Çizgiroman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çizgiroman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2017 Cumartesi

Yabani Dergi


2016 yılı yerli çizgiroman açısından oldukça heyecan verici bir yıldı. Önce yılın başında Hortlak dergisi yayınlanmaya başladı. Lombak'ın bitişinden beri özlediğimiz tarz bir çizgiroman dergisi Hortlak. Yarı mizahi, yarı fantastik, bir miktar bilimkurgu, Galip Tekin'in son sayıda yazdığı gibi, ara ara da beyin yakan hikayeler. Yaklaşık 1 yıldır da heyecanla Çizgiroman Yolculuğu'nun Hortlak'la ilgili bölümünü bekliyoruz. Bölüm fragmanı yayınlandı, bölüm yayınlanmadan seri sonlandı. Ardından yıllar önce fragmanı yayınlanan, yıllarca filmi çekilse de izlesek ne keyifli olurdu dediğimiz Kötü Kedi Şerafettin'in filmi vizyona girdi. Hem de üst seviye bir kalitede, enfes bir seslendirme kadrosuyla. Hikayenin aşırılıklarının, sivriliklerinin biraz törpülenmiş olması, hikayeyi yıllardır takip eden benim gibi bazılarında hafif bir "ama Şerafettin bu değildi" hissiyatı doğursa da her ay bir devam filmi gelse her ay ilk seanstan giderim. Ha, "çizgiromanda olsa orada şu olurdu, burada bağırsaklarını dökerdi, şurada beynini pörtletirdi, kuşa çeviriyorlar hikayeyi" diye de her seferinde çemkiririm, o ayrı.

Sonrasında Haziran ayında Yabani dergi yayın hayatına başladı. Lombak, Lemanyak, Hortlak gibi mizah dergisinden çıkma çizgiroman dergilerinden farklı, daha çok yurt dışında çıkan Heavy Metal gibi, ya da yabancı çizgiromanları Türkiye'de parça parça yayınlayan Doğan Kardeş gibi, farklı bir çizgiroman dergisi Yabani. Çoğunlukla korku, gerilim, bilimkurgu, fantastik tarzlarda, ya tek sayıda başlayıp biten, ya da her sayıda bölüm bölüm ilerleyen hikayelerden oluşuyor. Yukarıda bahsettiğim, mizah dergisi temelli çizgiroman dergilerinde çoğunlukla belli karakterlerin hikayeleri oluyor. Dergiyi elinize aldığınızda içeride neyle karşılaşacağınızı (eğer derginin devamlı bir okuyucusuysanız) yarı yarıya biliyor / tahmin edebiliyor oluyorsunuz. tahminen bir Hilal öyküsü, Cihangirde Bir Ev, Lombak Şehitleri, Şerafettin, Kunteper, Üzeyir, Tübitak, Macerayı Seven Adam, Oğlunu Dürbünle İzleyen Adam... Bu öykülerin çoğu da o sayıda başlayıp o sayıda bitiyor. Seyrek olarak 5 sayı, 10 sayı boyunca devam eden çizgiromanlar oluyor. Yabani de ise öyküler belli karakterlerin, belli tarzların etrafında şekillenmiyor.  Aradaki en büyük fark, Yabani'nin her sayısının farklı bir yazar-çizer kadrosuyla gerçekleşmesi. Her sayıda yazar, çizer, kapak görsellerini ya da iç sayfalardaki görselleri hazırlayanlar değişiyor.  10. sayının önsözünde yazdığı üzere şimdiye kadar 10 sayı boyunca toplamda 79 yazar ve çizerin eserlerini yayınlamışlar. Belli yazar-çizerlerin her ay kendi tarzlarında yazdıkları öyküler olmayınca her sayı kendine özel, her hikaye diğer sayılardan bağımsız. Şimdiye birkaç hikaye uzun soluklu bir şekilde birkaç sayı devam etti, diğerler öyküler hep tek sayılık oldu. Arada Seyfettin Efendi ya da Karabasan gibi tanıdık karakterlerin öyküleri de yer aldı. Her sayıda da çizgiromanların yanında yarı yarıya, benzer tarzlarda kısa öyküler de oluyor.

10. sayı kuşe kağıda geçilen, klasikler özel sayısı olmuş. Lovecraft'tan Poe'ya, Tolkien'den Ömer Seyfettin'e çeşitli yazarların klasik öyküleriyle bezenmiş. Toplamda 7 çizgiroman, ve yine klasik öykülerden esinlenmiş pek çok tek sayfalık çizimler yer alıyor. Şimdiye kadar heyecan verici 9 sayı yayınlandı, benim için hep ilgi ve merak kaynağı olmuşlardı. 10. sayı, çıtayı baya yükseğe çıkaran çok başarılı bir sayı olmuş. Tabi bunda zaten bildiğimiz hikayeleri yetenekli hayalcilerin ellerinden izlemenin zevki de var. Çizimler özellikle hayranlık verici, bu kadar yetenekli yerli çizgiromancımız varken neden her ay 1-2 yerli çizgiroman çıkmıyor diye şaşırıyor insan. Özellikle 4. sayıda çıkan Dr. Hyde hikayesinin ikinci kısmı olan Dr. Frankenstein hikayesi beni çok heyecanlandırdı. Alan Moore'un LXG serisi gibi, klasik romanların hikayelerini ve karakterlerini fantastik bir hikaye ağı içinde birleştiren bir aksiyon hikayesi. İlk sayıda Dr. Moreau'nun peşine düşen, Mycroft Holmes ajanı Dr. Hyde'ın hikayesi vardı, ikinci sayıda Anna Karenina ile flörtleşen Dr. Frankenstein'ın hikayesini okuduk. Umarım bir şekilde hikayenin devamı gelir ve yıllar sonra tüm hikaye kalın bir ciltle çizgiroman olarak kütüphanemizde yerini alır.

Yabani dergi, Türkiye'de yerli çizgiroman adına yayınlanmış şimdiye kadarki en heyecan verici çalışmalardan biri. Biraz daha tanınmayla yıllar boyunca enfes çalışmalar yayınlayacak, pek çok yerli çizgiromancının tanınmasında ön ayak olacak. Her ay (büyük çoğunluğunu zevkle takip ettiğim) pek çok Amerikan, Japon, ara ara Avrupalı çizgiromanların yayınlandığı ülkemizde yerli sanatçıların başarılı işlerini okuyabilmek, çizgiroman severler için büyük bir heyecan kaynağı.


1 Ağustos 2016 Pazartesi

Locke and Key



Locke and Key ilk yayınlanmaya başlayalı 8 yıl olmuş. Ben seriyi okumaya başlayalı ve ilk anların heyecanını buradan anlatmaya çalışalı 4 yıl, serinin son cildi çıkalı 2 yıl. 2 yıldır kütüphanemde ciltleri izliyorum, hikayenin ne kadar da güzel olduğunu hatırlamaya çalışıyorum. 4. cilde gelince hikaye sona yaklaştı demiştim, 5. cilt çıktığında ise "Alpha & Omega" nın fasikülleri basılıyordu. "Alpha & Omega" yı 2 yıldır elime alıp alıp bırakıyordum. Çünkü hikaye bitecek. Geçen haftanın başında dahice bir fikir buldum; birinci cildin önsözünden başlarsam okumaya, haftada 1 ciltle 2 ay kadar idare ederdi beni Locke and Key. Artık sona gelme vaktim de gelmişti, Joe Hill'in yeni çizgiromanlarıyla devam edebilirim nasıl olsa. Fikir o kadar dahiceydi ki 6 cildi okumak 5 günümü aldı.

Anahtarların peşinde bir hayat. Ortalıkta gizemli şeyler yapılmasına imkan veren onlarca anahtar dolanırken tabi ki bu anahtarların peşinde olanlar olacak. Yüzüğün peşindeki Sauron, Ölüm Yadigarlarının peşindeki Voldemort gibi anahtarların da peşinde Zack Wells var. Yakalayabilene arka planda da bir o kadar çok ve eğlenceli detaylar var. Örneğin ("Wells" ten sonra) kütüphanedeki kitaplar, deliler hastanesinde delilere Neil Gaiman okuyan çocuk, ya da mezuniyet balosu ve bir kova kan. Mezuniyet balosu ve bir kova kan özellikle enfes olmuş, çünkü sonrasında Jamal "Sometimes I feel like no one gets us" der, Kavanaugh da "Isn't that our lot in life, though?" diye cevap verir. Bir manada Joe Hill'in Deadpool sahnesi, duvarların yıkıldığı an. Hikayede hayal kırıklığına uğradığım tek nokta ise Harry Potter ekolü finali oldu. Kıyamıyorsan kıyma arkadaşım dedim sona geldiğimde. Kıyacaksan da hakkını ver. Bak "Yürüyen Ölüler" e, nasıl da hakkını vere vere dumur ediyor insanı sürekli.

