Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2020 Cumartesi

Öteki

Değerli bir mesai arkadaşım, geçtiğimiz günlerde Özdemir Asaf'ın bir şiirini alıntıladı. Şiirin adı "Dün Sabaha Karşı".

"Dün sabaha karşı, kendimle konuştum. 
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum. 
Yokuşun başında bir düşman vardı, 
Onu vurmaya gittim, kendimle vuruştum..." 

demiş büyük şairimiz. Konuştuğumuz konuyu çok güzel yansıtan, bizim birbirimize uzun cümlelerle anlatmaya çalıştıklarımızı kısa ve net bir şekilde özetleyen bir şiir olunca beni çok etkiledi, doğrudan aklıma kazındı. Konumuz Dostoyevski'nin "Öteki" isimli kitabıydı. Dokuzuncu dereceden devlet memuru Golyadkin, sıkıntılı bir akşamın ertesi sabahı kendisine birebir benzeyen ve aynı isimde biriyle karşılaşır. Öteki, Golyadkin'in zayıf olduğu pek çok alanda daha güçlüdür ve yavaş yavaş  Golyadkin'e üstünlük kurarak yerini almaya başlar. Golyadkin bir yandan güçlü durarak ötekinin kendiliğinden toplumdan dışlanacağını düşünmektedir. Nasıl olsa öteki, Golyadkin kadar soylu, dürüst, onurlu, değerli değildir. Kimse onun yalanlarına, adiliklerine inanmayacaktır ve öteki Golyadkin'i alt edemeyecektir. Ancak Golyadkin korkak, içten pazarlıklı, kıskanç, düzenbaz, sinsi, kendini beğenmiş ve omurgasızdır. Öteki ise yetenekli, zeki, insan ilişkileri güçlü, dikkat çekici, kurnazdır (Golyadkin'in olmadığı her şey). Dolayısıyla Golyadkin tersine inansa da biz ötekinin Golyadkin'e üstün geleceğini en başından itibaren içten içe hissederiz. Ve tabi ki Dövüş Klubü'nü, Gizli Pencere'yi ve daha nicelerini okumuş ve izlemiş günümüz seyircisi, öteki devlet dairesinde Golyadkin'in karşı masasına ilk oturduğu anda ötekinin gerçek olmadığını, Golyadkin'in bilinç altının bir oyunu olduğunu biliriz. "Doppelganger" hikayeleri, eskiden olduğu kadar sıra dışı değil artık.

"Doppelganger" Almanca bir terim. Çift gezen kelimelerinin Almanca karşılıklarının birleşmesiyle oluşmuş. Mısır mitolojisinden Nors mitolojisine, pek çok yerde görülen bir kavram. Bir insanın biyolojik olarak bağı olmayan birebir ikiziyle karşılaşmasına karşılık geliyor. Eski inanışlarda kötü şansın, uğursuzluğun, hatta yer yer ölümün bir göstergesi olarak kullanılmış. İngilizce'de "evil twin" yani şeytani ikiz olarak da kullanılıyor. 19. yüzyılda özellikle edebiyatta çokça kullanılan kavramlardan biri olmuş. Percy Shelly, Lord Byron gibi çeşitli büyük yazarların Doppelganger hikayeleri olmuş. Bunlardan en ünlülerinden birisi ise Amerikan Gotik edebiyatının en önemli isimlerinden Edgar Allan Poe'nun William Wilson isimli hikayesi. Bu hikaye Dostoveyski'nin "Öteki" kitabı açısından da önemli. Çünkü "Öteki" den 10 yıl kadar önce yazılmış, ve Dostoyevski'nin Poe'nun edebiyatını öven makaleleri olduğu düşünülürse, Dostoyevski'nin ikinci kitabının fikir aşamasında etkili olmuş olabileceğini düşündürüyor. Ancak kesin olan, psikanalizin bulunmasından çok önce Dostoyevski'nin çok güçlü bir psikolojik çözümleme yaptığı. Freud'un bile bu hikaye üzerine çeşitli makaleleri bulunuyormuş. Bir yandan psikolojide paranoid şizofreni, alter-ego, çoklu kişilik bozukluğu kavramlarına, diğer yandan felsefede benlik sorunsalı, kimlik gibi kavramlara öncülük eden bir hikaye.

Kavram çeşitli mecralarda tekrar tekrar değerlendirilmeye ve karşılık bulmaya devam etmiş ve ediyor. "Kopyalanmış Adam" Nobel ödüllü yazar Jose Saramago'nun benzer bir hikayesi. İşin ilginç yanı, hem "Öteki" nin hem "Kopyalanmış Adam" ın yakın zamanlarda sinema uyarlamaları oldu. "Öteki" Amerikalı bir yönetmen tarafından "The Double" ismiyle çevrilirken "Kopyalanmış Adam" Kanadalı bir yönetmen tarafından "The Enemy" ismiyle vizyona girdi. Aynı dönemlerde Türkiye'de de Tayfun Pirselimoğlu'nun başrolünü Ercan Kesal'in oynadığı "Ben O Değilim" filmi sinemaya geldi. "Ben O Değilim" de yavaş yavaş başkasının kimliğine bürünen bir karakteri izliyoruz. Yani madalyonun diğer yüzü; kimliğini yavaş yavaş ötekine kaptıran Golyadkin'i değil, Golyadkin'in kimliğine yavaş yavaş bürünen ötekinin hikayesi. Bu konuda hicivli bir bilimkurgu öyküsü de Ray Bradbury tarafından yazılmış. Ev hayatı dışına çıkabilmek için yokluğunda kendisinin yerini alması için bir robot satın alan adamın öyküsü; ancak robot kendisinin boşluğunu doldurmak yerine yavaş yavaş yerini de almaya başlıyor. Şeytani ikiz öyküleri Guy de Mauppasant'tan Clive Barker'a, Stephen King'e, Paul Auster'e kadar uzanmaya devam ediyor. Her ne kadar birebir ikiz ya da kendisinden başka bir kişi sınıflarına uymasa da Dr. Jekyll & Mr. Hyde, Dövüş Klubü, Yerdeniz Öyküleri diye uzayıp giden akraba öyküler de var. Bu öykülerin çoğunluğunda iyi ve kötü, güçlü ve zayıf, ışık ve gölge, Yin Yang gibi iç içe, birbirinden ayrı değil birbirinin tamamlayıcısı unsurlar. Öte yandan konuyu kimlik bunalımı, alt kimlik vb. kavramlar açısından ele almayanlar da mevcut. Mesela Kieslowski'nin "Veronika'nın İkili Yaşamı", ya da bir uzay istasyonu gerilimi "The Moon" gibi. Yakın zaman komedi dizilerinden "How I Met Your Mother" da bile doğrudan "Doppelganger" olarak adlandırılan karakterler gördük. Daha gerçekçi bir pencereden bakmak isteyenler içinse çeşitli internet siteleri mevcut. Fotoğrafınızı yüklediğiniz zaman dünyada Doppelganger'iniz olan kişiyi bulup size getiriyor.

2 Ocak 2018 Salı

Devletin Manevi Şahsiyeti - Mümtaz Mehmet Tütüncü

"Türkiye'den neden bilimkurgu çıkmıyor?"

Aslında çıkıyor. Sadece çıkanın reklamı çok/yeterince yapılmıyor. Belki bir de az sayıda çıkıyor. Tabi Philip K. Dick, Ray Bradbury gibi yazarların yeşerdiği, düzenli bilimkurgu öyküleri yayınlayan aylık dergiler yok, çıkanlar tutmadan kapanıyor (Yabani dergi, Rodeo Strip, vb. dergilerde bilimkurgu öyküleri yayınlanıyordu ama dergilerin hiçbiri yayın hayatını yıllarca sürdüremedi). Hal böyleyken yerli bilimkurgu(vari) yazarlara denk gelmek için biraz şanslı olmak gerekebiliyor. Ben şanslıydım ve bir gün kitaplarla ilgili bir yazıyı okurken "Küheyli Buharlan" a denk geldim. Kitabı çok beğeneceğim ön yargısıyla okudum, ön yargılarımdan bağımsız bir şekilde kitabı çok beğendim ve Mümtaz Mehmet Tütüncü'nün tüm kitaplarını almaya karar verdim (öncesinde de burada kitapla ilgili birkaç yorum yazar gibi yapmıştım). Tabi çok uzağa gidemedim, çünkü yazarın "Küheyli Buharlan" haricinde tek kitabı "Devletin Manevi Şahsiyeti" (DMŞ) idi (hala da öyle).

DMŞ, 4 adet öyküden oluşan bir kitap. Öykülerden ilki, bir çeşit siyasi taşlama tadında DMŞ isimli öykü. "Dil Dil Dediğimiz Dile Gelseydi Eğer" isimli radyo programında, gelen bir soru üzerine DMŞ kavramı irdeleniyor. Birey ile devlet arasında kurulan paralelliklerle bir devletin psikolojisi irdeleniyor. Enfes bir bilimkurgu öyküsü olan ikinci öykü de ise zamanda yolculuk konusunda deneyler yapan bilim adamının günlükleri söz konusu. Yukarıda yazdıklarımı bana yazdıran, "nasıl yerli bilimkurgu çıkmıyor, bal gibi de çıkıyor işte" diye düşündürten bu öykü oldu. Üçüncü öykü yine radyo programında bu sefer "optimal ömür uzunluğu" kavramının ne olduğu irdeleniyor. Bu seferki öykü bilimkurgu değil, daha çok bilim parodisi tadında, iki mafya ailesi arasındaki kapışmayı anlatıyor. Son öykü ise kitabın kalanından tamamen bağımsız (hatta kopuk denebilir), bir kabadayının kahvehaneye çırak girmesinden başlayarak yüksele yüksele mahallenin kontrolünü ele geçirmesini anlatan, bir nevi dürüst, adaletli, çalışkan Scarface hikayesi. Bir yandan da ufak bir devlet yapılanması simülasyonu, adalet kurumlarının, kolluk güçlerinin, vergi memurlarının, vb. hangi ihtiyaçlara cevaben kurulduklarını, ne tür düzenlemelere ihtiyaç duyduklarını, ne tür işlevlere sahip olduklarını basit bir şekilde anlatıyor.

Keyifle okunan ortadaki iki öyküsü, okurken sıkmayan ama diğer ikisinden bir tık daha az akılda kalan iki öyküsü ile DMŞ toplamda oldukça güzel bir kitap. Mümtaz Mehmet Tütüncü'nün kitaplarının devamının gelmesi şimdilik en büyük temennilerimizden.

