum. Bu yüzden ses ve müziklerde hiçbir sorunum yoktu. 

Film hikaye ve kurguda aşırı bocalıyor ama; stabil bir şekilde ilerleyen film bir süre sonra sanki bir rokete biniyor ve bir anda uzaya uçuveriyor. İzleyicinin beyninin aktığını çevreden gelen derin nefes almalar ve uflamalardan anlamak hiç de zor olmadı. Tamam işlenilen konu çok ağır ve derin; 2 saate zaten sığdıramışsınız olayı orası da ayrı, ama bir de işleyiş çığrından çıkınca iyice kafalar patladı. 'Ne izliyorum ya ben şu anda?' dediğim bir sahne oldu hatta sonlara doğru. Tamam bir senarist değilim, o işlerden zerre anlamam ama anlatılmak istenen şeyin tam olarak izleyiciye verilebildiğinden emin değilim. Üzerine düşünülecek çok şey var, ama 'Kosmos-İnsan evrende çok küçük-İnsanın içi ise evrenden çok büyük' temasından başka bir yere varılabileceğini sanmıyorum.

Güzel görsellik, sevdiğimiz ve takip ettiğimiz blog Cukurcuma Times'ın da dediği gibi (Cukurcuma) steril bir bilimkurgu isteniyorsa Love uygun bir film; fakat filmle beraber sizin de çok bocalayacağınıza eminim.

Filmin fragmanı;




Kişisel Not: Sevdiğim Bilimkurgu oyunu olan Dead Space'in baş karakteri olan Isaac Clarke'a ses veren başroldeki abimiz Gunner Wright'ı izlerken sürekli aklıma oyun geldi.

2 Mart 2012 Cuma

La Leggenda di Kaspar Hauser

Aslında bu aralar Pagan'a hiç yazmak içimden gelmiyor. Kendi bloguma olabildiğince ağırlık verdim bir süredir. En son Tilda Swinton'un 'We need to talk about Kevin'ı ya da Joesph Gordon Levitt'in 'Brick'i hakkında yazmak aklımdan geçiyordu ama erteledim. Şimdi elimde güzel malzemeler var çünkü !f Ankara Film Festivali dün itibari ile başladı. E.D.'nin tavsiyesi üzerine ilk günüme değişik postapocalyptic duygusal film Bellflower'ı koymuştum fakat hastalığım filmi görmeme izin vermedi. DVD'sine kaldık artık. İkinci günümde inat edip yataktan kalktım ve bu sefer gidip programıma koyduğum bütün filmlerin biletlerini aldım. İlk adım Kaspar Hauser Efsanesi idi. 

Kaspar Hauser aslında gerçekten yaşamış bir kişi. Hikayesini kabul etmeyen birçok kişi de varmış okuduğum kadarıyla. 1828 yılında bir anda Almanya Nuremberg'te ortaya çıkan Kaspar, onu bulan kişilere sadece 'Babam gibi bir şovalye olmak istiyorum!' ve 'At!' kelimelerini sayıklıyormuş. İlk önceleri ormanda yaşadığı düşünülen Kaspar, kısıtlı kelime dağarcığı ile bütün hayatı boyunca karanlık bir odada yetiştiğini söylemiş. Ünlü bir şovalye olan babası gibi olmak istediğini sürekli söyleyen arkadaş, ona inananlar ve inanmayanlar olarak şehri ikiye ayırmış. Düzeni ve huzuru bozduğu iddialarıyla sürekli tehdit edilen Kaspar, 1833 yılında şüpheli bir biçimde ölmüş.

La Leggenda di Kaspar Hauser aslında bu hikayenin direkt bir yansıması. Nuremberg yerine İtalya'da Sardegna adası, Kaspar yerine de yine Kaspar Hauser isminde denizden gelen, adidas elbiseler giyen, ucu bir yere takılı olmayan kocaman Sony kulaklıklar takan, göğsünde kocaman KASPAR HAUSER yazan sarışın bir kadın var. Adaya döneceği inanılan ve efsane olan Kaspar sonunda adaya gerçekten gelir ve   adanın şerifi tarafından sahilde bulunur. Kaspar'a inancı sonsuz olan Şerif, onu eğitmeye başlar. Adadaki diğer karakterler olan Düşes, fahişe, öcü, katırcı, hizmektar ve pederin teker teker Kaspar ile karşılaşmasını ve karakterlerin inandıkları olguların analizlerini Kaspar üzerinden görmekteyiz film boyunca. 

İnsan merakının, usdışı ile birleşmesinden Absürdlük oluşur der Albert Camus Sisifos Söyleni'nde. Düşünülmemiş şeyleri akla getirmekle ve bağdaştırmakla anlamsızlığı ve uyumsuzluğu yaratan insanoğlu, yine bu olguya oldukça yabancılaşır. Absürdlük zamansızdır kendisi aynı zamanda. Buna kesinlikle katılıyorum. İşte Kaspar Hauser Efsanesi de bu cümlelere katılır cinsten. Müthiş derecede eğlenceli bir absürdlüğe sahip film, her tarafıyla düşünülmesi ve keşfedilmesi için kucak açıyor izleyiciye. Elbette bu uyumsuzluk herkese göre değil, zira ben ilk otuz dakikada beş kişi saydım sinema salonunu terkeden. Sevenler için ise tam bir mücevher film, çok eğlendim ben izlerken.

Çok konu hakkında bilgi verip konuşmak isterdim ama durumun bütün zevki kaçabilir. O yüzden gidin görün demekten başka bir çarem yok. Vitalic'in muhteşem elektro müzikleri de filmin bonusu. Post modern western örneği görmek istiyorsanız, bence güzel bir şans. 

Kişisel not: Uzun zamandan sonra el hareketiyle beraber Che cazzo vuoi!? lafını duydum ya, 'Evet lan işte budur.' dedim.

Kişisel not 2: Filmin ortasında altyazının bozulması, stres yapan laptop başındaki arkadaş, laptop'a koşan başka bir arkadaş ve 3.5 dakikalık altyazının gitmesiyle bu iki arkadaşa dönen kafaları da gördüm ya, bir daha 'Evet lan işte !f Ankara budur.' dedim.

Filmin Fragmanı;


Kaspar Hauser hakkında bilgi;

http://en.wikipedia.org/wiki/Kaspar_Hauser