Biraz fantastik sevenlere yönelik bir sohbet oldu bu sefer. Yazılanları anlamayıp sinir olanlar anlayış gösterin; zaten çizgiromanı okumayanlar ne dediğimi anlamasın diye  uğraştım biraz da. Hikaye çok güzel çünkü. 20 cilt olsa yine okunur. Hatta son cilt üzüyor insanı, hikayeyi bu kadar hızlı bağlayıp sona getirdi diye. 3-4 yeni anahtar, 1-2 farklı kötü, 2-3 ek kapışma ile daha bir süre daha giderdi. Bir yandan da ana hikayeden bağımsız tek sayılık hikayeler de şu anda çıkıyormuş. 6 hikayeden 2 tanesi yayınlanmış - 1 tanesi de 1-2 aya çıkacakmış. 7. cilt de ardından gelir. Sonra belki 8, sonra belki 9...




8 Temmuz 2016 Cuma

Deniz Kurdu - Jack London & Reff Rib

Çizgiroman seven ve okuyan bir insanım, evet. Genelde de hemen hemen her şeye şans veririm. Yerliyse zaten okuyorum, yabancı çizgiromanda da çocukken severek okuduğum Amerikan süperkahraman çizgiromanları hariç -1,2 istisna ile- yeni çıkan her şeyi takip etmeye çalışıyorum. Hal böyle olunca çoğu çizgiroman ortalama bir okuma zevki veriyor. Ya hikaye, ya kurgu ya da çizim açısından çok iyi olacak ki benim için başka işlerden ayrılsın. Örneğin Yürüyen Ölüler hikayesi ile son zamanlarda her sayısı ile bu zevki veriyordu bana, yeni sayısını heyecanla beklemekteyim. Keza -daha önceden de paylaşmıştım- Locke&Key ve 100 Bullets aynı şekilde zevkle okuduğum seriler olmuştu.

Deniz Kurdu'nun çizgiromanını alırken beğeneceğim düşüncesiyle aldım. Sonuçta Jack London, kitaplarını zevkle okuduğum bir yazar. Hikaye illa ki güzeldir diye düşünüyordum. Çizgiromanın ciltlerinin kapaklarından da (her ikisini de buralara yerleştireceğim birazdan) çizimlerin güzel olacağını tahmin etmiştim. Daha ne olsun? Ancak ilk bölümün sonuna gelene kadar özellikle çizimlerin beni bu kadar çarpacağını tahmin edememiştim. Olay öyle bir noktaya geldi ki her sayfayı, hikayenin takibi için bir kez okuduktan sonra geriye dönüp kare kare, her kareyi en ince ayrıntısına kadar izler oldum. Bazı karelerde yazarın anlatmak istediğini yeterince verememiş, şöyle olsaymış, böyle olsaymış diye çizerle sohbete bile daldım (ki çizmekten hiç anlamam, ben olayın yalnızca tüketici tarafındayım). Emrah Ablak, Çizgiroman Yolculuğu 3. bölümünde bir çizerin dalgaların içindeki bir gemiyi ne kadar güzel çizdiğini, o karenin ne kadar güzel olduğunu anlatır. Ben de Deniz Kurdu'nda aynı hissiyatı yaşadım, "ne kadar güzel çizmiş adam" (Bundan mı bahsediyordu diye çok düşünmüştüm, açıp baktım, başka bir çizgiroman için söylüyormuş).


Hikaye, yeni nesil hikayeler gibi seyri süprizlerle değişen, okuyucuyu şaşırtan bir sonlu türden değil. Eski usul, ufak gelişmelerle ilerleyen bir öykü. Soylu sınıfından bir eleştirmen bir gemi turuna çıkar. Fırtınalı denizlerde hayat onu hiç beklemediği bir gemi yolculuğuna ve kendisinin tam zıddı, 'Deniz Kurdu' kaptana götürecektir. Sonrası karakterler arası çatışma, hayat ve felsefe sorgulamaları. Bol miktarda da çeşitli yazar ve düşünürlere göndermeler ve referanslar yer alıyor. Deniz Kurdu yakın zamanda okumaktan en çok zevk aldığım çizgiromanlardan biri oldu, hiç yoktan bir kitapevinde çizgiroman bölümüne gidip içini şöyle bir karıştırmanızı tavsiye ederim.



26 Nisan 2014 Cumartesi

Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikayeleri

Çok değil, 5-6 ay kadar önce heyecan içinde okuduğum bir çizgiromandan bahsetmiştim burada, Seyfettin Efendi'nin yayınlanmış ilk çizgiromanı "Yeditepe Canavarı". Devrim Kunter tarafından yaratılmış Osmanlı dönemi detektifleri Seyfettin Efendi ve arkadaşlarının ilk macerası, eski İstanbul sokaklarında süprizlerle dolu bir koşuşturmaya çekiyordu bizi. İlk hikayenin sonu yeni çizgiromanların geleceğini müjdeler cinstendi, Seyfettin Efendi'nin ileriki maceralarıyla ilgili verdiği bir tüyo ile sonlanıyordu kitap. Sıradaki hikaye için meraklı bir bekleyiş içine girdik biz de. Kısa bir süre içinde Seyfettin Efendi'nin yeni çizgiromanının çıkacağı haberi geldi. Ve "Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikayeleri" nisan-mayıs itibariyle raflarda.

14 Kasım 2013 Perşembe

Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları - Yeditepe Canavarı


İstanbul'un bir fon olarak Türk çizgiromanlarında ne kadar canlı olarak yer aldığı ile ilgili görüşlerimizi paylaşmıştık zamanında. Milattan yaşlı şehir, "hikayede bir karakter olma" klasiğinin ötesinde resmen hikayeleri şekillendiren, yönlendiren, tadını, havasını katan bir yapıda. Mesela hikaye Cihangir'de geçiyorsa bir yerde kedi olacak illa ki (bknz. duvardaki silahın patlaması). Ya da karakterimiz karşıdan karşıya vapurla geçiyorsa bu karşıdan karşıya vapurla geçiyor demektir; ama arka planda martılara simit atan birileri varsa İstanbul'da boğazdan geçiyor demektir. İstanbul'u turistik merakla seven bir Ankaralı olarak yorum yapmak konusunda çok da öteye geçemiyorum. Eminim İstanbul'u yaşayan arkadaşlar bu gibi örnekleri kitap çıkartacak kadar uzatabilirler. Uzatamayacak bir insan olarak benim söyleyebileceğim ise -geçen sefer de aynı noktaya değinmiştim sanırsam- çok değerli çizerlerimizin büyük kısmının İstanbul'da yaşamasından ve çok yetenekli olmalarından ötürü yaşadıkları şehri hikayelerinde çok güzel bir şekilde -belki isteyerek, belki farkında olmayarak- yansıtıyor olmaları.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Dumankara - Hayat Bir Yangındı (Çizgilerle Ankara)

Bir zaman önceydi, İstanbul'u sahne olarak kullanan, hatta sahneden de öteye resmen hikayelerinde bir karakter olarak şehre rol vermiş 2 şahane çizgiromandan bahsetmiştik. Çok kısa bir süre sonra ilginç bir süpriz kitapevlerinde yerini aldı: Dumankara. Kendisini "Deli Gücük" çizgiromanlarından tanıdığımız Levent Cantek'in senaryosu ile Ankara sokaklarını meskan tutmuş 21hikaye. Türkiye'de çizgiroman çok seri üretilen bir mecra değil. Son yıllarda -özellikle yabancı çizgiromanların tercümesini yapan yayınevlerinin çok iyi çizgiromanları Türkiye'ye getirmelerinin sayesinde- belli bir kıpırdanma yok değil, her ay raflarda yerini alan onlarca çizgiromanın arasında Türk yazar-çizerlere ait çalışmalar görmek mümkün. Fakat bu çizgiromanların büyük çoğunluğu mizah dergilerinde çıkan çok başarılı hikayelerin toplama albümleri olduklarından yurt dışında gördüğümüz başlı başına birer proje olan çizgiromanlardan yapı olarak daha farklılar. Mizah dergiciliğimizin -bence- çok gelişmiş ve çok başarılı olmasından ötürü çoğu her sayfası dolu dolu, kalite bakımından fazlasıyla tatmin edici ciltler; ancak benim bahsetmeye çalıştığım daha farklı bir boşluk. Son zamanlarda çıkan özellikle Stüdyo Rodeo'nun ve Levent Cantek'in çalışmaları aslında aradaki farkı çok güzel gösteriyor. Deli Gücük: Zifirname'nin sonsözünde de belirttiği üzere; bu çalışmalar yurt dışında oluşmuş terimler kullanıldığında klasik anlamda bir "çizgiroman" olmaktan çok birer "grafik roman". Yani birbirini takip eden karelerle bir hikaye peşinde koşmaktansa belli bir konu üzerine, bir bütün olarak inşa edilmiş çalışmalar.

