bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2018 Salı

Devletin Manevi Şahsiyeti - Mümtaz Mehmet Tütüncü

"Türkiye'den neden bilimkurgu çıkmıyor?"

Aslında çıkıyor. Sadece çıkanın reklamı çok/yeterince yapılmıyor. Belki bir de az sayıda çıkıyor. Tabi Philip K. Dick, Ray Bradbury gibi yazarların yeşerdiği, düzenli bilimkurgu öyküleri yayınlayan aylık dergiler yok, çıkanlar tutmadan kapanıyor (Yabani dergi, Rodeo Strip, vb. dergilerde bilimkurgu öyküleri yayınlanıyordu ama dergilerin hiçbiri yayın hayatını yıllarca sürdüremedi). Hal böyleyken yerli bilimkurgu(vari) yazarlara denk gelmek için biraz şanslı olmak gerekebiliyor. Ben şanslıydım ve bir gün kitaplarla ilgili bir yazıyı okurken "Küheyli Buharlan" a denk geldim. Kitabı çok beğeneceğim ön yargısıyla okudum, ön yargılarımdan bağımsız bir şekilde kitabı çok beğendim ve Mümtaz Mehmet Tütüncü'nün tüm kitaplarını almaya karar verdim (öncesinde de burada kitapla ilgili birkaç yorum yazar gibi yapmıştım). Tabi çok uzağa gidemedim, çünkü yazarın "Küheyli Buharlan" haricinde tek kitabı "Devletin Manevi Şahsiyeti" (DMŞ) idi (hala da öyle).

DMŞ, 4 adet öyküden oluşan bir kitap. Öykülerden ilki, bir çeşit siyasi taşlama tadında DMŞ isimli öykü. "Dil Dil Dediğimiz Dile Gelseydi Eğer" isimli radyo programında, gelen bir soru üzerine DMŞ kavramı irdeleniyor. Birey ile devlet arasında kurulan paralelliklerle bir devletin psikolojisi irdeleniyor. Enfes bir bilimkurgu öyküsü olan ikinci öykü de ise zamanda yolculuk konusunda deneyler yapan bilim adamının günlükleri söz konusu. Yukarıda yazdıklarımı bana yazdıran, "nasıl yerli bilimkurgu çıkmıyor, bal gibi de çıkıyor işte" diye düşündürten bu öykü oldu. Üçüncü öykü yine radyo programında bu sefer "optimal ömür uzunluğu" kavramının ne olduğu irdeleniyor. Bu seferki öykü bilimkurgu değil, daha çok bilim parodisi tadında, iki mafya ailesi arasındaki kapışmayı anlatıyor. Son öykü ise kitabın kalanından tamamen bağımsız (hatta kopuk denebilir), bir kabadayının kahvehaneye çırak girmesinden başlayarak yüksele yüksele mahallenin kontrolünü ele geçirmesini anlatan, bir nevi dürüst, adaletli, çalışkan Scarface hikayesi. Bir yandan da ufak bir devlet yapılanması simülasyonu, adalet kurumlarının, kolluk güçlerinin, vergi memurlarının, vb. hangi ihtiyaçlara cevaben kurulduklarını, ne tür düzenlemelere ihtiyaç duyduklarını, ne tür işlevlere sahip olduklarını basit bir şekilde anlatıyor.

Keyifle okunan ortadaki iki öyküsü, okurken sıkmayan ama diğer ikisinden bir tık daha az akılda kalan iki öyküsü ile DMŞ toplamda oldukça güzel bir kitap. Mümtaz Mehmet Tütüncü'nün kitaplarının devamının gelmesi şimdilik en büyük temennilerimizden.

27 Mayıs 2015 Çarşamba

Sonbahar Ülkesi - Ray Bradbury

"Yılın hep son döneminin yaşandığı ülke..."