9 Şubat 2017 Perşembe

Berber - Tayfun Pirselimoğlu

Sıradan bir mahalle esnafının hikayesi "Berber". Baba mesleği, babasının dükkanını almış, yıllardır berberlik yapıyor ana karakterimiz (berber). Bir de ek bir uğraşı var, zaman zaman birilerini vuruyor. Tetikçi yani, kiralık katil denilen türden. Kendisine zaman zaman bir fotoğraf ve hedefiyle ilgili bilgiler geliyor, berber de gidip hedefteki kişiyi vuruyor.  Kimi, neden öldürmeye çalışıyor olduğu, işi hayatına işlemeye başlayıncaya kadar umurunda olmuyor. Ne zaman ki işler beklenmedik şekilde karışıyor, işin içine aynı yüzüğü takan insanlar girmeye başlıyor, Zeki Müren'in şöförünün taksisine denk geliyor, eski maktullerinin fotoğraflarına denk gelmeye başlıyor, berberimiz huzursuzlanmaya başlıyor.

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Locke and Key



Locke and Key ilk yayınlanmaya başlayalı 8 yıl olmuş. Ben seriyi okumaya başlayalı ve ilk anların heyecanını buradan anlatmaya çalışalı 4 yıl, serinin son cildi çıkalı 2 yıl. 2 yıldır kütüphanemde ciltleri izliyorum, hikayenin ne kadar da güzel olduğunu hatırlamaya çalışıyorum. 4. cilde gelince hikaye sona yaklaştı demiştim, 5. cilt çıktığında ise "Alpha & Omega" nın fasikülleri basılıyordu. "Alpha & Omega" yı 2 yıldır elime alıp alıp bırakıyordum. Çünkü hikaye bitecek. Geçen haftanın başında dahice bir fikir buldum; birinci cildin önsözünden başlarsam okumaya, haftada 1 ciltle 2 ay kadar idare ederdi beni Locke and Key. Artık sona gelme vaktim de gelmişti, Joe Hill'in yeni çizgiromanlarıyla devam edebilirim nasıl olsa. Fikir o kadar dahiceydi ki 6 cildi okumak 5 günümü aldı.

Anahtarların peşinde bir hayat. Ortalıkta gizemli şeyler yapılmasına imkan veren onlarca anahtar dolanırken tabi ki bu anahtarların peşinde olanlar olacak. Yüzüğün peşindeki Sauron, Ölüm Yadigarlarının peşindeki Voldemort gibi anahtarların da peşinde Zack Wells var. Yakalayabilene arka planda da bir o kadar çok ve eğlenceli detaylar var. Örneğin ("Wells" ten sonra) kütüphanedeki kitaplar, deliler hastanesinde delilere Neil Gaiman okuyan çocuk, ya da mezuniyet balosu ve bir kova kan. Mezuniyet balosu ve bir kova kan özellikle enfes olmuş, çünkü sonrasında Jamal "Sometimes I feel like no one gets us" der, Kavanaugh da "Isn't that our lot in life, though?" diye cevap verir. Bir manada Joe Hill'in Deadpool sahnesi, duvarların yıkıldığı an. Hikayede hayal kırıklığına uğradığım tek nokta ise Harry Potter ekolü finali oldu. Kıyamıyorsan kıyma arkadaşım dedim sona geldiğimde. Kıyacaksan da hakkını ver. Bak "Yürüyen Ölüler" e, nasıl da hakkını vere vere dumur ediyor insanı sürekli.

Biraz fantastik sevenlere yönelik bir sohbet oldu bu sefer. Yazılanları anlamayıp sinir olanlar anlayış gösterin; zaten çizgiromanı okumayanlar ne dediğimi anlamasın diye  uğraştım biraz da. Hikaye çok güzel çünkü. 20 cilt olsa yine okunur. Hatta son cilt üzüyor insanı, hikayeyi bu kadar hızlı bağlayıp sona getirdi diye. 3-4 yeni anahtar, 1-2 farklı kötü, 2-3 ek kapışma ile daha bir süre daha giderdi. Bir yandan da ana hikayeden bağımsız tek sayılık hikayeler de şu anda çıkıyormuş. 6 hikayeden 2 tanesi yayınlanmış - 1 tanesi de 1-2 aya çıkacakmış. 7. cilt de ardından gelir. Sonra belki 8, sonra belki 9...




6 Ekim 2015 Salı

Şato Üçlemesi - Diana Wynne Jones


Howl'u bildiniz mi? Hani Sophie vardı, cadı yaşlıya dönüştürmüştü. Sonra Yürüyen Şato'ya gidiyordu, orada ateş cini Calcifer vardı, Howl ve çırağı vardı, sonra sihir, cadılar, maceralar, zıplayan korkuluklar, vs. gidiyordu. Miyazaki'nin en beğendiğim çizgi filmlerinden biriydi benim. Masalsı bir dünyada sevimli bir hikayeydi. İşte bir gün kitapevinde o çizgi filmin kitabıyla karşılaştım. Daha da güzeli yanında iki kitap daha vardı; Yürüyen Şato, Uçan Şato, Sihirli Ev. Çocuk kitaplarına olan ilgimi çocukluğumdan beri bir türlü kaybedemedim. Her ne kadar artık bazılarını okuduktan sonra "bunu çocukken okusaydım daha çok etkilenirdim" diye düşünsem de yine de heyecan verici bir kitapla karşılaşınca okumaktan alamıyorum kendimi. Oysa birini al, oku, beğenirsen devamını da alırsın. Ne gerek var bir oturuşta 3 kitabı birden almaya?

Şato kitapları Yürüyen Şato ile başlıyor. Miyazaki'nin filmi hatırladığım kadarıyla tamamen bu kitaptan uyarlanmış (esinlenmiş). Sophie bir gün Çöl Cadısı ile karşılaşır ve nedenini bilmediği, anlamadığı şekilde cadı onu yaşlı bir kadına çevirir. Ne yapacağını bilemeyen Sophie yollarda dolaşmaya başlar ve korkunç büyücü Howl'un dehşet verici Yürüyen Şato'suna denk gelir. Yapacak daha iyi bir işi olmadığı için şatoya girer ve burada yaşamaya başlar. Tam bir huysuz ihtiyara dönüşen Sophie burada sinsi gibi ateş cini Calcifer, o kadar da korkunç olmayan Howl, çırak Michael, kuru kafa, şatoyu takip eden korkuluk, köpek ile birlikte yaşamaya başlar. Dış dünyada ise kralın hem kardeşi hem de başbüyücüsü kaybolmuştur ve kral ikisinin de bulunmasını istemektedir. Bir yandan da Çöl Cadısının tehdidi vardır.

İkinci kitap Uçan Şato, aynı dünyada, farklı bir ülkede yaşayan Abdullah'ın hikayesini anlatır. Pazar yerinde bir halı satıcısı olan Abdullah bir gün bir uçan, sihirli halı bulur. Bu halı sayesinde tanıştığı prenses Gece Işığı'nı bir cin kaçırır. Abdullah, Gece Işığı'nı kurtarmaya çalışırken bir büyülü lamba ve aksi cini, düzenbaz bir eski asker, bir kedi ve yavrusu ile karşılaşır. Abdullah, Gece Işığı'nı kurtarabilmek için bu ilginç ekibiyle birlikte uçan şatonun peşinden gider.

Üçüncü kitap Sihirli Ev'de genç Charmain teyzesinin sihirbaz amcası tedavi görmeye gittiği sürede onun evine göz kulak olmaya gider. Tam bir el bebek, gül bebek kızı olan Charmain'in kitap okumaktan başka bir derdi yoktur, ancak William amcanın evi süprizlerle doludur. Bir cadının oğlu olan Peter de sihirbaz William'a çırak olmaya gelir. Bir yanda evin köpeği Başıboş, bir yandan Koboldlar (bir nevi aksi şirinler klanı), bir yanda şehri ziyarete gelmiş Sophie, çocukları Morgan ve Parıltı ve ateş cini Calcifer, kralı ve prensesi sıkıntılarından kurtarmaya girişirler.

Şato kitapları, oldukça masalsı, sürükleyici, sıkmayan, hoş kitaplar. Özellikle ilk kitap Yürüyen Şato sihirli dünyaya giriş olarak baya zevkle okunuyor. Uçan Şato'ya geldiğimizde işin içine biraz etnik ayrımcılık giriyor gibi. Belki Avrupalı olsaydık bizi o kadar rahatsız etmeyebilirdi ama ana karakter olarak tanıtılan Abdullah'ın alttan alta iki yüzlü, yalakavari tasvir edilmesi, 4 eşe kadar evlenmeyi olağan görmesi, hatta Abdullah'ın ülkesinde yaşayan kadınların da bunu kabul etmesi, 2 kardeşin paçayı yırtmak için aynı adamla evlenmeye niyetlenmeleri (hele ki 2 kardeşin tekrardan gündeme gelişleri iyice korkunç)... İsim vermeden müslüman ülke insanlarına yönelik önyargıları besleyen bir yapısı var kitabın. Hele ki kitabın çok satan bir çocuk kitabı olması, direk çocuklara bu fikirleri aşılaması iyice kötü. Üçüncü kitap Sihirli Ev ise tembel, asabi, kendini beğenmiş kız çocuğunu överek çalışkan, azimli, nazik erkek çocuğunu yermesiyle benzer bir sıkıntı verdi bana. Bir çocuk kitabının illa eğitici olması gerektiğini düşünmüyorum, bence eğlenceli olması yeter de artar bile. Ancak çocuklarda yanlış önyargılar oluşmasına yol açacak şekilde kurgulanmamaları da önemli bence.

Çocuk kitapları hoştur, eğlencelidir. Eğitici, felsefi, kişisel geliştiren, dünyayı değiştiren kitaplar haricindeki kitapları zaman kaybı olarak saymayan ve kitap okumayı seven herkes bence en az yılda 1-2 çocuk kitabı okumalı. Hele ki kitabı bir çocuk bakış açısından bakmaya çalışarak okursanız günlük yaşantınızdan kopup kendi bilinç altınızda ilginç bir dünyada bulabilirsiniz kendinizi. Şato kitapları, en azından ilki bu açıdan oldukça güzel bir kitap. Hele ki sonrasında, kitabın birebir uyarlaması olmayan çizgi filmi de seyredersiniz, tam çocukluğunuza dönersiniz.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Yerdeniz - Ursula K. Leguin

Yerdeniz serisini Leguin'in önceden okuduğum birkaç kitabı gibi fantastik kurguya yakın bir bilimkurgu serisi olduğunu umarak almıştım. 1 kitabı kapanmak üzere olan bir kitapevinin son kalan kitapları arasından alarak, 2 kitaba bir sahafta denk gelerek, kalanları da direk Metis'in dükkanından tamamlayarak yıllara yayılan bir süreçte toparladım tüm seriyi. İşin absürd yanı seriyi çok beğeneceğimden o kadar emindim ki tüm seriyi tamamlamadan okumaya başlamadım (zaten en son ilk kitabını aldım). Özellikle Metis tüm seriyi tek bir cilt altında toplayınca yıllardır kütüphanemde beklemekte olan seriye başlama vaktimin geldiğini düşünüyordum. Leguin'e pek çok ödüller kazandıran, Miyazaki'nin oğlu tarafından animesi çekilen bu kült seri için ilk söyleyebileceğim şudur ki keşke bunca yıl bu kadar beklenti biriktirmeseymişim. Benim açımdan başkalarının beğenisi üzerine büyütülen beklentilerin hayal kırıklığına yol açtığı bir kült seri oldu Yerdeniz.