28 Nisan 2013 Pazar

Deli Gücük - Zifirname

Türkiye'nin son yıllardaki en başarılı yerli çizgiroman çalışmalarından biri olan Deli Gücük'ün ilk iki cildi "Osmanlı Taşrasından Korku ve Dehşet Hikayeleri" ve "Alacakaranlık Zamanlar" dan bir zamanlar bahsetmiştik. Gel zaman git zaman, blogunda 3. cildin çıkacağı duyrulan Deli Gücük'ün yeni cildine ulaşmak biraz zaman aldı. Arada 2012 yılının sonbaharında İletişim yayınlarından Murat Başekim'in yazdığı 7 tane hikayeden oluşan "DG" isimli bir kitapla heyecan ve merakımızı tazeledikten sonra 2013 Mart ayı ile birlikte Deli Gücük'ün 3. cildi "Zifirname" raflardaki yerini aldı.



26 Kasım 2012 Pazartesi

Çizgilerle İstanbul


Farklı bir şehir İstanbul. Anlatmaya dilin yetmeyeceği, her tada, her zevke, herkese hitap eden... Dünya çapında en önemli, en eski ve daha pek çok en'in sahibi. Herhalde Türk müziğinin, yöresel türküleri hariç tutarsak geriye kalan şarkıların esaslı bir çoğunluğuna dahil olmuş, hatta pek çok şarkının direk konusu, hatta hatta bazen de direk şarkının ismi. Sinema desen Türk filmlerinin belki de yarısından fazlası İstanbul'da geçer, bunların da çok büyük bir kısmında İstanbul resmen bir başrol oyuncusudur; dizilere hiç girmemekte fayda var. Konumuz çizgiromanlar olunca da çok bir şey değişmiyor; İstanbul, Türk çizgiroman kültürünün de yine başat aktörlerinden bir tanesi.

Türkiye'de çizgiroman, çoğunlukla mizah dergilerinin öncülüğünde gelişmiş, çeşitlenmiş, yayılmış. Kötü Kedi Şerafettin, Otisabi, Rıdvan, Genco, İhtiyatsız Adam, Cabbar Baba ve benzeri seriler hep haftalık ya da aylık mizah dergilerinde yayınlanmışlar. Tabii Türkiye'de mizah dergilerinin ofisleri çoğunlukla İstanbul'da olduğundan, çizerler İstanbul'da yaşadıklarından ve fon olarak da çoğunlukla yaşadıkları çevreyi kullandıklarından hikayeler hep İstanbul'da geçiyor. Otisabi'yle İstanbul'un gece yaşamının yoğun olduğu mekanlarda dolanırken Genco (şimdilerde ise Ortam) ile şehirde dört döneriz, her bir köşeyi ince ayrıntıları eşliğinde resmen çizgilerle yaşarız. Şerafettin ise Cihangir'in altını üstüne getirir, çatılardan ara sokaklara Cihangirli oluruz Şero'yu okurken. Uykusuz dergisinin son nesil hikayesi "Metin Annesini Arıyor" ise bu aralar Metin eşliğinde Kadıköy civarlarında dolanıyor; nerelere gideceğini zaman gösterecek tabii. Hedefimiz Türk çizgiromanlarıyla ilgili konuşmak olmadığından dolayı bazı çok önemli serilere, hikayelere, karakterlere, onları es geçerekten biraz haksızlık edeceğiz (gönül isterdi ki Abdülcanbaz'dan, Karabasan'dan, Avni'den hatta hatta Çılgın Bediş'ten, Sıdıka'dan, Utanmaz Adam'dan ve çok daha fazlasından da bahsedeydik).

Bu yazının konusu ise yakın zamanda çıkmış, hedefi tam olarak hikaye anlatmak değil, İstanbul'da geçen hikayeler anlatmak olan 2 tane çizgiroman: "Çiztanbul" ve "İstanbul Zombi 2066".

"Çiztanbul" bir studio Rodeo projesi. Studio Rodeo'yu dikkatli bir çizgiroman okuyucusu değilseniz gözden kaçırmış olabilirsiniz. Yanlış hatırlamıyorsam 2004 civarında "Rodeo Strip" isimli bir çizgiroman dergisi çıkartarak yayın hayatına başladı Rodeo. Yıllar içinde çeşitli özgün ve başarılı yayınlar yaptılar (Zombistan ve Ayılı Adam gibi). Yurt dışında çeşitli festivallerde Türkiye'yi temsil ettiler. Yurt dışındaki çeşitli çizgiromancılarla kurdukları bağlantılar sonucunda Nisan 2012 yılında "Çiztanbul" albümünü yayınladılar. "Çiztanbul" , 8 farklı yabancı sanatçının yazıp çizdiği, İstanbul'da geçen 8 farklı hikayeyi anlatıyor. Rodeo'nun misafiri olarak İstanbul'a gelmiş, gezmiş, çeşitli ön çalışmalarda bulunmuş bu 8 sanatçının her biri evlerine döndükten sonra kendi hikayesi üzerinde çalışmış ve İstanbul'u ayrıntılarıyla yansıtan hikayeler çizmişler. Rodeo'nun editörü Murat Mıhçıoğlu'nun tanımıyla: "Projemizin temel prensibi, İstanbul'u çizgi roman yaratıcıları ile buluşturmaktı. Dolaysız, saf ve taze esinlerden yola çıkmayı, sahici ve kalıcı bir çalışmanın ön koşulu olarak kabul ettik."

İlk hikaye Amerikalı bir çizgiromancı olan Charles Vess'in gözünden. Şehir gezisi esnasında, Sultanahmet Meydanı'nında gördüğü, Nasreddin hoca kostümlü bir amcadan çok etkilenen Vess, bu karakteri kullanarak hemen hemen sözsüz, tarihin içinde akıp giden, şiirsel bir İstanbul tasviri çizmiş. Ardından Belçikalı Danny Henrotin, biraz biyografik, biraz kurgusal bir tatta, İstanbul'u gezmeye gelen bir çizgiromancının, gezisi sırasında yaşadığı bir aşk hikayesini anlatmış. Gazetecilikten gelme Sırp bir sanatçı olan Aleksandar Zograf, daha çok belgesel bir tarzda kendi gezisini, kendi gözünden İstanbul'u çizmiş. Studio Rodeo'nun başka çizgiromanlarında da karşılaştığımız İtalyan Roberto Diso, Belçikalı meslektaşınınkine çok benzeyen, yakın tarzda bir hikaye ile resmetmiş İstanbul'u. Tabii biraz daha farklı bir çizgi ve farklı yönden gizemli bir hikaye eşliğinde. Peşinden İspanyol Alberto Jimenez Alberquerque, hayran kaldığı Kız Kulesi merkezinde gelişen bir hikaye yazmış. Makedon Aleksandar Sotirovski, tarihi ve polisiye bir hikaye için fon olarak kullanmış İstanbul'u. Son 2 hikaye ise 2 konuda ortak noktalar içeriyorlar: Her ikisi de Saraybosnalı sanatçılar tarafından çizilmiş ve her iki hikaye de gelecekte geçen, bilimkurgu hikayeleri. Enis Cisic, cyberpunk bir İstanbul'da, çok da yabancısı olmadığımız bir hikayeyi başarılı bir tarzda anlatmış. Esmir Prlja ve Amra Hejub ise teknolojik bakımdan bugünden çok uzak olmayan bir gelecekte konumlandırmışlar hikayelerini. Teknolojik olarak uçan arabalar yeni keşfedilmiş ve yeni yeni kullanılmaya başlanmış. Hikaye bilimkurgusal öğeler içerse de karakterler çok da yabancı değiller, sanatçının tabiriyle "değişse de aynı kalmış bir İstanbul".

Studio Rodeo ve yayınlarıyla ve Çiztanbul projesi ile ilgili daha fazla bilgiye, başlıklara tıklayarak ulaşabilirsiniz.

İkinci çizgiromanımız "İstanbul Zombi 2066" ise bir İspanya-Türkiye ortak yapımı. Çizgiroman İspanyol bir çizgiromancı olan Mery Cuesta nın bir çalışması. Türk çizerlerden Cem Dinlenmiş, Ceren Oykut, Göksu Gül, Emir Yardımcı ve Tan Cemal Genç, çeşitli sayfalarda katkılar sağlamışlar çizgiromana. Cem Dinlenmiş'in Penguen'deki "Her Şey Olur" köşesinden alışık olduğumuz tarzıyla bir giriş yapıyor çizgiroman. Bize yaklaşık olarak 2020'lerden (Rambo 10'un gösterime girmesi" başlayarak 2065'e (uçan kaykay) kadar dünyada neler olduğunu, Dünya haritası üzerinden anlatıyor. Distopik bilimkurgulardan tanıdığımız öğelerle 2066 yılını anlatıyor bize: Deri altına easymate isimli cihazı yerleştirmemek yasadışıdır, yasaktır. Easymate bir çeşit modern zaman akıllı telefonu gibi. İletişim, sinyaller, istatistikler, etkinlikler, politika, ekonomi artık easymate sayesinde, easymate üzerinden yürütülüyor. Mesela ufak eklentiler ve hop, çizerler easymate ile çiziyorlar. Tabii hal böyle olunca kağıt kullanmak artık yasa dışı, Burak'ın dediği gibi "... eğer biri bizi elimizde kağıtla görürse sonuçları çok ağır olur!". 2066 yılında İstanbul - 2066 Kültür Başkenti Fuarı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cumhuriyeti'nde düzenlenir. Tabii bir sürü heyecan ve olayı da yanında getirir: Hamsiler isimli, var olduğu şüpheli, easymate karşıtı yasadışı örgüt, historyteller isimli yeni nesil gazeteciler, etkinliği düzenleyen Kültür Eliti ve çok kilit, tanıdık bazı sözler sayesinde mezarından kaldırılan zombi Zeki Müren ve zombi hayranları ordusu!