İthaki yayınları son zamanlarda çok güzel bir hamle yaparak yakın zamanda vefaat eden "düz yazının şairi" Ray Bradbury'nin bir yandan eskiden basılmış kitaplarını tekrar basarken bir yandan da daha önce Türkçe'de hiç yayınlanmamış kitaplarını bastı. "Sonbahar Ülkesi", Ray Bradbury'den okuduğum kitapları arasında en beğendiklerimden, beni en çok etkileyen kitaplardan biri oldu. Öyle ki kitabın son sayfalarına yaklaştığımda Türkçe'ye yeni çevrilen kitabı "Karahindiba Şarabı" nı sipariş etmiştim bile. Ray Bradbury ile ilgili "Aydaki bir kratere Bradbury'nin anısına Dandelion (Karahindiba) krateri adı verilmiştir" cümlesini okuduğumdan beri merak ediyordum "Dandelion Wine" ı zaten.

Sonbahar Ülkesi tamamı ölüm üzerine kısa hikayelerden oluşuyor. Hikayelerin büyük bir çoğunluğu yağmurlu havada camdan kayan su damlaları misali sürükleniyorlar ölüme. Bazı hikayeler o kadar kasvetli ki karakterleri zaten daha hikayenin başında ölümle yaşam arasındaki ince çizginin ölüme yakın tarafında salınıyor oluyorlar. Özellikle Meksika'da geçen bir hikaye (ilklerden biriydi), kitap bittikten sonra dönüp baktığımda yoğun kasvetinin izleri en çok kalanı oldu. Tabii hikayelerin hepsi kasvetli de değil. Kiminde ölüm hayatın kaçınılmaz bir parçası. Bir kısım hikaye ise cinayet, katilden kaçma üzerine kurulu. Ancak karşınızda bilim kurgu/fantastik kurgunun en iyi yazarlarından Ray Bradbury olunca klasik eli bıcaklı katil ve çığlık atarken kafası kopan kadınlar canlanmasın gözünüzde. Katil bazen bir bebek de olabilir, bazen rüzgar da. Ve Bradbury'nin benim en başarılı bulduğum yönü: her yönüyle insanlık halleri. Kıskançlıklar, iyi niyetler, inatlar, korkular, cesaretler, hüzünler, kalın kafalılar, utangaçlar, kırılganlar, umursamazlar...

"Sonbahar Ülkesi, ölüm hakkında okunabilecek en hayati kitaplardan biri." Bizim açımızdan bir başka önemli nokta ise bilinçli bir şekilde Burak'la aynı anda okuduğumuz -hatırladığımız kadarıyla- ilk kitap olması. Ben 1 hafta daha önce başlamıştım, şimdi hikayeler üzerine yorum yapmak için kendisinin kitabı bitirmesi konusunda sabırsızlanıyorum. :)

5 Nisan 2014 Cumartesi

Rama Serisi - Arthur C. Clarke


Arthur C. Clarke'dan heyecanla bir serinin daha sonuna geldim. Daha önceden "Bir Uzay Efsanesi" serisi ve "Cennetin Çeşmeleri" kitabını okumuş ve buradan kitapların beni ne kadar etkilemiş olduklarını paylaşmıştım. Clarke, bilim kurgu söz konusu olduğu zaman beni en çok heyecanlandıran isimlerden bir tanesi. Şimdiye kadar okuduğum kitaplardan gördüğüm kadarıyla bilim kurgu, çok hassas dengeler üzerine kurulu bir edebiyat türü. Güçlü bir bilimsel altyapı, sağlam bir hayal gücü, iyi kurgulanmış karakterler ve sürükleyici bir hikaye... Clarke'ın hikayeleri çoğunlukla bu kıstasların büyük kısmında en üst seviyede oluyor, belki sürükleyicilik hariç. Hikayeler genelde o kadar bilimsel, belgeselimsi oluyorlar ki bilimsel ayrıntıların içinde dolaşırken hikaye çok fazla ilerlemiyor. Her ne kadar kurgu okuyucuyu (özellikle de bilim kurguya meraklı bir okuyucuyu) kitaba sıkı sıkıya bağlıyorsa da hikaye bazen çok yavaş ilerleyebiliyor.