Kısa kısa kitaplardan bahsedeceğim. Seri çok süpriz gelişmelerle, ani dönüşlerle bezeli olmadığı için yazacağım şeyler çok da okuma zevkini bozacak türden değil. Yine de 0 bilgi ile kitaba başlamak isteyenler için burası köprüden önce son çıkış.

6 kitaplık seri Leguin'in tamamen fantastik kurgu olan, en ufak bilimkurgu öğesi içermeyen kitaplarından. "A long time ago, a galaxy far far away" de geçiyor hikayemiz. Yerdeniz, ufaklı tefekli adalardan oluşan bir dünya. Bizim dünyamızla karşılaştırıldığında (pek çok fantastik kurgu dünyasında olduğu üzere) daha çok orta çağ Avrupası tadında, kralların, diplomasinin, çekişmelerin/savaşların ve barışların yaşandığı bir dönemdeyiz. Bizim dünyamızdan en büyük farkı ise büyücülerin (sihirbazların ve cadıların) ve ejderhaların da bir parçası oldukları bir dünya bu. Birinci kitap ilk olarak Çevik Atmaca lakaplı büyücünün gençliği ile başlıyor. Yerdeniz'in en büyük büyücüsü olacağı daha çocukluğundan belli olan Çevik Atmaca'nın gençlik yıllarını ve gençliğin getirdiği hırçınlıkla yaptığı hataları okuyoruz kitap boyunca. İkinci kitap, serinin bir başka ana karakteri, kitaptaki lakabıyla Arha'yı (Tenar'ı) anlatıyor. Bu sefer de Arha'nın çocukluk dönemini atlatma hikayesini okuyoruz. Üçüncü ve seriyi ilk olarak bitiren kitaba geldiğimizde Çevik Atmaca artık yaşlanmaya başlamış bir adam ve ilk kitapta belirtildiği üzere Yerdeniz'in en büyük büyücüsüdür. Ancak Yerdeniz'de dünyanın dengesi bozulmaktadır ve Çevik Atmaca Arren isimli bir delikanlıyla onu bile zorlayacak, bilinmeyene doğru bir yolculuğa çıkmak zorundadır. Leguin seriyi Tenar'ı bir kenara bırakarak bitiremeyeceğini düşünmüş ve yıllar sonra Tenar ve evlat edindiği Therru'nun, kadın olmanın sıkıntılarına göğüs germek zorunda kaldıkları Tehanu ile seriye geri dönüş yapmış. Tehanu ile başlayan, Yerdeniz Öyküleri ve Öteki Rüzgar ile tüm seriyi sonlandıran 3 kitap daha çok erkek egemen bir toplumda kadın olmanın sıkıntılarını kadın düşmanı odunlar, kadın düşmanı olmayan kahramanlar ve güçlü kadın karakterler üzerinden anlatmış. Erkeklerin kadınları ikinci plana atarak kurdukları erkek egemen toplumu taş taş başlarına yıkarak daha eşitlikçi bir dünya hayali ile sonlandırmış seriyi.

Yerdeniz, hayal gücünün daha canlı olduğu gençlik yıllarında okunması gerektiğini düşündüğüm bir seri. İnce ama etkili ortam ve karakter betimlemeleriyle okuyanı hikayenin içine çeken, karanlık odalardan çöllere, büyülü rüzgarlarla yolculuk eden gemilere götüren büyülü bir seri. Fakat ne yazık ki benim açımdan Leguin'in kitaplarını tavsiye ederken aklıma gelmeyecek, ancak ortalamanın üzerinde bir okuma zevki oldu.

27 Mayıs 2015 Çarşamba

Sonbahar Ülkesi - Ray Bradbury

"Yılın hep son döneminin yaşandığı ülke..."

İthaki yayınları son zamanlarda çok güzel bir hamle yaparak yakın zamanda vefaat eden "düz yazının şairi" Ray Bradbury'nin bir yandan eskiden basılmış kitaplarını tekrar basarken bir yandan da daha önce Türkçe'de hiç yayınlanmamış kitaplarını bastı. "Sonbahar Ülkesi", Ray Bradbury'den okuduğum kitapları arasında en beğendiklerimden, beni en çok etkileyen kitaplardan biri oldu. Öyle ki kitabın son sayfalarına yaklaştığımda Türkçe'ye yeni çevrilen kitabı "Karahindiba Şarabı" nı sipariş etmiştim bile. Ray Bradbury ile ilgili "Aydaki bir kratere Bradbury'nin anısına Dandelion (Karahindiba) krateri adı verilmiştir" cümlesini okuduğumdan beri merak ediyordum "Dandelion Wine" ı zaten.

Sonbahar Ülkesi tamamı ölüm üzerine kısa hikayelerden oluşuyor. Hikayelerin büyük bir çoğunluğu yağmurlu havada camdan kayan su damlaları misali sürükleniyorlar ölüme. Bazı hikayeler o kadar kasvetli ki karakterleri zaten daha hikayenin başında ölümle yaşam arasındaki ince çizginin ölüme yakın tarafında salınıyor oluyorlar. Özellikle Meksika'da geçen bir hikaye (ilklerden biriydi), kitap bittikten sonra dönüp baktığımda yoğun kasvetinin izleri en çok kalanı oldu. Tabii hikayelerin hepsi kasvetli de değil. Kiminde ölüm hayatın kaçınılmaz bir parçası. Bir kısım hikaye ise cinayet, katilden kaçma üzerine kurulu. Ancak karşınızda bilim kurgu/fantastik kurgunun en iyi yazarlarından Ray Bradbury olunca klasik eli bıcaklı katil ve çığlık atarken kafası kopan kadınlar canlanmasın gözünüzde. Katil bazen bir bebek de olabilir, bazen rüzgar da. Ve Bradbury'nin benim en başarılı bulduğum yönü: her yönüyle insanlık halleri. Kıskançlıklar, iyi niyetler, inatlar, korkular, cesaretler, hüzünler, kalın kafalılar, utangaçlar, kırılganlar, umursamazlar...

"Sonbahar Ülkesi, ölüm hakkında okunabilecek en hayati kitaplardan biri." Bizim açımızdan bir başka önemli nokta ise bilinçli bir şekilde Burak'la aynı anda okuduğumuz -hatırladığımız kadarıyla- ilk kitap olması. Ben 1 hafta daha önce başlamıştım, şimdi hikayeler üzerine yorum yapmak için kendisinin kitabı bitirmesi konusunda sabırsızlanıyorum. :)

5 Nisan 2014 Cumartesi

Rama Serisi - Arthur C. Clarke


Arthur C. Clarke'dan heyecanla bir serinin daha sonuna geldim. Daha önceden "Bir Uzay Efsanesi" serisi ve "Cennetin Çeşmeleri" kitabını okumuş ve buradan kitapların beni ne kadar etkilemiş olduklarını paylaşmıştım. Clarke, bilim kurgu söz konusu olduğu zaman beni en çok heyecanlandıran isimlerden bir tanesi. Şimdiye kadar okuduğum kitaplardan gördüğüm kadarıyla bilim kurgu, çok hassas dengeler üzerine kurulu bir edebiyat türü. Güçlü bir bilimsel altyapı, sağlam bir hayal gücü, iyi kurgulanmış karakterler ve sürükleyici bir hikaye... Clarke'ın hikayeleri çoğunlukla bu kıstasların büyük kısmında en üst seviyede oluyor, belki sürükleyicilik hariç. Hikayeler genelde o kadar bilimsel, belgeselimsi oluyorlar ki bilimsel ayrıntıların içinde dolaşırken hikaye çok fazla ilerlemiyor. Her ne kadar kurgu okuyucuyu (özellikle de bilim kurguya meraklı bir okuyucuyu) kitaba sıkı sıkıya bağlıyorsa da hikaye bazen çok yavaş ilerleyebiliyor.

29 Aralık 2013 Pazar

Küheyli Buharlan - Mümtaz Mehmet Tütüncü



Steampunk nedir? Steampunk, sanayi devriminin dünya teknolojisindeki en büyük ve son teknolojik devrim olduğu alternatif bir evren tasviridir. Viktoryen dönemi İngiltere'sinin tüm dünyanın moda-zevk anlayışına hakim olduğu, kullanılan tüm aletlerin mekanik olduğu bir dünyadır. Bir nevi makina mühendislerinin dünyası. Peki neden böyle? Nasıl oluyor da günümüz elektrik dünyasında buhar gücüyle çalışan makinelerin ön planda olduğu bir dünya tasviri bu kadar ilgi çekebiliyor? Böyle bir sorunun bence net cevabı tam olarak 19. yüzyılda yatıyor. 1800'lerin başlarında Endüstri Devrimi gerçekleşir ve 1800'ler buhar gücünün ve mekaniğin kontrolü altında kısa sürede teknoloji alanında büyük bir sıçramaya sahne olur. Ardından Jules Verne ve H. G. Wells gelirler. Kendi günlerinin en başarılı bilimkurgu eserlerini yazarlar. Jules Verne bir yandan aya gider, bir yandan dünyanın merkezine gider, bir yandan balonla dünyanın çevresinde dolaşır. Hepsinin ötesinde de kaptan Nemo ve Nautilius (hatta daha doğrusu Nautilius ve kaptan Nemo) u sunar bizlere. H. G. Wells ise farklı bir dünyanın peşindedir. Onun evreninde hayvanları ameliyat ederek insanlaştırmayan çalışan Dr. Moreau, görünmezlik iksiri üzerinde çalışan Görünmez Adam, 3 boyutta hareketin yorumlanması ile zamanda yolculuğu bulan bilim adamı ve uzaylıların dünyayı istilası vardır. Bu iki büyük yazar başta olmak üzere dünya çapında güçlü bir bilimkurgu edebiyatı oluşur (Wells ve Verne öncesi pek çok eser bilimkurguya yakın, bilimkurgu olarak tanımlanmaya uygun kabul edilir. Mary Shelley'nin Frankeinstein'ı da günümüz yaklaşımına en yakın ilk bilimkurgu eser olarak değerlendiriliyor. Ama yine de Wells ve Verne'ün bilimkurgu edebiyatı oluşumunun kırılma noktası olduğunu belirtmek doğru bir yaklaşım olur). Endüstri devrimi ışığı altındaki teknolojinin başrolü oynadığı hikayeler anlatmak demek bir zamanlar bilimkurgu demek olsa da artık bilimkurgunun bir alt dalı olarak steampunk demektir.