Bir bakıma 3 bölümden oluşuyor çizgiroman. İlk bölüm geleceğin tanıtımını yaparak hikayeye bir giriş yapıyor. Ardından Türkiye çizgiroman-çizerlik tarihini anlatan bir bölüm ile hikayeye ara veriyoruz. İlk osmanlı dönemi mizah dergiciliğinden başlayarak Diyojen, Markopaşa, Akbaba, Gırgır, Limon, Deli, Leman, Penguen ve Uykusuz ile devam eden mizah dergiciliği tarihi, Orhan Koloğlu'nun "Türkiye Karikatür Tarihi" isimli kitabı kaynak gösterilerek anlatılıyor. Ardından çok hızlı bir gelişim süreci ile olaylar karışır. Hikayenin tam olarak bir sonuç bölümü var mı, yoksa gelişim süreci ile hikaye sonlanmış mı, orası okuyana kalmış bir durum. Pek çok açıdan çok değerli bir çizgiroman "İstanbul Zombi 2066". Hem yabancı-türk ortak yapımı olması, farklı çizerlerin kendi üsluplarıyla, kendi yorumlarıyla bir arada çalışıp ortak bir ürün çıkarmaları, hem özgün, uçarı, fantastik öyküsü... Yazık ki kendisini kitapevlerinde bulmak mümkün değil. Türkiye çağında dağıtıma girmemiş bir cilt kendisi; Türkiye'de sadece İstanbul'da 2 kitapevinde bulunabiliniyor: Gon ve Robinson Crusoe.


27 Eylül 2012 Perşembe

Pis İşler

Çizgiroman denince günümüzde çoğunlukla Amerikan tarzı çizgiromanlar düşünülür. Tabii çok haksız bir yaklaşım da değil bu, dünya çapında hayranları olan ve hayranlarını hakkıyla besleyen bir sektör olması nedeniyle. Konuyla biraz daha ilgililer, ya da farklı yollarla ilgi sahibi olanlar Japon mangalarına da yakın dururlar. İşin o kısmı bambaşka bir hikaye tabii, Japon anime-manga evreni dışarıdan bakanlar için eğlenceli bir dünya gibi gözükse de içine girdikçe daha fazla girmekten kendinizi alamayacağınız, bir bataklık gibi, ucu bucağı olmayan bir evren. En popüler olanlara aşina olduktan sonra sırf kendi ilgi alanınızla ilgili onlarca seri bulabilir ve yine de aynı zevklere sahip arkadaşlarınızla takip ettiğiniz seriler konusunda kesişmeyebilirsiniz. Konu Avrupa çizgiromanlarına gelince (tabii "Avrupa" diye genellemek çok doğru değil ama yine de bir ayrım noktası oluşturmak açısından faydalı) olayın şekli biraz değişir. Öncelikle çizgiroman okusun, okumasın herkesin favori bir Avrupalı çizgiromanı vardır. İsterseniz Asteriks olsun, isterseniz Red Kit, isterseniz Şirinler. Hele söz konusu çocukluğunu 60'larda yaşamış babalarımız, dayılarımız, amcalarımız ise hedef direk İtalyan çizgiromanları: Teksas, Tommiks, Kaptan Swing, Tex, Mister No... Öte yandan çok da bilmeyiz (belki de önemsemeyiz) okuduğumuz çizgiromanın nereli olduğunu, kimin ürettiğini (eğer ki kendi topraklarımız çıkışlı değilse). Amerika-vahşi batıda geçen hikayeler Avrupa'da yazılmış-çizilmişse bunu nereden bilebiliriz ki; hikaye Amerika'da geçiyor! İşte bu bilinçsizlik, daha doğrusu Amerikan çizgiromanlarının hem sektörel hem reklamsal hem de uluslararası yayıncılık (yani müşteriye ulaşabilme) konusundaki üstünlüğü Avrupalı çizgiromanları hak ettikleri ilgiden mahrum bırakır. Çok şanslıysak meraklı, araştırmacı, ilgili bir yayıncı bulup yayınlaması kolay olan Amerikalı çizgiromanın ötesinde iyi bir Avrupalı çizgiromanı bulur, ülkemizde yayınlar.

"Pis İşler" bahsi geçenlerden, Avrupalı bir çizgiroman. Milano çizgiroman okulu öğrencisi, 24 yaşındaki Diego Cajelli, bir çizgiroman projesi çalışmaları içindedir. Öğretmenlerinin desteği ve yakın arkadaşlarının projeye dahil olması ile "Pulp Stories - Pis İşler" e başlar. Çeşitli fuarlarda karakterlerini tanıtarak tanınırlık sağlarlar ve 90'ların sonunda çizgiromanlarını tamamlarlar. Çeşitli serilerde gösterdikleri başarı kısa zamanda çok sevilmelerini sağlar. Diego Cajelli Diabolik, Zagor, Dampyr gibi tanınan serilerde yazarlık yapar, Luca Rossi de çeşitli tanınmış İtalyan serilerinde görev aldıktan sonra Amerika'ya, Vertigo'ya transfer olur ve Constantine, House of Mystery gibi serilerde çalışmaya başlar. Yani "Pis İşler", yetenekli birkaç İtalyan çizgiromancının gençliklerinde yayınladıkları ilk çizgiroman olarak ayrı bir ilgi çekici bir seri.

Hikayeye gelecek olursak... Çok da gelinebilinecek bir hikaye yok ortada aslında. Amerika'da geçen bir suç öyküsü. Daha doğrusu kesişen suç öyküleri. Pek çok ilginç karaktere sahip neo noir öyküler var elimizde; polisler, özel dedektifler, katiller, Femme Fatale'ler, kaçaklar, korumalar... Kendi istediği şeyin peşinde koşan, pek çok kişiyi öldüren, yer altı dünyasından çeşit çeşit tanıdıkları olan karakterler. Çizgiromanın noir atmosferini desteklemek için siyah-beyaz basılmış hikaye. Diego Cajelli hikayenin atmosferini şu şekilde tanımlıyor: "... gölgelerin son derece etkili kullanımıyla görseller hikayenin klasik bir "sahne"si değil, genel atmosferini yansıtan bir "özet" olacaktı." Editör de çizgiromanı tanımlarken çok yerinde bir cümle kurmuş: "Yazar Tarantino'dan etkilenmiş ama Sin City dersini de iyi çalışmış". 

Arka plan ayrıntıları, dolu dolu kareler, çok başarılı çizimlerle sadece okumanın ötesinde, kare kare zevkle izleyeceğiniz bir çizgiroman "Pis İşler". İtalyan, Fransız ya da Amerikalı olması da aslında çok farketmez; umarım yakın zamanda benzeri, yapımcısının tüm enerjisiyle üretilmiş, 1000 sayılık bir hikayeyi devam ettiren gereksiz çizgiromanların ötesinde olan (sinema sektöründen bir tabir ödünç alarak) "bağımsız çizgiromanlar", Türk yayıncıların daha sık dikkatini çeker de bizlere bu tür çizgiromanları daha sık yayınlarlar.

5 Ağustos 2012 Pazar

En Kahraman Rıdvan - Bülent Arabacıoğlu

Parodi kavramı için Türk Dil Kurumu "Ciddi sayılan bir yapıtın bir bölümünü ya da tamamını alaya alarak, biçimini bozmadan ona bambaşka bir özellik vererek biçimle öz arasındaki bu ayrılıktan gülünç etki çıkaran tür" demiş. Yunanca'dan karşılığı "karşıt ezgi" oluyormuş, tiyatro terimleri sözlüğüne göre. Parodi konusu, iş güldürmeceye gelince çok sık karşımıza çıkan bir konu. Amatör çalışmalardan (binbir çeşit youtube videosu, hepinizin aklına geliyordur en az 10 tane) profesyonellerine, en kötülerinden (Scary Movie ile başlayan 'movie' silsilesi) kült mertebesine erişenlerine (çocukluğumuzun favorileri 'The Tick' ya da 'Inspector Gadget' gibi) kadar. Hele bizde, Türkiye'de çok daha sık rastlanan ve (bence) çok iyi örnekleri de görülen bir tür parodi (Turist Ömer Uzay Yolunda olsun, Gora, Arog, Yahşi Batı olsun, Leyla ile Mecnun dizisi olsun...).