13 Ekim 2013 Pazar

Cennetin Çeşmeleri - Arthur C. Clarke

Bilimkurgu, özellikle biz mühendisler olmak üzere meraklılarını çok bağlayan bir tür. Bir filmin, kitabın, çizgiromanın bilimkurgu olması bazen o esere bir şans tanımamız için yeterli olabiliyor (beni sık sık hayal kırıklığına uğratan bir ön yargı). Bilimkurgunun iyisini bulmanın verdiği haz, mutluluk ise bambaşka. Hal böyle olunca insan tanıdığı bir yazarın okumadığı bir kitabıyla karşılaşınca daha bir gözü kapalı yaklaşabiliyor. Bu yaklaşım, kitaplarının çoğunu zevkle okuduğum H. G. Wells'in yakın zamanda çıkmış, "edebiyat tarihinin ilk distopyası" olarak reklamı yapılmış "Efendi Uyanıyor" da yeni bir hayal kırıklığına yol açmıştı bende. Aslında isminden cisminden, kapağından, reklamından tahmin etmek gerekirdi. Boşuna değil H. G. Wells'in distopya denince ilk akla gelen yazarlardan biri olmaması.


Arthur C. Clarke aynı şekilde şimdiye kadar hep zevkle okuduğum bir bilimkurgu yazarı olagelmiştir (bknz. Bir Uzay Efsanesi). Bilimkurgu edebiyatının, özellikle de uzayın en önemli yazarlarından biridir Clarke. Hani "aklı bir karış havada" derler ya, Clarke'ınki bir karışı hayli hayli geçer. Amcamın oğluymuş gibi bahsettiğim bu büyük yazar, İngiliz kraliyet nişanıyla ödüllendirilmiş, British Interplanetary Society'ye başkanlık yapmış, Hugo ve Nebula başta olmak üzere pek çok ödülü birkaç kez kazanmış bir şahıs. Aklı hep uzaydaymış kendisinin. İnsanoğlunun uzayı iyice kontrolü altına aldığı, uzayda yaşam kurmaya başladığı, uzay bilimi ve teknolojileriyle ilgili gelişmelerin günlük yaşamın bir parçası olduğu gelecekler tasvir eder hep. Bir kitabı ya da kitap serisi uzunca bir dönemi konu alıyorsa yıllara göre teknolojinin gelişmesini bile hayal edip yansıttığını görürüz. Örneğin kitabın başlarında özel bir görev için kullanılan bir uzay mekiği, ilerleyen bölümlerde bir antika olmuş ve önemli olayların gelişimini anlatmak üzere müzeye kaldırılmıştır, vb. Clarke'ı pek çok bilimkurgu romanı yazarından ayıran nokta da buradadır. Başka bilimkurgu yazarları gelecekte güçlü hayal güçlerinin ürünlerini sergiler, onlara dayanarak hikayeler anlatırken Clarke'ın hikayelerinin temelini gerçek bilimsel, teknolojik gelişmeler, olaylar oluşturur. Hayal gücünden yoksun hikayeler olduğunu söylemiyorum. Tam tersine, özellikle bilim ve teknolojiyle ilgilenen insanları çok derinden kavrayacak bir hayal gücü vardır ortada. Fakat kullandığı fikirler öylesine güçlü bilimsel temellere dayanır, anlatım dili o kadar ayrıntılıdır, gerçekleşen olaylar o kadar mantıklıdır ki kurgusal bir romandan çok geleceğin geleceğinden gelme belgeselvari bir kitap okuyor gibi olursunuz. Bu olguya katkı sağlayan, kimilerince olumlu, kimilerince olumsuz bir yan olarak gözükebilecek bir nokta daha vardır Clarke'ın kitaplarında; hikayeler o kadar yavaş gelişir, hikaye yapısı olarak o kadar aksiyon içermez, o kadar az heyecan doludur ki, gerçek hayatta yaşanmış bir olayı anlattığına -eğer ki bilimkurgusal bir gelecekte geçmiyor olsaydı- inanabilirsiniz.

"Cennetin Çeşmeleri" wikipedia'nın söylediğine göre Clarke'ın en meşhur 3 kitabından bir tanesi. Hayatının bir noktasından sonrasını dalış sevdası nedeniyle taşındığı Sri Lanka'da geçiren Clarke'ın, Sri Lanka'yı temele koyduğu bir hikaye Cennetin Çeşmeleri, ve diğer kitaplarından alışık olduğumuz üzere uzayda değil, dünyada geçen bir hikaye anlatılıyor bu sefer (yani en azından atmosfer sınırları içinde). Bu sefer hikayemizde uzay gemileri, astronotlar, gezegenler yok. Dünya dışı bilinç sahibi yaratıklar için de yok diyeceğim ama onlar var. Sadece arka planda yer alsalar, ana hikayeyle direk bir temas kurmadan, sadece dünyanın geleceği tasvirinin bir parçası da olsalar yine varlar. Ve yazar, insanlığın bugünüyle ilgili eleştrilerini, dinle ilgili eleştirilerini, yaşamla, tüketimle ve benzeri dünyevi konularla ilgili eleştrilerini de bu dünya dışı bilinç yoluyla aktarıyor okuyucuya. Peki tüm bunlar yoksa ne var hikayede, bu sefer ana kahraman kim? Uzay Efsanesi ve Rama gibi serilerden alışık olduğumuzun aksine "Cennetin Çeşmeleri" nin ana kahramanı bir mühendis. Hem de öyle böyle bir mühendis değil, Cebelitarık Boğazı üzerine bir köprü tasarlamış ve inşa ettirmiş, dünyanın favori mühendisi. Mühendisimizin yeni projesi ise yıldızlara uzanan bir köprü inşa etmek.



1900'lü yılların başında, ilk uyduların fırlatılmaya başladığı zamanlarda bir Rus mühendisi bir soru atar ortaya. Madem uydular gönderebiliyoruz, uzay mekaniği cisimlerin yörüngede sabit olarak kalmalarını sağlıyor, neden uzaya doğru bir asansör inşa etmiyoruz? O yıllarda mühendise verilen cevap basitmiş: çünkü bu imkansız. Bu cevabın geçerliliği ise 1900'lü yılların sonlarına doğru yitirmeye başlamış. Yine Rusya'da 1950'lerde labratuvarlarda ilk karbon nanotüpler görülmeye başlanmış. Mükemmel bir karbon zincirinden oluşan bu malzemeler o kadar güçlüymüş ki uzaya çıkacak bir asansör fikrini "lan, acaba...?" mertebesine çıkarmış. Uzaya çıkmakla ilgili onlarca kitap yazmış Clarke durur mu, zamanı biraz ileri sarmış ve teknolojinin bu fikrin bir projeye dönüşebileceği bir geleceği tasvir etmeye başlamış. Uzaya gitmek için ihtiyaç duyduğu şeyler elinde; fikir, fikri bir gün gerçek kılma potansiyeline sahip bir teknoloji ve fikrin gerçekleşmesini sağlayacak, teknolojinin yeterince geliştiği yıllarda yaşayan mühendis. Tabii çeşitli sorunlar, sıkıntılar olmadan direk düşünülen ve sonrasında inşa edilen bir asansörün öyküsü ne kadar okunası olabilir? Bizim de mühendisimizin projesini tamamlayabilmesi için pek çok sorunu çözebilmesi gerekiyor. Nitekim kitabın sonunda, olaylardan 1500 yıl sonraki dünya tasvir edilirken asansörün çok eski bir yapı olarak varlığını, uzaya köprü fikrini ilk okuduğunuz an öngörebiliyorsunuz (Tabii Clarke'ın tasvir ettiği haliyle olması baya zor).

Clarke, herkese tavsiye edilmesi zor bir yazar. Bilimkurguya, teknolojiye, uzaya yabancı ve soğuk kişilerin zevkle okuması çok mümkün olmayan bir yazar. Kaldı ki tüm bunları sevenler bile yavaş kurgusu, az aksiyonu dolayısıyla bir kitabını okuduktan sonra ikincisine geçmekte tereddüt yaşayabilir. Fakat dünyasına bir kere girebiliyorsanız hayal dünyanıza bambaşka boyutlar katacak bir yazar kendisi. Öyle olmalı ki onunkiler kadar başarılı bilimkurgu kitaplarıyla  çok az karşılaştık. Onun kadar başarılı yazar ise çok daha az.

28 Haziran 2013 Cuma

Uğursuz Bir Şey Geliyor Bu Yana - Ray Bradbury

"Something Wicked This Way Comes" olabildiğine şairane bir tabir değil mi? En azından ben kendisini ilk duyduğum zamandan beridir böyle düşünüyorum. İnsanın gözünün önüne hep bir gece karanlığını getirdiği konusunda sanıyorum hemfikir olabiliriz. Onun haricinde çeşitlendirmeler yapılabilir. Kimi gözünü kapattığında şehrin sokaklarının altında, lağımlarda dolanan, çıkmaz, arka sokaklarda, gölgelerde gizlenen bir şeylerin olduğu bir sahne canlandırır zihninde; kimi eski, Viktoryen bir evin onlarca koridorlarında, merdivenlerinde, tavan arasında dolanan bir şeyleri. Kimi için güvenli evinde, yatağında yatarken sokağın başında, bozulmuş sokak lambasının altından kendine doğru yaklaşan bir gölge olabilir, ya da gecenin bir yarısı denk geldiği bir parkta, hatta daha da iyisi bir mezarlıkta hışırtısını duyduğu ama göremediği bir şeyler... Korku edebiyatının en büyük isimlerinden birisi olan Lovecraft "... en büyük korku bilinmeyenin korkusudur" der ve hikayelerinde korkunun kaynağı olan canavarları olabildiğince az tanımlayarak boşlukları okuyucunun hayal gücüne tamamlamak üzere bırakır. "Something wicked this way comes" da bence tam olarak bunu yapan; yaklaşan "wicked" yani uğursuz, lanetli, fena, kötü şeyi net tanımlamadan -something- bırakan bir tabir.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

İçeriden Ölmek - Robert Silverberg

Söz konusu bilimkurgu olunca insan bazen kötü süprizlerle karşılaşabiliyor. Sinema söz konusu olunca işin rengi biraz farklı; sonuçta hikaye sıkıntılı olsa da özel efektlerle, aksiyonla bir şekilde yine iyi vakit geçirtiyor insana. 'Patlamış mısırlık film' diye nitelendirdiğimiz filmler var sonuçta; patlamalar, çatlamalar, şakalar, falanlar filanlar 2 saat boyunca izleniyor, kafalar boşaltılıyor, hiçbir şey düşünmeden salya akıtarak ekrana bakılıyor ve bazılarımız için tatmin verici bir 2 saat geçmiş oluyor (o da lazım bazen diyerekten). Aynı şey ne yazık ki (ya da neyse ki) kitaplara uyarlanamıyor; bir kitap 'patlamış mısırlık' ise öyle "1 hafta - 2 hafta okuyayım, kafamı boşaltayım..." falan filan olmuyor. İlk 5 sayfa "acaba ilgi çekici bir şeylere mi yöneliyor, hikaye patlayacak mı bir yerlerde" düşünceleriyle geçerken 10. sayfa "sanırım kitabın yapısına alışır, hikayelere biraz daha girebilirsem zevk alırım bu kitaptan" düşünceleriyle çevriliyor. Ardından gelen 190 sayfa (200 sayfalık bir kitap varsaydım, daha fazlası katlanma sınırlarını benim için geçer) "başladığım bir kitabı bitirmeden bırakmam, o kadar da kötü sayılmaz, kendince bir mizah anlayışı var" düşünceleriyle geçiyor. Kitabın en zevk veren kısmı son bölümün ilk sayfası oluyor. Mesela "Uzaya Haçlı Seferleri" isimli bir kitabı, aslında ismini görür görmez bırakmam gerekirken sonuna kadar okudum; tam da bu duygu ve düşünceler içinde. İnsanın dili böyle gereksiz kitaplardan bir kere yanınca kitap seçiminde daha seçici olmaya başlıyor (ki bu da çok satanlar listelerine yaklaştırıyor insanı ki onun sıkıntıları da başka).

28 Nisan 2013 Pazar

Deli Gücük - Zifirname

Türkiye'nin son yıllardaki en başarılı yerli çizgiroman çalışmalarından biri olan Deli Gücük'ün ilk iki cildi "Osmanlı Taşrasından Korku ve Dehşet Hikayeleri" ve "Alacakaranlık Zamanlar" dan bir zamanlar bahsetmiştik. Gel zaman git zaman, blogunda 3. cildin çıkacağı duyrulan Deli Gücük'ün yeni cildine ulaşmak biraz zaman aldı. Arada 2012 yılının sonbaharında İletişim yayınlarından Murat Başekim'in yazdığı 7 tane hikayeden oluşan "DG" isimli bir kitapla heyecan ve merakımızı tazeledikten sonra 2013 Mart ayı ile birlikte Deli Gücük'ün 3. cildi "Zifirname" raflardaki yerini aldı.



22 Mart 2013 Cuma

İyi Güzel Muhteşem Yarın - Cory Doctorow

Cory Doctorow'u daha önce duymuş muydunuz bilemiyorum. Benim kendisini keşfetmem, Türkçe'ye çevrilen (yazının konusu olan) kitabın kapak tasarımını ilginç bulmamla başladı. Yanda gördüğünüz kapak tasarımı ve bir betimleme ya da zincirleme isim tamlaması olmayan kitap ismi, değişik bir şeyler vaad ediyormuş gibi gelmişti bana. Okuduktan sonra biraz aldatıcı olduğuna karar verdiğim kapak ve arka kapak yazısı, benim ilgimi çekmeye yetti: "İlerlemenin sonuna varıldığında ne olur? Çağdaş bilimkurgunun önemli isimlerinden Cory Doctorow, tasarladığı Disney motifleri egemenliğindeki karamsar gelecekte, ergen 'üst-insan' Jimmy ile düşlerinin kızı ölümlü Lacey'nin öyküsü etrafında...". Kitabın sonuna geldiğinizde ise kurgusal hikayenin yanında, hatta belki kurgusal hikayeden çok yazarın ilginç bir insan olduğunu görüyorsunuz. "Bilimkurgu yazarı, blogçu ve teknoloji aktivisti Cory Doctorow, ünlü Boing Boing blogunun ortak editörüdür ve aralarında Guardian, New York Times, Publishers Weekly ve Wired gibilerinin bulunduğu pek çok gazete, dergi ve internet sitesine yazılarıyla katkıda bulunmaktadır. Doctorow, teknoloji yasaları, politikaları ve anlaşmalarında özgürlüğü savunan, kar amacı gütmeyen sivil özgürlükler kuruluşu olan Elektronik Sınırlar Vakfı'nın (eff.org) Avrupa İlişkileri Müdürlüğü görevini yürütmüştür. İngiltere'deki açık üniversitenin konuk profesörlerindendir ve Kanada'daki Waterloo Üniversitesi'nde sanal kürsü sahibidir. 2007 yılında California Üniversitesi Anenberg Kamusal Diplomasi Merkezi'nde Fullbright Başkanlığı görevini yürütmüştür. 2008'de baba olmuştur, kızı Poesy Emmeline Fibonacci Nautilus Taylor Doctorow, her türlü teknolojik ve insan yapımı eseri solda sıfır bırakan bir mucizedir." (Kitabın içindeki yazar tanıtımını direk aktardım) Gerek bu tanıtım yazısından, gerekse hikayeden sonra gelen, 2010 Dünya Bilimkurgu Fuarı'nda yaptığı konuşması ve bir röpörtajı gösteriyor ki bir yandan tam bir bilimkurgu hayranı olan, "geek" olarak adlandırılan insan grubunun örnek bir üyesi, bir yandan da teknik, teknolojik, bilimsel pek çok konuya uzun uzadıya kafa patlatan ve hakkatten çok sağlam fikirleri olan birisi.


6 Mart 2013 Çarşamba

Beş Sevim Apartmanı - Mine Söğüt

Mine Söğüt'ün son kitabı olan "Deli Kadın Hikayeleri" nden bahsetmiştim bir zamanlar. O zamanlar Mine Söğüt, kitapevlerinde karşıma çıkan ilginç bir isimdi, bir yandan merak ediyor, öte yandan sırf kapağına bakılıp kitap alınır mı diyordum. Tabii kitap tasarımlarını, eşi Bahadır Baruter'in yapıyor olması pek bir çekici geliyordu bana (Bahadır Baruter benim özellikle eskiden "Lombak" dergisinde yayınlanan Ruhaltı çizimleri olmak üzere çizimini çok beğendiğim bir karikatürist). "Deli Kadın Hikayeleri" beni çok etkilemişti, Mine Söğüt böylece takip ettiğim bir yazar oldu benim için.

Memo Tembelçizer'in Lemanyak günlerinden kalma "Lemanyak Şehitleri" köşesine pek çok kereler Miki ve Biki olarak misafir olması sonucu çok sevimli, çok sevecen, neşe dolu bir kadın portresi çiziyordu Mine Söğüt; öte yandan böyle sevecen bir iç dünyası olan bir insanın bu tür şeyleri (acı çeken kadınlar, kadına şiddet, deliren kadınların hikayeleri) bu kadar çarpıcı bir şekilde betimlemesi ilginç gelmişti bana. Mine Söğüt'ün nasıl bir insan olduğunu Lemanyak Şehitleri'ni, ya da çeşitli sitelerde denk geldiğim röpörtajlarını okurken iyice merak etmiştim. Bu konuda tüm sorularımın cevabını Burak'la birlikte geçtiğimiz hafta katıldığımız CerModern'deki söyleşisinde aldım.

Mine Söğüt, tam Memo Tembelçizer'in çizdiği gibi, sevimli, neşeli, sevecen bir insan. Anlattığı öykülere hiç uymayan, ince bir ses tonu ve melodili bir konuşma tarzı var. Kitaplarının kaynağı, acı, şiddet, delilik dolu hikayelerin çıkışı ise gazetecilik geçmişinde saklıymış. Yıllarca gazetecilik yaptıktan sonra bir süre Öküz dergisinde yazıları yayınlanmış. Söyleşide söylediği üzere artık televizyonu ve gazeteleri hayatından tamamen çıkarmış. "Süreçleri uzun uzun anlatarak dikkatimizi dağıtıyorlar, sonuçları görebilmemizi engelliyorlar" diyor gazeteler için. Güncel hayatı internetten takip ediyormuş artık. "Süreçleri okumaktansa sonuçlara bakınmakla yetiniyorum" diyor. Kitap yazarken belli bir düzeni olmadığını anlattı söyleşide, "Yazmak; yemek ya da içmek gibi. Nasıl ki acıktığınızda yemek yer, susadığınızda su içerseniz, bunları yapmak gerektiğinde değil, içinizden -doğal yollarla- yapmak gelirse yazmak da benim için o şekilde" diye anlattı (tabii anlattıklarını kayda almadığım için birebir cümleleri değil bunlar). Çoğunlukla bir melodi yakaladığında, o melodiye göre yazarmış. Yazının bir müziği olduğunu, yazı yazarken de çoğunlukla o müziğin peşinde gittiğini söyledi. Kitaplarıyla ilgili soru soran insanlara, bir cevap vermeden önce "siz nasıl düşündünüz?", "siz nasıl değerlendirdiniz?" gibi sorular sorarak olayı bir soru-cevap söyleşisinden çıkartıp daha bir sohbet, tartışma, paylaşım ortamına dönüştürmesi de hoş bir ortam yarattı. Tabii 20 virgülle, 10 satırlık cümleler kuran abilerimiz bambaşka bir tat kattılar söyleşiye, o konuya çok fazla girmesek olur sanırım. Burak arkadaşımızın "Kadınların gözünden onların hikayelerini anlatıp ardından da onları deli olarak nitelendiriyorsunuz. Delilik çok güçlü bir kavram, sizin için, kitaplarınızda delilik nerede duruyor? Delilik sizin için ne anlam ifade ediyor?" sorusu geceye renk katan, cevaplamadan önce Mine Söğüt'ü düşünmeye iten sorulardan bir tanesi oldu (soruyu yanlış yazmamışımdır umarım). Ben de gecenin sonunda pişmiş kelle gibi sırıtarak elimde kitapla imza sırasına girerek renk kattım; ama sanırım sadece kendi suratıma. Bir noktada heyecanlanıp kitabı Burak'a verdim, "al abi sen imzalat" dedim ama kendisi son dakikada kitabı elime geri tutuşturup "hadi bakalım" dedi. Ben de "ehe" diyerek kitabımı kendisine uzattım, imzalatmak üzere. Sonrada kırmızı kulaklarla topuk (biraz fazla heyecanlanabiliyorum bazen)...