Bülent Arabacıoğlu'nun yazdığı, çizdiği "En Kahraman Rıdvan" serisi de yine (benim çok başarılı bulduğum) bir süper kahraman parodisi. Bülent Arabacıoğlu, Harita Mühendisi olarak mezun olduktan sonra 1970'lerde karikatürlük mesleğine başlamış. Yıllarca Çarşaf, Laklak, Gırgır, Hıbır, Hbr Maymun, Dinozor, Hürriyet, Milliyet gibi dergilerde çalışmış. 1975'te hepimizin bildiği "Tipitip" i yaratmış. Ardından 1980'lede Gırgır'a geçtikten sonra Tipitip benzeri, biraz daha insanca çizgilere sahip "Rıdvan" ı çizmeye başlamış. Babamın, benim çizgiromanlarıma, mizah dergilerime bakıp andığı, "bizim zamanımızda 'En Kahraman Rıdvan' vardı" dediği, zamanının sevilen hikayelerinden biri olmuş "Rıdvan". Vikipedi'nin iddiasına göre Gırgır dergisinin tirajının dünya sıralamasında yer almasını sağlayan hikayelerden biriymiş. 2010 yılı itibariyle "Uykusuz Çizgi Roman Klasikleri Serisi" bünyesi altında ciltlenip yeniden basılmaya başlandı Rıdvan'ın maceraları. Mürekkep basın ile 5 hikayesi yeniden yayınlandı şimdiye kadar. Aynı zamanda yeni nesil aylık mizah dergisi "Harakiri" de de Rıdvan yeni maceraları ile geri döndü aramıza.

Birinci maceranın ilk karelerinde, bir nevi tanıtım namına şu şekilde başlar Rıdvan'ın hikayesi: "Şu ezilmiş domates kılıklı dünya, bir beter dünya idi... Bu beter dünyada haksızlar, kötüler, hırsızlar, üç kağıtçılar ve ceyar hep orta hakemin kararıyla galip geliyorlardı... Bankalar soyuluyor, insanlar öldürülüyor, aşıklar sevdiklerine kavuşamıyor, bizim takım habire puan kaybediyordu... Ve bir gün salıyı kırk beş geçe tüm bu kötülüklere karşı amansız bir savaş açmaya karar verdim..." Yarım akıllı, cesur, saf, iyiliksever, en önemlisi de çizgiroman sevdalısı bir adamdır Rıdvan. Yıllarca heyecanla okuduğu o süper kahramanlardan biri olmak ister. Farkında olmadığı bir nokta vardır ki kendisinin hiçbir süper gücü yoktur. Hatta gücü bile yoktur, atletik bile değildir. Sadece dünyayı kötülüklerden korumak ister, o kadar. Kendisine bir kostüm ayarlar ve kendince, hayranı olduğu karakterleri taklik etmeye çalışarak kötülüklerle savaşmaya başlar. Bir nevi süper kötü tadındaki Pislik'le kapışarak başladığı ilk macerasından beri yayınlanan 5 ciltte uzaylı robotlar, dolandırıcı para babaları, uyuşturucu tacirleri ve mafya babalarını alt eder Rıdvan.

Bu noktadan bakınca parodi kavramını neden gündeme getirerek başladığım anlaşılabilir sanırım. Rıdvan aslında bir kahraman değil, bir kahraman parodisidir. Hikayelerde kendisi haricinde çok az kişi Rıdvan'ı bir kahraman olarak görür; insanların gözünde o akılsız bir deliden başka bir şey değildir. Sokakta bulduğu köpek bile "zavallı biraz üşütük birine benziyor, kafası biraz terelelli" diye düşünür Rıdvan'la ilgili. Tabii ki bahsi geçen köpek de Red Kit'in Rintintin'i, Tarkan'ın kurtunun bir parodisidir. Tıpkı bir macerada yanına yardıma gelen ikilinin Tom Miks'deki Konyakçı ve Doktor Salloso'nun parodisi olması gibi. Olay parodi olunca, eserin gönderme yaptıkları hakkında fikir sahibi olmamak, eserden alınacak zevke bir miktar balta vurabilir. Mandrake'nin illüzyonlarına, Konyakçı'nın sakarlıklarına, Süpermen'in kostüm değiştirmesine şahit olmamışların Rıdvan'a empati kurmak, Rıdvan'ın başından geçenleri sempatik bulmak konusunda sıkıntıları olabilir. Fakat yine de gönderme yaptığı yapıtlardan bağımsız düşünülse bile Rıdvan'ın maceralarını komik bulmak, onu heyecanla okumak mümkün. Sonuçta ne kadar sağda solda ufak göndermeler olsa da hikayelerin temeli çoğunlukla hepimizin bildiği, tanıdığı, gerek Şener Şen'in, gerek Kemal Sunal'ın filmlerinden aşina olduğu Türkiye parodisi bir dünyada geçiyor. Rıdvan'ın mafya ile hesaplaşmasında Kemal Sunal'ın çakma mafya olduğu filmi, ya da Rıdvan'ın banker olduğu hikayede Şener Şen'in "Namussuz namuslu" filmi hatırlamamak mümkün değil. Bir yandan da Bülent Arabacıoğlu'nun zamanının (hatta belki günümüzün bile) en iyi karikatüristlerinden biri olduğunu, ufak ayrıntılarda bambaşka hikayecikler gizleyerek çizgiroman okuyucusu mest etmeyi bildiği göz önüne alınınca "En Kahraman Rıdvan" herkes tarafından bir şans tanınmayı hak ediyor.

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Emrah Ablak - Tübitak

Emrah Ablak, çizdiği her dergide heyecanla takip edilesi bir abimizdir. Ben şahsen çizimlerine ilk Kemik ve Lombak'ta rastlamıştım, Wikipedia diyor ki benden önce Avni, Dıgıl, Fos, Parazit, Biber, HBR Maymun ve L-Manyak'ta da çizmiş. O vakitler Penguen'de de çiziyordu, Penguen'den ayrıldıktan sonra kısa bir yayın ömrü olan Fermuar dergisinde galiba çizdi (benim aldığım Fermuar sayılarında çizimleri vardı en azından). Fermuar kapandığından beridir Uykusuz'da. 2 sayıda kapatılıp bir modern zamanlar miti olan Harakiri'nin ilk sayısında ismi geçse de iç kapak haricinde bir çalışması yok içinde; ki ikinci sayıda ismi de geçmiyordu zaten (hatta Harakiri'nin yeniden yayınlanacağı haberindeki çizer listesinde de yer almıyor, alsa ne güzel olurdu...).

Mevzubahis Tübitak hikayesini de sanırsam ilk olarak Lombak'ta çizmeye başlamış (ben Lombak'ta tanışmıştım kendisiyle). 2005 yılında Doğan Kitap'tan ilk toplama albümü çıkmış, ardından bu sene (2012'de) Mürekkep yayınlarından ikinci toplama albümü çıktı. Aynı zamanda da geçen sene (2011'de oluyor bu da) uzun soluklu bir çizgiroman tadında "Tübitak - Saklı Düşman" hikayesinin ilk kısmı yayınlandı.

Tübitak, bildiğimiz "Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu" nda, temizlik görevlisi olarak çalışan Bayram Efendi'nin hikayesini anlatır. İlk hikayelerde bilimsel bir kurumda çalışan cahil ama cüretkar bir temizlikçi görevlisinin bilimle tezatlığı üzerinden kurgulanan hikayelerde yavaş yavaş bir laboratuar'ın başı bilim adamı Azmi Cankuş da bir ana karaktere dönüşmüş, olay temizlikçi ile bilim adamı tezatı üzerinden yürümüştür. Çaycı bayram ve labda çalışan bilim adamları Ergin ve Hakan'ın da ana karakter olarak ön plana çıkmalarıyla kadro tamamlanmış.

Hikayeler genel olarak Azmi Cankuş'un geliştirmeye uğraştığı yeni bir teknoloji ile açılır. Azmi abimiz bize teknolojinin geri planını ve gelinen son noktayı anlatır, sonrasında da ürettiği yeni ürünü-teknolojiyi tanıtır. Ardından bir şekilde genellikle bir densizlik sonucu Bayram hikayeye dahil olur ve yeni ürünü-teknolojiyi kurcalamaya, bazen bozmaya, bazen de kendince kullanmaya başlar. Sanıyorum ki Emrah Ablak'ın bir makine mühendisi olması dolayısıyla olacak, bilimsel, teknolojik yaklaşımlar, terimler o kadar başarılı ve gerçekçi ki hikayelerde insan bazı hikayede anlatılanların belli bir seviyede gerçek olabileceğini düşünüyor (ki bazılarında gerçeklik payı da var belli bir noktaya kadar. Mesela Cern'deki bilimsel araştırmayla ilgili olan hikaye gibi). Dolayısıyla bilime en ufak bir ilgi duyan insanların zevkle okuyacağı hikayeler var ortada. Tabii öte yandan bilimle alakası olmayan Bayram efendi ve çaycı Ali emmi'nin varlığı, olaylara kattıkları bakış açıları da bilimsel konulardan hiç zevk almayan insanların da hikayeleri zevkle okumasını sağlar eminim. Özellikle Emrah Ablak'ın yaratıcı fikirleri ve başarılı hikaye kurguları kesinlikle takdire şayan.