Gelelim imzalattığım kitaba. "Deli Kadın Hikayeleri" ni okuduktan sonra kitapevinde bir gün "Beş Sevim Apartmanı - Rüya Tabirli Cinperi Yalanları" kitabına bakınıyordum. O sırada yanımdan geçen bir genç "çok etkileyici, harika bir kitap. Bence okumalısın" diye tavsiyede bulunup yoluna devam etti, ben de aldım kitabı. Hikayemiz "Beş Sevim Apartmanı" nda açılıyor. 5 katlı Beş Sevim Apartmanı'nın her katında başka birisi yaşamaktadır. Dışarıdan bakan komşuların bilmediği şey, bu 5 garip insanın 5'i de delidir. Binanın bodrumunda yaşayan, kimsenin orada yaşadığını bilmediği psikolog doktor Samimi'nin hastalarıdır bu 5 insan. Cinler ve periler yüzünden delirmiş bu 5 kişiyi doktor Samimi belli bir amaç doğrultusunda binaya getirmiştir. Doktor Samimi'nin ve apartmanın öyküleri de dahil olmak üzere bir yandan tüm bu insanların öykülerini okurken bir yandan da doktor Samimi'nin günlüğü doğrultusunda onun yaptıklarını, amaçlarını izleriz. "Beş Sevim apartmanında garip bir şeyler oluyordu" diyerek başlayan kitap, apartman sakinlerinin (pek de sakin olmasalar da) hikayelerini anlatarak yavaş yavaş başladığı noktaya doğru ilerler. Bir yandan da bize aile içinde, çoğunlukla anne-babalarıyla yaşadıkları acılar, sorunlar, sıkıntılar yüzünden deliren, cinlerle perilerin dünyasına düşen insanların hikayelerini anlatır. Cinperilerin diyarında yaşayan tüm bu insanların hayal dünyalarının artlarında bir de gerçekte yaşadıkları vardır. Cinlerle perilerin onlara musallat olması boşuna değildir.

Yarattığı binbir türlü yaratıkla masalsı anlatımıyla, kurduğu karanlık dünyalarla, kendisinin de bahsettiği yazılarının müziğiyle, söyleşiye gelmiş birkaç öğretmenin uzun övgüler dizdiği başarılı betimleme gücüyle ("kitabı okurken o patlıcan yemeğinin tadını resmen damağımda hissettim" - hangi kitaptan bahsettiklerinden emin değilim) yakın takibe alınması gereken bir yazar Mine Söğüt. "Kırmızı Zaman" ve "Şahbaz'ın Harkulade Yılı 1979" söyleşide en çok bahsi geçen kitaplardı. Benim sıradaki hedefim bu iki kitap olacak. Kendisini hiç okumamış olanlar içinse zaten ilk kitabı olan "Beş Sevim Apartmanı" güzel bir başlangıç olacaktır.

31 Ocak 2013 Perşembe

Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi - Derviş Şentekin

Kitabın sonunda ana karakter ölüyor.



Yakın zamanda çıkan bir Türk polisiyesi "Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi". Bir gazeteciymiş Derviş Şentekin, Radikal'in Kitap ekinin editörlüğünü yapmış. 2011 yılında da ilk kitabı olan "Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi" yi çıkarmış.

Yazının başında şaka yapmış olduğumu düşünen varsa şaka yapmıyorum; gerçekten de kitabın en sonunda ana karakterimiz olan detektif ölüyor. Bana inanmıyorsanız bir kitapevine girdiğinizde bulabilirseniz kitabı elinize alın ve bakın. Kitabın son sayfasına bakmanıza gerek yok, kapağına baksanız da olur. Kapakta, anlatıcı karakterin öldüğünü 3 cümle ile çok net anlatıyor. Kapaktaki yazının çeldirici, şaşırtmaca olduğunu düşünebilirsiniz; o zaman kitabın arka kapağına bakın. Ön kapakta 3 cümle ile özetlenmiş ana karakterin öldürülmesi arka kapakta daha ayrıntılı anlatılmış. Diyeceksiniz ki "ama onların ikisi birden şaşırtmaca olabilirdi, belki yazar başka bir şeyden bahsedecekti, ana karakteri öldürmüş gibi yapıp öldürmeyecekti". Böyle düşünüyorsanız ve bana kızdıysanız kızmayın. Çünkü kitabın en başı, ilk bölümü de ana karakterin ölümünü anlatıyor. Hikaye başlamadan önce yazar, ana karakterini öldüreceğini kesin olarak bildiğinizden emin olmak istemiş, bunu garantiye almak için her fırsatı kullanmış.

Hikayeyi bozmadan kitabı tanıtmak gerekirse: İsmini bilmediğimiz bir karakter var elimizde. Kendisinden "ben" diye bahsettiği, başka birisi onun adını söyleyeceği vakit de "bana adımla seslendi" dediği için karakterimizin adını hikayenin sonuna kadar öğrenemiyoruz. Adını bilmediğimiz abimizle ilgili bildiklerimiz eski bir satranç şampiyonu olduğu, istihbarat teşkilatına girdiği, sonra da oradan kovulduğu. Hikaye başladığında elimizde eski bir istihbaratçı var yani, ve ondan kaybolan babasını aramasını isteyen bir kız.

Kitabı okumak isteyenlere kitabı beğenmelerinin yolunu açacağına inandığım söylemek istediğim birkaç konu var. İlk olarak, elinizdeki alışık olduğumuz türden bir polisiye değil. Aksiyonu olan bir hikaye değil en başta; hızla gelişen olaylar, koşuşturmalar, bulmacalar falanlar filanlar yok elimizde. Fazlasıyla sakin, fazlasıyla dingin bir kitap; olanlara bir anlam vermeye çalışan eski istihbaratçının günlük yaşantısına konuk oluyoruz. Zaten sürekli tekrarladığım üzere ana karakterin öleceğini, daha ilk sayfaya başlamadan bildiğimizden dolayı yazarın amacının sürükleyici, merak uyandıran, heyecanlandıran bir kurgu olmadığı aşikar. Hal böyle olunca kitap, ilham gelerek yazılmış bir hikayeden çok kurgulanmış, üzerinde çalışılmış bir proje gibi duruyor. Bir söyleşisinde yazar da bu görüşü desteklemiş:  "... Roman klasik bir açılışla başlayıp, “şah-mat”la sonuçlanıyor. Bol bol gönderme var; gazeteci arkadaşım İbrahim Koçyiğit, kitaptaki yirminin üstünde göndermeyi buldu. Romanda tam 41 sanatçıya gönderme var diyerek oyunu daha da zorlaştırayım..." Açıkçası bu göndermeler konusunda ben çok da uyanık davranamadım; olaya hiç bu açıdan yaklaşmadığım için kitabı okurken bu noktaya çok fazla dikkat etmemiştim. Fakat çok bariz olan şu göndermeyi okumak benim çok hoşuma gitmişti:
"...'Onun için en rahatı cinayetçilerle takılmak; onlara yardım ediyorum.' 'Nevzat başkomisere mi takılıyorsun?' dedim heyecanla. 'Yok, yok. Onlar, neydi o genç çocukla kız, işte onlarla sağlam bir ekip kurdu. Dışarıdan kimseyle çalışmıyorlar pek.' 'Bu aralar Ankara'dan bir cinayetçi çıkmış, kasıp kavuruyormuş ortalığı' dedim Ankaralı başkomiserin adını hatırlamaya çalışarak. 'Hı hı, Behzat başkomiser. Tuttuğunu koparıyormuş adam. Kimsenin gıkı çıkmıyormuş. Tabancası elinde geziyor diyorlar; deli bir adammış.'
Behzat başkomiser sanıyorum hepimizin bildiği üzere Behzat Ç.'ye denk geliyor, Nevzat başkomiser de Ahmet Ümit'in polisiyelerinin çoğunun baş karakteri olan Başkomiser Nevzat (3 tane de çizgiroman hikayesi var kendisinin).

Polisiye bir hikayeye ve ilk bölümün hikayenin en sonunda, en heyecanlı anı ile başlamasına kanıp hareketli ve sürükleyici bir kitap bekleyenleri uyarırım; bu kitap sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Fakat bir (hatta arka planda birkaç) karakteri derinlemesine inceleyen, güzel, akıcı bir dili olan, iyi kurgulanmış ve daha gerçekçi bir hikaye okumak istiyorsanız, benim okumaktan büyük zevk aldığım bir kitaptı BPVKÇG (Bunu bir daha yapmayacağım, çok çirkin durdu).

19 Ocak 2013 Cumartesi

Abis - Aslı Tohumcu

Aslı Tohumcu'dan ilk olarak 2011'de yayınlanan kitabı "Taş Uykusu" ile bahsetmiştik. "Taş Uykusu" o zamanda belirttiğim üzere beni çok etkileyen, beğendiğim bir kitap olmuştu. O aralar, normalde Milli Eğitim Bakanlığı'nın Yazarlar Okulda projesine dahil olmuş olan ilk kitabı "Abis" in gençlerin gelişimini olumsuz yönde etkileyeceği öne sürülerek bu projeden çıkartıldığı haberi ile karşılaşmıştım. Eh, insan merak ediyor bir yandan hal böyle olunca.

Öncelikle daha önceden es geçtiğimiz bir nokta olarak Aslı Tohumcu'dan bahsedelim. Bir önceki yazıda kendisinin bir "Afili Filintalar" blogu yazarı olduğundan bahsetmiştik; zaten benim bu aralar beğenerek okuduğum yazarlardan yeni tanıştıklarımla çoğunlukla "Afili Filintalar" blogu sayesinde tanıştım. Aslı Tohumcu'nun ilk kitabı "Abis" yayınlanmadan önce kendisi çeşitli yayınevlerinde editörlük ve TRT2'de muhabirlik yapmış. Aynı zamanda Vatan Kitap ve Akşam Kitap eklerinde çalışmış. Abis'in ardından 3 kitabı daha yayınlanmış. Aynı zamanda konuk yazar olarak gittiği Hollanda'da çalıştığı gazetedeki yazıları toplanarak Hollanda'da "Hangi Türkten bahsediyorsun?" isimli bir kitap olarak basılmış.


Abis, uzun soluklu tek bir öykü kitabı değil. Pek çok öyküden oluşan bir kitap. Öyküler çoğunlukla aile içi şiddet, eşler arası mutsuzluk gibi konuları işliyor. Hikayelerin karakterlerinin hemen hemen tamamı mutsuz, çoğunluğu mağdur kimseler. Hatta zaman zaman o mağdurlar maktule dönüşüyorlar kimi hikayelerde. Özellikle bu bakımdan çok sert bir kitap Abis. Karakterlerine en acımasız şekilde yaklaşıyor, onlara türlü türlü acılar çektirmekten çekinmiyor. Yazarın gazeteci yönünü çok açık bir şekilde görüyoruz bu  gazetelerin 3. sayfalarından fırlamışcana bir atmosferde ilerliyor, gelişiyorlar. Ve yazar da güçsüzü koruyup suçluyu cezalandıracak bir hikaye örgüsünden çok gerçekçi bir örgü tercih ediyor; güçsüzler acı çekiyor, ölüyorlar. Hoş suçlular da yer yer cezalandırılıyorlar; ama bu olayların gerçekleşmesine, bizi allak bullak etmesine engel değil. Açıkçası ben bazı öyküleri bitirdikten sonra bir sonrakine geçmeden kapattım kitabı, bir süre kitabın atmosferinden uzaklaşmam gerekti.

Toplumsal olaylara ilgi duyan, sosyal yapı ile ilgili düşünmek, fikir yürütmekten hoşlanan arkadaşlar için çok ideal bir kitap Abis. Ne yazık ki ülkemizde olan durumu anlatıyor; yani o karakterlerden bir tanesini 2 sokak ötede bulmak, ya da alışveriş merkezinde farketmeden yanından geçmek baya mümkün. Öte yandan aşırı şiddete, şiddet ve mağdurlarla ilgili ince ayrıntıları okumaya dayanamayacak olan arkadaşlar için bence acı verici bir tecrübe olur onu okumak. Ama son not olarak şunu belirtmeden geçemeyeceğim, bu kadar etkili olmasının nedeni de çok başarılı bir kitap olması. Yani kendinizce yeterli cesareti görüyorsanız ben şiddetle tavsiye ediyorum.

Kitabın arka kapak tanıtımı:

"Aslı Tohumcu Abis'te sustalı bir bıçağın korkunç anlamlar barındıran sesiyle seriyor "gerçek" i önümüze... Satır aralarında naif bir sesle "dünya yaşanması gereken bir yer değil mi?" diye soruyor...
Tohumcu bu ilk kitabında, hayatın göründüğü gibi olmadığını, insan ruhunun karanlık noktalarını ve şiddetin kan kırmızısını anlatıyor... Abis, dünyayı bir kabusa döndürelere edebiyatla bir karşı çıkış, sert bir isyanın da kitabı."

16 Aralık 2012 Pazar

Apartman Boşluğu - Hakan Bıçakçı

Hakan Bıçakçı, "Çağdaş Türk Edebiyatı" nın genç yeteneklerinden (1978 doğumluymuş kendisi). İlk kitabı Romantik Korku 2002 yılında yayınlanmış, o zamandan bu zamana tabı yayınlanmış. Benim kendisiyle tanışmam, sık sık atıfta bulunduğumuz blog "Afili Filintalar" sayesinde oldu (kendisinin blogdaki yazılarına buradan ulaşabilirsiniz). Gün geliyor bir kitapevinde dolanırken, öykülerini okumaktan zevk aldığınız bu yazarın bir kitabına denk geliyorsunuz. Hele ki arka kapaktaki (varsa) kitaptan alıntı da sizi cezbederse çok düşünmeden o kitaba bir şans veriyorsunuz (benim "Apartman Boşluğu" kitabını elime alışımın hikayesi böyle en azından).

Kitabın "İletişim" yayınlarından çıkan şu anki kapağı
çok daha farklı ama bence bu eskisi daha başarılı
bir kapak olmuş. Keşke yeni basımda da
buna benzer bir kapak kullansalarmış.
Vikipedi'nin iddiasına göre "fantastik, psikolojik gerilim" türünde bir yazarmış Hakan Bıçakçı. Eh, evinin yatak odasının duvarındaki "portakal büyüklüğünde" delik de Arif'in yeni hayatının önemli bir parçası oluyor.

Dediğim gibi, ortada psikolojik ya da gerilim bir öykü iskeleti yok. Fakat yazar yer yer gerilimli bir atmosfer kurmak konusunda da baya başarılı. Olay ince ayrıntıları güzel tanımlamak ve yaratıcı betimlemelerde yatıyor. Kitabın daha ilk satırlarında Arif'in satın almakta olduğu, tezgah üzerinde dizili olan balıkları betimlemesi, balık yemekten çok hoşlanmayan pek çok insanın duygularına tercüman oluyor (ben değilim o, balık sevmeyen birinden aldım bu yorumu). Hikaye, ilerledikçe benzetmeler, çağrışımlar, zaman zaman gelen (benim çok sevdiğim ama çoğu insanın beğenmediği bir espri anlayışı olan) kelime oyunları ile okuyucuyu kendine çekiyor.

Bir kitabı okumamış kimselere, kitapla ilgili bilgi vermeden kitabı anlatmaya çalışmak baya zor bir durum. Bazen "ben çok beğendim, tavsiye ediyorum. Çok güzel bir kitap" demekten öteye geçemiyorsunuz (çünkü geçerseniz bazılarının -mesela ben- hiç hoşlanmadığı bilgi verme süreci başlıyor). Yine en iyisi hikayenin ilerleyişi ile ilgili hiçbir açık vermeyen bir noktadan alıntı yapmak:

"... Kitapta anlatılan bir hikayeyle filmde anlatılan hikaye arasındaki en önemli farklardan biri de şudur Cerenciğim: Filmin biteceğini hissedersin, kitabın biteceğini bilirsin. Film akar, bir noktada sona erecektir ama ne zaman? Kitaptaki hikayenin sonunun nerede geleceğiyse bellidir. Son sayfada... Film hiç beklemediğin bir anda küt diye bitebilir. Sen devam etmesini beklerken o sona ermiştir. Görüntüler yerine yazılar akmaya başlamıştır. Kitapta ise görüntüler yerine akan yazıların böyle bir süpriz yapma şansı yoktur. Son sayfanın son satırına geldiğinde bunun son cümle olduğunu bilirsin..."

"Apartman Boşluğu" baya güzel bir kitap. Okuyun bence, ben tavsiye ediyorum.

6 Aralık 2012 Perşembe

Cehennem Çiftliğinden Kaçış - Barış Uygur

Barış Uygur'un polisiye karakteri Süreyya Sami'nin ilk macerası "Feriköy Mezarlığı'nda Randevu" dan zamanında bahsetmiştik. Gel zaman git zaman, Süreyya Sami yeni macerası "Cehennem Çiftliğinden Kaçış" ile dönüş yaptı. Barış Uygur, ilk macerada tanıştığımız polis eskisi, amatör detektif Süreyya Sami'yi yeni bir araştırmanın içine atıyor.

Hikayede bu sefer bir polis dostu yardım istiyor Süreyya Sami'den. Arka kapak, hikayeyi az çok özetliyor bize: "Kızımı geri getirebilir misin? Onu bu 'annesi toplumda hoş karşılanmayan şekilde para kazanan' larının elinden kurtarabilir misin? Hiç kimse bunu yapabilecek durumda değil. Hiç kimsenin maçası sıkmıyor, sıksa da resmi görev ellerini kollarını bağlıyor. Her dakika gözaltına alabilirler. Bu adamların izini sürmeye kalkanı mimliyorlar, iz sürdürmüyorlar. Tanıdığım insanlar arasında bunu yapabilecek tek kişi sensin. Süreyya, bunu yapabilir misin?" Süreyya Sami tabii ki de kabul ediyor bu ricayı; etmese hikaye olmazdı zaten. Süreyya Sami kabul ediyor görevi etmesine de hikaye ilerleyip olaylar geliştikçe ilk kitabı okumuş ve çok beğenmiş biri olarak kafamda şu soru git gide daha bir belirginleşiyor: Yahu bu Süreyya Sami, ilk kitaptakiyle aynı Süreyya Sami mi? İsim benzerliği olmasın sakın? İki kitabı üst üste okumuş bir okur olarak ikinci kitabı ilkinden bağımsız değerlendiremiyorum ben. Belki değerlendirebilsem bambaşka konulardan bahsedeceğim ve bambaşka bir sonuca varacağım: Bu kitabı çok beğendiğimi söyleyip okumanızı tavsiye edeceğim. Yalnız yapacak bir şey yok, insan her şeyi bir şeylerle karşılaştırarak değerlendirmeye yelteniyor (ilk kitap dolayısıyla Süreyya Sami'yi Behzat Ç. ile karşılaştırmaya çalıştığımı ilk kitapla ilgili yazıda görebilirsiniz). Hele ki söz konusu bir serinin iki kitabı olunca...

Süreyya Sami baya bir değişmiş, kendini baya bir geliştirmiş ikinci kitapta. Eski tanıdığımız Süreyya Sami kalıbında; hala telefon kullanmıyor, hala parası yok, boya badana işleriyle idare ediyor, sözünün eri, polis eskisi olmanın bazı etkilerini gösteriyor falan filan... Yalnız bir sorun var. Daha doğrusu bir sorun yok, yok edilmiş o sorun. İlk kitapta ergenliğini tamamiyle atlatamamış, sosyal bakımdan biraz zayıf, şaşkın, kendisinden her daim 100 % emin olmayan bir Süreyya Sami'yle tanışmıştık. Aslında (en azından benim) onu bu kadar sevmeme yol açan da buydu. Bir süper kahraman gibi her yaptığı sonuç veren ve her yaptığını 4/4 lük yapan bir karakter yoktu elimizde. Tamam, belki Femme Fatale karakterin etkisi çoktu bu durumda; ama yine de Süreyya Sami böyleydi. Süreyya Sami artık öyle değil. Polislikten ilk fırsatta ayrılmış olduğunu her fırsatta belirtse de sanki yıllarca polislik yapmış, eski bir kurt olmuş gibi bir Süreyya Sami var elimizde.

İkinci sıkıntı hikayedeki karakterler ve hikayenin işleyişi ile ilgili. İkinci maceramızda karakter sayısı olabildiğine azaltılmış ve azalan karakterler de tek bir tipte toplanmış. Daha doğrusu 2 ana tip; iyiler, kötüler. Süreyya Sami'nin arkadaşlarını birbirinden ayırmak (karakter olarak) neredeyse imkansız. Hepsi dürüst, delikanlı, sözünün eri, onurlu, akıllı, fedakar... 1 tane bile boş, geveze, bencil, vs. iyi karakter kalmamış. Kötülere gelecek olursak; kötü karakterlerle kitabın sonuna kadar karşılaşmıyoruz. Onların hiçbir ayrıntıları, derinlikleri yok. Kötü olmalarının yanında zenginler, güçlüler, amatörler, hiçbir şeyin farkında değiller ve ne yapacakları çok kolay tahmin edilebiliniyor. Dolayısıyla Süreyya Sami'nin kötüleri yenmesi (kitabın sonunda kötülerin kazanmasını beklemiyordunuz herhalde? Tabii ki de Süreyya Sami bir şekilde alt ediyor kötüleri) baya tıkır tıkır işliyor. Hikaye hemen hemen hiçbir noktada derinleşmiyor, dolambaçlaşmıyor, kafa karıştırmıyor. Her şey pıtır pıtır oluyor, tam da Süreyya Sami'nin planladığı şekilde.