Toplama hikayeler bu şekilde, öte yandan "Tübitak - Saklı Düşman" bambaşka bir kafa. Bu noktada Emrah abimizle ilgili bilinmesi gereken bir konu daha var. Kendisi motorcu bir gezgin aynı zamanda. Hatta Uykusuz dergisinde bir hafta bir çeşit gezi güncesi yazmış-çizmişti. Aynı zamanda yine Uykusuz'da Memo Tembelçizer de Emrah Ablak'la birlikte çıktıkları bir motor gezisini hikayesine yedirmişti. Bahsettiğim gezi, ayrıntılarını net hatırlamasam da Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki bir şehirden başlayan ve Türkiye'nin güneyindeki ülkeleri kapsayan bir gezi (Yalan olmasın ama sanki Suriye, Lübnan, Ürdün, İran'ı falan filan gezmişlerdi. Uykusuz'un konu ile alakalı sayısını bulup bakmak lazım...). Bu konu neden önemli? Çünkü Saklı Düşman tam olarak bir Bayram Efendi sakarlığı hikayesi değil. İlk sayısı Ankara'dan İran'a giden bir aksiyon, kovalamaca hikayesi. İlk sayının arkasında yer alan haritaya göre de hikaye Arap Denizi ve Kızıldeniz'de geçen bir gemi yolculuğu sorasında Lübnan'a, oradan da Suriye'ye geçecek. Sanıyorum ki buraları gezmiş olduğundan olacak, inanılmaz başarılı bir Tahran ve Yezd tasfiri var Emrah Ablak'ın hikayesinde, çizimlerinde. Hikayenin, kurgunun güzelliği, karakterlerin başarısı zaten toplama ciltlerden aşina olduğumuz konular; fakat uzun soluklu bir hikaye olunca anlatılan her şey ayrı bir güzel.

Tavsiyem odur ki 2 ciltlik toplama albümleri alın okuyun. "Saklı Düşman" a ise devamı çıkmadan sakın bulaşmayın. Şayet bir gazla okuyup ilk bölümün sonuna gelince insanın hevesi kursağında kalıyor, ikinci sayıyı beklemek baya bir zor oluyor. Şimdilik hikayenin İran bölümü sonrasında olacakları merakla beklemekten başka yapacak bir şey yok...

8 Temmuz 2012 Pazar

İnanılmaz Örümcek Adam

Söz konusu Örümcek Adam olunca beğeni oranı biraz düşüktür. Kimisi hala bir öğrenci olan Peter Parker'ın hikayesinin küçük yaş çizgiroman severlere hitap ettiğini düşünür. Kimisi Batman, Süperman ya da Marvel karakterleri Demir Adam, Wolverine, X-men hatta Daredevil ya da Punisher ile karşılaştırınca zayıf, çömez bulur Parkerzade'yi, yeterince sert olmadığını söyler. Ya da yaşadığı şehir (NY), esprileri falan filan dolayısıyla fazla Amerikan bulunur. Ben öteki tarafta, Örümcek Adam'ı sevenlerin tarafında yer almışımdır. Belki okuduğum ilk süper kahraman çizgiromanı Örümcek Adam'ınkiler olduğundan, çocukluğumda zevkle izlediğim Örümcek Adam çizgi filminden, belki de karakter cidden benim beğenime hitap ettiğinden.

Sam Raimi'nin yönettiği Örümcek Adam 3'lemesini görsel bakımdan mükemmel bir şölen olduğunu düşünmeme rağmen filmleştirme amacıyla hikayeye yapılan darbeler pek bir acı verici gelmişti bana. Filmlerden zevk alabilmek için okuduğum ve çizgi filmini izlediğim Örümcek Adam hikayelerinden (ki hepsinin çeşit çeşit farklılıkları vardır, hiçbir hikaye bir ötekini tutmaz) farklı, film için yazılmış bir Örümcek Adam hikayesi izlediğimi kabul etmek ve bazı şeyleri göz ardı etmek zorunda kalmıştım. Ne olursa olsun iyi bir üçlemeydi Sam Raimi'ninki, hikayeyi yeni baştan ele almayı gerektirmeyecek bir seriydi. O yüzden Peter Parker ile başlayıp Örümcek Adam ile devam eden, hikayeyi en baştan alan yeni bir filmin çekildiği haberini aldığımda, Örümcek Adam'ı seven ben bile çok fazla heyecanlanmamıştım, içimden "aman be..." demiştim. Fakat fragmanlar çıkmaya başladıkça filmin izlemeye değer bir film olacağı konusunda bir fikir oluştu. Bugün fırsatını bulunca da gittim izledim.

Hikayenin en baştan alınmasına gerek var mıydı sorusunun cevabı birkaç yıl arayla vizyona giren 2 tane Hulk filmi zamanında verilmişti zaten. Benim anladığım, düşündüğüm kadarıyla Örümcek Adam hikayesinin yeniden ele alınmasının nedeni Marvel'ın film stüdyosu kurmuş olması ve gerçekleştirdikleri büyük projelerle ilgili (Avengers, vb.). Zaten ilk üçlemeden farklı olabilmesi için ellerinden geleni yapmışlar; düşman olarak kertenkele - Dr. Kurt Connors'ı çıkarmışlar, sevgili olarak (Peter Parker'ın ilk göz ağrısı) Gwen Stacy'i almışlar. Ben amcanın hikayesini değiştirmişler, Peter'ın gerçek ailesinin hikayesini dahil etmişler falan filan... Peter'ın Örümcek Adam'a dönüşmesi hikayesini bile olabildiğince değiştirmişler. Yani elimizde bir yeniden çevrim değil, aynı karakteri kullanan farklı bir hikaye var. Dolayısıyla çizgiromanların çok hayranı olmayan ve ilk üçlemeyi izlemiş kişiler için bile izlemeye değer bir film var ortada.

En kritik noktayı kendimizce tartıştıktan sonra gelelim filmin artılarıyla eksilerine. Aslında filmi çok beğenmiş birisi olarak artılarını saymak zor olacak gibi. Çizgiromanın hikayesine daha bir saygılı hikayesi önemli bir nokta (filmin sonunda Kertenkele'nin ölüp hikayeden çıkmaması ve Örümcek Adam'ın ağ fırlatıcılarının kendi ürünü aletler olması). Öte yandan karakter tam Peter Parker olamamış. Süveterli, gözlüklü, inek olduğu için Flash'ten dayak yiyen Peter Parker gitmiş, kapşonlu, kaykaylı, Flash'e kafa tuttuğu için dayak yiyen, inek olmaktan öte çok akıllı bir Peter Parker gelmiş (gözlük yerine lens takıyor olması da cabası). Bir başka kritik nokta ise Pagan Çeşmesi'nin grubunda da bir arkadaşın belirttiği gibi Örümcek Adam'ın maskesinin çok fazla çıkması. Yani aslında fragmanda gözüktüğü kadar kötü değil, sadece 3 kere çıkıyor maskesi. 1'inde sadece küçük bir çocuk görüyor, bir başkasındaysa sadece Kertenkele görüyor. Fakat asıl sorun NYPD'nin yarısından fazlasının ortasında maskesiz Örümcek Adam'ın polislerle kapıştığı sahne. Gerçek kimliği polis departmanının yarısından fazlasını görmesini geçtim, yüzbaşı Stacy olayın ciddiyetini kaybedip başka insanların önünde kızıyla "sevgilin Kertenkele'yle dövüşür...." falan filan diye konuşuyor. Yani teoride Örümcek Adam'ın kimliğinin Kertenkele ile büyük kapışmasının ertesi günü tüm gazetelerde olması gerekir.

Fazla uzatmadan toparlamak gerekirse; bol bilgisayar destekli, aksiyonlu, süper kahraman filmlerinden hoşlanmayanlar haricinde herkesin zevkle zaman geçireceğini düşündüğüm bir film. Devam filmlerinin geleceğini söylemek için filme gitmiş olmaya bile gerek yok ama yine de filmi izledikten sonra 100%. Ben inanıyorum ki ileriki Marvel projelerinde de (Avengers'ın devamı olsun ya da başka filmler olsun) arada sırada boy gösterecek yeni Peter'ımız. Gizli sahne her Marvel filmindeki gibi, fakat bu seferki bence pek çok filmdekinden çok daha iyi.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Neil Gaiman - Sandman


Neil Gaiman, Sam Keith ve Mike Dringenberg tarafından yaratılan Sandman çizgiroman serisinin her cildinin başında dünyaca ünlü yazar, eleştirmen, düşünür ve müzisyen insanlar önsözlerine aşağı yukarı genellikle şu temayla başlıyorlar; "Nasıl başlayacağımı bilmiyorum, ama Sandman çok iyi."