Son sorunumuza aslında bir önceki cümlede değindik: "Her şey pıtır pıtır oluyor, tam da Süreyya Sami'nin planladığı şekilde." (Aynı cümleyi 2 kere üst üste kurma işini günlük hayatta sürekli yapıyorum da yazı yazarken de aynı şeyi başararak kendimi geliştirme yolunda yeni bir adım attım). Şöyle açalım konuyu: Rastlantılar, dikkatsizlikler falan filan öylesine hikayeyi mutlu sona taşıyacak şekilde gerçekleşiyor ki Süreyya Sami olayı çözmek konusunda hiçbir sıkıntıyla karşılaşmıyor. Resmen "kutsal bir dokunuş" yardım ediyor kendisine ("Space Jam" filminde, insan olan arkadaşının üstüne uzaylılar atladığında ve o tip yere yapıştığında Michael Jordan, Bugs Bunny'e "ama o bir insan, bu nasıl oldu?" diye sorar, Bugs Bunny de "Burası Looney Toons, burada her şey mümkün" diyor. Michael Jordan da maçı kazanmak için smaç basmak üzere kolunu uzatıyor, maçı kazandırıyor). Bir de hikayelerde (en azından benim) hoşuma giden bir ayrıntı vardır. Bir duvarda silah varsa o silah patlar. Benim hoşuma giden tam olarak bu değil, daha çok şu: Bir silah 3. sayfada tanıtılır, 20. sayfada görüldüğünde onu artık farketmeyiz bile. Ardından o silah 150. sayfada patlar, biz de vay be deriz. İşte, bu hikayede o yok; 3. sayfada görülen bir silah 4. sayfada patlıyor (silah bir mecaz).

Barış Uygur, Türkiye'deki çarpıklıkları anlattığı "Normal Şartlar Altında" köşesinde - 1-2 ay önceydi galiba- normal şartlar altında mizah dergisinde çalışan bir insanın çalışmaktan zevk alacağından, ama kendisi "N.Ş.A." köşesini hazırlarken, oraya yazacağı malzemelerle karşılaştıkça ve onlar hakkında düşündükçe karnına ağrılar girdiğinden bahsetmişti (Bir Uykusuz alın ve Barış Uygur'un N.Ş.A. köşesini okuyun, ne demek istediğini daha iyi anlayacaksınız). İkinci kitabı yazarken düzene, gündeme ilişkin kızgınlığını hikayeye biraz bulaştırmış gibi görünüyor (biraz bulaştırmak mı? Resmen hikayeyi onun üzerine inşa etmiş). Fakat bizim (en azından benim) Süreyya Sami'de sevdiğimiz, bir Süreyya Sami macerasından istediğimiz bu değil. Biraz Kurtlar Vadisi'nin Irak'a gidip Amerikalılardan bizim askerlerimizin kafasına çuval geçirmelerinin intikamını almaları gibi (o kadar da kötü değil tabii, bu karşılaştırmayı yapmak vicdan azabı çekmeme neden oldu) durdu bu hikaye. Süreyya Sami, ilk kitabın film noir tadındaki atmosferinde, teknoloji düşmanı, ailenin çok da başarılı olamamış ve halinden şikayetçi olmayan dayılarımız şeklindeyken çekiciydi. İkinci kitap, benim için ilkinin hatrına bitirilmiş bir kitap oldu. Umarım Süreyya Sami, gündemi kovalayan bir süper kahraman olarak gelişimine devam etmez bundan sonra.

(en azından benim) - ne? Ha? Aa, yazı bitmiş. Pardon, içim geçmiş. (Yazı boyunca (en azından benim) ibresini bolcana kullanmama yönelik yapılmış bir şaka (yoluyla yapılmış bir öz eleştri))

10 Kasım 2012 Cumartesi

Görsel ve Akustik Köşe - Sonbahar 2012

Sonbahar bitti, Ankara'nın kışı geldi. Ağırdan alan soğuk, yine çok sert geçecekmiş gibi bir hissiyat yaratıyor.
Sonbahar'ı özet geçen, her birini ayrı ayrı yazmaya uzun zamandır üşendiğim konuları bir çatı altında toplamaya karar verdim. İşte sorular;


Sen Kimsin? - Çiğdem Anad


Sevgili Erdem'in tavsiyesi üzerine, bir kendime bir de ona aldığım 'Sen Kimsin?', Çiğdem Anad'ın aslında bu zamana kadar yaşadığı ve gözlemlediği ilişkiler, istekler, baskılamalar ve sınırlamaların birer analizi. Hepimizin istediği bir hayat var önümüzde, belki daha gerçekleştiremedik, belki de ufaktan kurmaya başlıyoruz. İstedikleri hayatı yaşayamayanların günün birinde 'Ben kimim? Bu hayatı mı istedim?' gibi sorular ile bir arınma, bir kabuğundan çıkma mücadelesi hikayesi. 

Bir çırpıda, çok etkilenerek okudum Sen Kimsin?'i. Çiğdem Anad'ı zaten medyadan oldukça beğeniyordum, kitap ile saygım daha da güçlendi. Sınırlarla nasıl yaşadığımızın bir kısa öyküsü tavsiye edilir.


Hayvan Çiftliği Tiyatro Oyunu - Erdal Beşikçioğlu



Kitap hakkında daha önceden şurada bahsetmiştik. George Orwell'in, hafif ve derin öyküsü Hayvan Çiftliği'ni çoğumuz biliyoruz. Özgürlüğün ve eşitliğin baskılandığı bir ortamda güç değişiminin yaşattığı zafer sarhoşluğunun insan bilincindeki bu serüveni sevgili Erdal Beşikçioğlu ve ekibi bambaşka bir yönden, nezih ve eğlenceli bir biçimde izleyiciye iletmeye çalışmışlar. Bence başarılı da olmuşlar. Güzel sahne kullanımı, yerinde kostüm seçimleri ile tatlı oyunculuk birleşince, üzerine de güzel uyarlanmış kurgu ile Cermodern'de bu oyuna gitmek farz oluyor. 


Allelujah! Don't Bend! Ascend! - Godspeed you Black Emperor



Post-rock güzel bir akım. Yıllardır gelen takipte illa ki oluşan favoriler ve beğeniler var. Herkesin ister istemez aklında bir konu hakkında en iyiler sekmesi oluşuyor. Benim post-rock aleminde kral ilan ettiğim bir isim var; 'Godspeed you Black Emperor'. Daha önceleri çeşmeye daha detaylı bir yazı yazmayı uygun görmüştüm Godspeed için ama kısmet burayaymış. Yazma nedemiz Kralın bir dönüşünün olması. Godspeed 'Allelujah! Don't Bend! Ascend!' adlı 55 dakikalık ve 4 parçadan oluşan bir albümle tekrar aramıza döndüler. İyinin ve kötünün, karanlığın ve ışığın, varlığın ve yokluğun ses ile anlam kazandığı bu albümü şahsen çok beğendim. Mladic parçası, ağır post-rock seviyesine girmek isteyen insanlar için güzel bir kapı olabilir.

Profesyonel - Tiyatro Oyunu


Tiyatro sezonunun tekrar başlamasıyla bu sene ilk izlediğim oyun Profesyonel oldu. Ünlü yazar Duşan Kovaçeviç'in Yugoslavya'daki büyük dönüşümün bıraktığı acı ve tatlı izleri, değişik bir tarz ile tiyatro severlere aktarıyor. Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler'in başrollerini çektiği oyun, 2 saate yakın tek perdesiyle biraz yorsa da, eğlendirmesini başarıyor. Değişik bir üslup ve ilginç hikayesiyle, doğu bloğu yaşamın getirdiği buhranı, geçmişi değiştirmek terimi üzerinden farklı bir şekilde iletiyor. 

Paranormal Activity 4 - 2012


Böyle aktiviteniz batsın dedirten serinin yeni filmine neden bilmiyorum; ama birazcık belki korkarız umuduyla koşarak gittik. İşlerin yine aynı şekilde işlediği, ilk ve ikinci filmden tam beş sene sonrasında, bambaşka bir uzamda, değişik bir ailede geçen hikaye bu sefer neyse ki konu bakımından birazcık açığa kavuşuyor. Kezban protagonist kızımız ve Bieber nesli erkek arkadaşının başından geçen öyküler öylesine aptalca, öylesine sıkıcı ki, ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. Umarım bu son olur diyorum.

La Mar - La Mar - 2012


Sevgili E.D.'nin tavsiye ettiği, Venezüella kütüklü La Mar, post-rock dünyasında uzun zamandır muhtaç olduğum tat. Post-metal ve rock sınırlarında gezen albüm La Mar, yine klasik tarzdan sapmıyor ve inceden başlayan, sonradan patlayan akıma dahil oluyor. Sert girişleri ve güzel rifleri ile arada bir aykırılık gösterse de, irmik helvası gibi müziğe can kurban diyor, postrock'çıları La Mar'a davet ediyorum.

Ses ve Işık - CSO - Ekim 2012


Sevgili Del Mundo ekibiyle beraber gittiğimiz Ses ve Işık, yönetmenliğini ve şefliğini Cemi'i Can Deliorman'ın yaptığı alışılmışın dışında bir proje. Koro, elektronik müzik, görsel tasarım ve mimari başta olmak üzere birçok farklı disiplini bir araya getiren ekip, konuklara bir saatte inanılmaz bir deneyim yaşatıyor. Müziğin desteklediği çok sesli koronun üzerindeki boyutlu cisme yansıtılan lazer ile daha da boyut kazanan nesne aklımı başımdan aldı. Harika bir deneyim, herkesin görmesi gerekir.

Panpa - Sanat Fikir Aksiyon - Sayı 1


İnci Sözlüğe çok yakın değilim ve takip etmiyorum. Kardeşimin aldığı aylık dergi ise başka birşey. Sanat Fikir Aksiyon mottosuyla yola çıkmış dergi, aksiyon kısmını çok beceremese de, fanzin edasıyla okuyucuya birşeyler vermeye çalışıyor. Daha çok popüler kültür üzerine yoğunlaşan dergi, ilişki, sinema, müzik, çizim gibi konular üzerinde çene çalıyor. Dergi bence ilgi çekici. Sadece 8 TL ne lan, hiç mi bizi düşünmüyorsunuz?

Blockhead - Interludes After Midnight - 2012


Blockhead bir enstümental hiphop ve elektronik müzik yapımcısı. Ben de yakın zamanda 'This Music Scene' albümü ile kendisiyle tanıştım. Alışılmışın dışında, elektro ile lounge'ın sınırlarında gezen müzik yapısı ile, tam bir ortam müziği haline geliyor Blockhead. Bu yılın baharında çıkan son albümü Interludes After Midnight ise öncekilerinin peşinden giderek yine aynı tipte müzik ile güzel bir dinleti sunuyor. Hafif tarzıyla lounge partilerin arkaplanını güzel süsleyecek bir albüm.