Ben de nasıl başlayacağımı bilmiyorum ama şunu söyleyebilirim, Sandman son zamanlarda aklımı oldukça çelen, rüya, deja-vu, hayal, rastlantı, entropi gibi ebedi kavramlara çok farklı bakmamı sağlayan bir DC-Vertigo çizgiroman serisi. Ve iyi.

'Var' ve 'Yok' terimleri yeni isimlendirildiğinde hayatlarına başlıyor 'Endless' ailesi. En büyük ağabey Kader (Destiny) kalktığında varoluş-başlangıç, ardından Ölüm (Death) uyandığında karşıtlığı dengede tutmak için 'son' anlamlanıyor. Olmanın-oluşturmanın ilk taslağı 'hayal' ise pratoginistimiz Düş'ün (Dream) sorumluluğuna bahşediliyor. Ardından Yıkım (Destruction), ikiz kardeşler Haz (Desire) ve Umutsuzluk (Despair) ve son olarak Hezeyan (Delirium) kardeşlerin varoluş sürecini tamamlaması ile bildiğimiz düzen, başından itibaren işlemeye başlıyor. Gaiman'ın klasik izleyişinde olduğu gibi mitolojik bir evrende geçen hikayede Endless ailesi, Tanrılardan, dinlerden, bilimden, algıdan tamamen bağımsız 'Oluşumlar' olarak bize tanıtılıyor. 

Çok spoiler vermemek amaçlı sadece ilk cildin ilk fasikülünün kısa bir özetini geçeceğim. Düş, 20. yüzyıl başlarında bir kültün ayini sırasında oyuna getirilir ve hapsedilir. Yetmiş yıl sonra tutsaklığı sona erer ve kendisini hapsedenlerden öç alıp, yıkım ve boşluğun içine düşmüş Düş Diyarını yeniden kurmaya başlar. Sonrası 10 ciltlik (75 sayı) ana hikaye ve bir onun kadar yan hikayeleri anlatan sayılarda. Aklımdayken, özel sayı olan 'Ramadan' bölümü, ana hikaye dahil en beğendiğim bölümlerden bir tanesi, yan ciltler de bir o kadar iyi yani. Hatta Türkiye'de 11'nci cilt olaran basılan Endless Nights da kardeşler hakkında geçmiş bilgiler vererek yine beni oldukça etkiledi. 

Hayatta kafa yormadığımız, bazen dikkat bile etmediğimiz etmenlerin nedenlerini Gaiman Endless kardeşler ve diyarlarıyla, güzel bir incelikle bize aktarıyor aslında. Bir kabile reisini elde etmek isteyen kadının yaptığı cilvelerin altındaki Haz olgusundan tutun da, İki Şehrin Hikayesi adlı eserin altındaki Şehrin Rüyasını Düş ile anlatması ya da tecavüzlükle suçlanan bir pederin adil olmayan dünyaya yenilişini Umutsuzluk ile bağlantısına kadar her şey nezih ve detaylı bir işleyiş üzerine kurulmuş. 

Tabi bu kadar ağır bir metnin yanında eğlenmeye yer yok mu? Pek tabi var, Şeytan'ın kendi görevini analiz etmesi, İskandinav Tanrılarının olaylara büyük ölçüde karışması, ana antigonistlerden birinin Medusa ile vücut birleştirmesi, Genç Güneş'in dünyaya hayat vermeden önce Düş'ten destek istemesi gibi hoşa gidebilecek, küçük yan ayrıntılar da serinin sürekliliğini arttırıyor. 

Bir başka önemli husus da serinin çizgisi. Stabil giden çizer ekibi bir süre sonra dallanıp budaklanıp bir çok kişiyi davet ediyor seriye, Murat'ın anlattığı Milo Manara (ki kendisi Desire'ın hikayesini şekillendirir, çizgisi bu kadar yakışabilirdi.) gibi bir sürü kendine has çizimleriyle Sandman serisine yakışır bir şekilde hayat veriyorlar. Çizgisinin sürekli değişmesi ilk olarak karın ağrılarına neden olmuştu bende; fakat sonraları çok alıştım ve hoşuma gitti açıkçası. 

Kısa bahsin kısa özeti; Eğer çizgiromandan hoşlanıyorsanız, Gaiman'ı da tutuyorsanız, Sandman en güzel örneklerinden. Üzerinde konuşulacak, tartışılacak çok konu var. Söylemeyi unutmadan, kendisi çok ağır ödüllü bir seri bu arada, ödüllerin üzerine de en iyi DC serilerinden biri olarak kabul edilmekte. Böyle birşey duruyorken, kaçırılmaması lazım. 

*Bir de adettenmiş; favori kardeş söyleniyormuş. E.D. Death demişti vakti zamanında. Benimkisi kesinlikle bu sağdaki hanım kızımız olan Delirium. 

24 Ocak 2012 Salı

Locke & Key

Hani bazen bir kitabın ilk birkaç sayfasını okursunuz da ardından o yazarın tüm kitaplarını okumak istersiniz ya; işte o türden bir açlığın garantileyicisi bir çizgi roman serisi "Locke & Key". Joe Hill isimli abimiz 2008 yılının başında yazmaya başlamış, şimdiye kadar 4 ciltte toplanmış 24 sayı ve 5. cildi oluşturacak 4 sayı yayınlamış. 4. ciltten benim hissettiğim hikaye sona yaklaşıyor gibiydi, sanıyorum ki 5. cilt sonuncusu olacak. Anlattığı bu hikaye ile birkaç Eisner ödülü ve British Fantasy ödülünü almış Joe abim.



İş böyle olunca, dedim ya ikinci sayfada merak ediyor başka neler yazmış bu abi de biz kaçırmışız şimdiye kadar diye. Çok bir şey kaçırmış sayılmayız; henüz çok yeni bir yazarmış Joe Hill. Yazdığı kısa öyküler pek çok ödüller kazandırmış kendisine; Ray Bradbury Fellowship, Bram Stoker Ödülü, British Fantasy ödülü (bunu iki kere kazanmış demek ki) falan da filan da. İlk kitabı "Heart-Shaped Box" 2007'de yayınlanmış. Türkçe'ye "Kadife Kutudaki Hayalet" şeklinde çevrilmiş. Ankara'da baktığım hiçbir kitapevinde bulamadım ben kendisini; asıl dilinde okumak için bir işaret olsa gerek bu. Peki asıl bombaya hazır mısınız? Joe Hill abim, babasıyla karşılaştırılmamak, babasının adını kullanıyormuş gibi olmamak için gerçek adını kullanmıyormuş. Kendi asıl, uzun ismi: Joseph Hillstrom King.


Locke & Key ile ilgili çok fazla bir şey anlatmak istemiyorum; çünkü söylenecek her cümle bir sayfanın süprizini kaçıracak. En üstü kapalı haliyle: Locke ailesi yaşadıkları bir trajedinin ardından Lovecraft kabasında babalarının büyüdüğü eve taşınırlar. Hikayenin odağında 3 Locke kardeş var. Kardeşler taşındıkları bu evde bazı ilginç anahtarlar bulurlar, baya ilginç özellikleri vardır bu anahtarların. Tabii doğal olarak bu anahtarlarla ilgilenen birileri daha vardır ve artık bu birileri ile Locke ailesi arasında çeşitli karşılaşmalar yaşanır.

Çok başarılı karakterleri, iyi işlenmiş olay örgüsü ile baya başarılı bir seri Locke & Key. Sanıyorum (umuyorum) ki yakın bir tarihte Türkçe'ye de çevrilecektir. 2010-2011'de dizi uyarlaması için birkaç girişimde bulunulmuş. Söylenen o ki Fox uğraşmış, didinmiş, bir pilot bölüm yayınlanmış. Ama pilot bölüm çok tutmayınca vazgeçmişler, proje rafa kaldırılmış. Çizgiroman uyarlamalarının çok revaçta olduğu, ama çok başarılı olmadığı günümüzde belki de çizgiroman olarak kalması çok da fena olmaz.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Just a Pilgrim

Warren Ellis isimli bir çizgiroman yazarı var. Kendisinin bir düşüncesine göre; insanlar çizgiromanları, karakterleri takip etmemeliler, çizgiromanları değerlendirirken karakteri ön planda tutmamalılar. Yazar-çizerleri takip etmeliler. Yani atıyorum bir dükkana girdiğiniz vakit örümcek adamın ya da batmanin yeni hikayesi gelmiş mi diye bakmamalısınız, Alan Moore'un ya da Frank Miller'ın o ay ne yazmış olduğuna bakmalısınız. Şahsen ben tavsiyesine uyuyor ve kendisini takip etmiyorum.

Bazı yönleriyle çok gereksiz olsa da pratik yararları olduğu göz ardı edilemez bir düşünce. Mesela benim Garth Ennis isimli kuzey İrlandalı çizgiroman yazarıyla tanışmam ve kendisini takibe almam, Warren Ellis'in fikirlerini okuduktan sonra gerçekleşti.  Eskiden daha çok yayıncı firma, hikaye, ana karakterler gibi şeylere dikkat eder, yaratıcı kadroya çok nadir bakardım. Garth Ennis'in meşhur olmasını asıl sağlayan seri olan Preacher başka bir başlığın konusu olur, ya da bir vakit diğer çok tutan serileri Hitman ve Punisher'a bir ara göz atabilirsem ben de kendisi ile ilgili söyleyecek daha çok fikrim olabilir. Şimdilik 2001 yılında, Wizard tarafından yayınlanmış hikayesi "Just A Pilgrim" den bahsedelim.

Ennis'in söylediği üzere Just a Pilgrim, Preacher serisinin bittiği vakitlerde yazdığı bir hikayeymiş. Preacher'da daha ileri götürmek istediği bazı fikirlerini burada kullanmış. Bahsi geçen konu dini fanatiklik. Şöyle ki ana karakterimiz "Pilgrim" çevrede dolanan, kötü adamları bir makine gibi öldüren, sürekli İncil'den bölümler okuyan, bir gözü haç şeklinde dağlanmış biri.

Aslında Pilgrim'e bakınca Garth Ennis'in kült film merakının izleri çok net gözüküyor. Belli ki bir gün Mad Max izliyormuş ve "ben de böyle bir çizgiroman yazmalıyım, post-apokaliptik, çöllerde geçen falan filan" demiş. Bir başka gün Unforgiven'ı (ya da Clint Estwood'lu başka bir kült westernini) izlerken "işte, ana karakterimin tipi, tarzı böyle olmalı" demiş. Son olarak da Blues Brothers'ın ilk filmi esnasında "Hah, karakter olarak da böyle saplantılı, tekinsiz, ne yapacağı belli olmayan bir adam olmalı" demiş (Kitabın ön sözünde de Jake Blues'dan bir cümle bile var). Tabii tüm bunlardan sonra da yaratıcı dokunuşunda bulunmuş. Ana karakterini yamyamlıktan hapis yatmış, bir zamanlar barbar bir asker olan, kıyamet esnasında hapisten kurtulan, kendi suratının bir tarafını demir bir haçla dağlayan ve sağda solda incil okuyan bir adam haline sokmuş.

Uzun bir seri değil Just a Pilgrim; 9 sayıda 2 hikaye anlatmış ve bitirmiş öyküyü. Aslında daha pek çok hikayeler anlatılabilinecek, uzatılabilinecek bir atmosfer kurulmuş, karakterler yaratılmış. Fakat sanırım aynı yapıdaki başka hikayelere (Mad Max ya da Wasteland gibi) benzetilmemek açısından kısa kesilmiş. Bir de zaten Garth Ennis, hikayeleri detaylı işleyen, uzun uzun anlatan birisi değil. Onun bir bölümde yazdığı öyküyü 1 ciltten fazlasında anlatan çizgiromancılar var. Bir Garth Ennis çizgiromanı olarak, hiç okumamış birisi için Preacher'dan önce iyi bir alıştırma "Just a Pilgrim". Tabii Garth Ennis'in din konusunda en ufak bir olumsuz imayı hakaret kabul edenlerin öfkeyle lanetleyeceği bir yazar olduğunu da not etmeden bitirmemekte fayda var.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Bunraku (2010)

Yönetmen: Guy Moshe
Yazan: Guy Moshe, Boaz Davidson
Oyuncular: Josh Hartnett, Woody Harrelson, Demi Moore, Ron Pearlman, Gackt

Japonya'daki kukla tiyatrosuna verilen isimmiş Bunraku. 400 yıllık bir gelenekte 1.5 metrelik kuklalar, siyah kıyafetler sayesinde farkedilmeyen adamlar tarafından oynatılırmış, böylece hikaye anlatılırmış.

Filmimiz bir çeşit alternatif gelecekte geçiyor. Yıkımlar, savaşlardan sıkılan insanlar gelecekte silahları bırakırlar. Artık kimse ateşli silahlar kullanmamaktadır. Sadece sopalarla, kılıçlarla, baltalarla öldürürler birbirlerini; bombalar, füzeler, tabancalar tamamen yok olmuştur. Aslında hikayenin giriş bölümünde olayların böyle gelişmiş olduğunu söylemese hikayenin gelecekte geçtiğine ilişkin hiçbir iz yok. Zamansız bir hikaye denebilir; belki retro-fütirist desek olur.





Hikayeyi çok fazla anlatmaya lüzum yok. Zaten filmin ilgi çeken, ön plana çıkan noktası değil hikaye. Ana karakterlerle tanıştığımız anda (ilk 10-15 dakika sanırsam) nasıl bir hikaye olacağı, neler olacağı çok belli. Şehri kontrol eden çok güçlü kötü adam ve şehre yeni gelen 2 güçlü, ilginç yabancı...

Hikayeyi irdeleme sorunsalından kurtulduktan sonra enfes bir ziyaret kalıyor geriye. Özellikle "Sin City" ile birlikte son zamanlarda yükselişe geçen "çizgiroman estetiğindeki filmler" fursayına dahil edilebilinecek, ve bu furyanın en başarılı örneklerinden biri gösterilebilinecek bir film Bunraku. Atmosfer, karakterler, sahneler arası geçişler, müzik, ses efektleri... Hele ki Final Fight tarzı (bknz. beat'em up oyunları) bir sahne var ki, her anında, her ayrıntıyı bağıra çağıra anlattık birbirimize izlerken. Filmin bu yönden (çizgiroman estetiği) benzerlerinden (Sin City, 300, Scott Pilgrim, vs.) en büyük farkı ise bir çizgiroman uyarlaması olmaması. Direk film olarak yazılmış, çizilmiş ve oynanmış.

Kaçırılmaması gereken bir film. Bazı sahneleri oturup tekrar tekrar izlenecek kıvamda; ki her izlemede de büyük bir görsel şölen sunmaya aday.

16 Ekim 2011 Pazar

Deli Gücük

"Türkiye'de de güzel şeyler oluyor" cümlesinin çizgiromanlardaki karşılığı Deli Gücük. İlk defa 2007 yılında, "Tam Macera" isimli bir çizgiroman dergisinde yayınlanmış. Aziz Tuna C. yazmış, Coşkun Kuzgun çizmiş. Ardından pek çok yazar ve çizerin katkılarıyla 2009 yılında "Deli Gücük: Osmanlı Taşrasından Dehşet ve Korku Hikayeleri" albümü yayınlanmış. İlk albümün başarısı ile birlikte 2010 yılında da ikinci cilt "Deli Gücük: Alacakaranlık Zamanlar" yayınlanmış.

Anadolu taşrasında gezen, ak sakallı dede tadında bir seyyah Deli Gücük. Tek farkı ak sakallı değil, kara sakallı olması. Aslında her Deli Gücük hikayesi yazan farklı yorumluyor kendisini. Kimisi doğaüstü bir varlık, kimisi sıradan bir seyyah, kimisi bir efsane olarak. Tüm hikayelerin ortak noktası ise Deli Gücük'ün adaletsizlikle savaşan bir karakter olması. Kendi blogundaki tanımı ile:"Memleket kokan adalet. Huzursuz seyyah, kargalarla konuşan adam, "yalan dünya, kahrolası hayat". Deli Gücük, Osmanlı taşrasında, dünyayla, alçaklarla, kendiyle hesaplaşıyor." . 7 tane konuşan karga/kuzgunuyla köy köy dolaşıyor kendisi.

Şu sıralar üçüncü cildin hazırlıkları içindelermiş. Bloglarında verdikleri bir habere göre Ekim 2011'de (bu sıralar yani) raflarda yer alacakmış. İlk cilt, bir ilk çalışma olmanın izlerini yer yer taşıyor olsa da büyük zevk veren bir çalışmaydı. İkincisi, ilkinin başarısını çok ilerilere taşımış olmasa da yine zevkle okunan bir albümdü. Aynı çizgide ilerlemeye devam ederlerse Batman, Örümcek-adam gibi kabak tadı verebilir. Yani bir hikayenin başında Joker tımarhaneden kaçar, Gotham'ı yok etmeye çalışır, hikayenin sonunda Batman onu yakalar. Bir sonraki hikayede Çift Surat kaçar, hikaye sonunda Batman yakalar, bir sonrakinde... Deli Gücük'de de durum biraz benzer; bir köyde bir adaletsizlik vardır (eşkıyalar, yerel yöneticiler, hırsızlar, falan filan). Deli Gücük gelir, korkutur, tehdit eder, en sonunda öldürür, adaleti sağlar, hikaye biter. Haksızlık olmasın tabii; çok yaratıcı, başarılı hikayeler ya da hikayesi sıradan olsa bile anlatımı, kurgusu, dili, çizimleriyle büyük zevk veren hikayeler var bolcana. Üçüncü cildin başarısına da artık yakında şahit olacağız.

"Doğru söylerim Halk razı değil, eğri söylerim Hak razı değil."




(Resimlerin hepsi çok hoşuma gitti, ben de hepsini paylaşayım dedim. Daha fazlası ve Deli Gücük ile ilgili her türlü bilgi için bloguna: http://deligucuk.blogspot.com/)