16 Şubat 2014 Pazar

Uzay Yolları Taşlı - Bubituzak

Bubituzak'ın ilk albümü "Uzay Yolları Taşlı" yaklaşık 1 ay kadar önce çıktı. Zaten son zamanlarda canlı kayıtları bol bol dönmeye başlamıştı nette. Özellikle (albümde ismi "Kim Kime Kim" olan) "Kulaç" şarkıları da "bir Karnaval radyosu" olan Zeplin'de (çeşmeye reklam almaya başladık artık, başka türlü kiraları ödeyemiyoruz ... şaka şaka, yok öyle bir şey) sık sık çalınıyordu. Ardından geçen yılın sonları, bu yılın başları gibi albüm tanıtım videosunu paylaştılar sitelerinden. Daha önceden sadece netten 1-2 şarkılarını dinleyebilmiş, İstanbullu olmayan ve dolayısıyla ilk albümü henüz hazırlık aşamasında grupları internet haricinde dinleme şansı çok olmayan bir Ankaralı olarak "Uzay Yolları Taşlı" sevdiğim-seveceğim bir albüm tadı veriyordu tanıtımında. Hani Ayyuka'nın ilk albümündeki gibi bir müzik, yine benzer bir tatta, aşk, meşk, yalnızlık falan filan anlatmayan sözler (o türden şarkılar da kendi içlerinde, bazı şarkıcıların dilinde güzeller şimdi, haksızlık olmasın), felsefi, yoğun anlamlar içerme peşinde koşmayan görseller (bknz. hemen altta albüm kapağı)...

29 Aralık 2013 Pazar

Küheyli Buharlan - Mümtaz Mehmet Tütüncü



Steampunk nedir? Steampunk, sanayi devriminin dünya teknolojisindeki en büyük ve son teknolojik devrim olduğu alternatif bir evren tasviridir. Viktoryen dönemi İngiltere'sinin tüm dünyanın moda-zevk anlayışına hakim olduğu, kullanılan tüm aletlerin mekanik olduğu bir dünyadır. Bir nevi makina mühendislerinin dünyası. Peki neden böyle? Nasıl oluyor da günümüz elektrik dünyasında buhar gücüyle çalışan makinelerin ön planda olduğu bir dünya tasviri bu kadar ilgi çekebiliyor? Böyle bir sorunun bence net cevabı tam olarak 19. yüzyılda yatıyor. 1800'lerin başlarında Endüstri Devrimi gerçekleşir ve 1800'ler buhar gücünün ve mekaniğin kontrolü altında kısa sürede teknoloji alanında büyük bir sıçramaya sahne olur. Ardından Jules Verne ve H. G. Wells gelirler. Kendi günlerinin en başarılı bilimkurgu eserlerini yazarlar. Jules Verne bir yandan aya gider, bir yandan dünyanın merkezine gider, bir yandan balonla dünyanın çevresinde dolaşır. Hepsinin ötesinde de kaptan Nemo ve Nautilius (hatta daha doğrusu Nautilius ve kaptan Nemo) u sunar bizlere. H. G. Wells ise farklı bir dünyanın peşindedir. Onun evreninde hayvanları ameliyat ederek insanlaştırmayan çalışan Dr. Moreau, görünmezlik iksiri üzerinde çalışan Görünmez Adam, 3 boyutta hareketin yorumlanması ile zamanda yolculuğu bulan bilim adamı ve uzaylıların dünyayı istilası vardır. Bu iki büyük yazar başta olmak üzere dünya çapında güçlü bir bilimkurgu edebiyatı oluşur (Wells ve Verne öncesi pek çok eser bilimkurguya yakın, bilimkurgu olarak tanımlanmaya uygun kabul edilir. Mary Shelley'nin Frankeinstein'ı da günümüz yaklaşımına en yakın ilk bilimkurgu eser olarak değerlendiriliyor. Ama yine de Wells ve Verne'ün bilimkurgu edebiyatı oluşumunun kırılma noktası olduğunu belirtmek doğru bir yaklaşım olur). Endüstri devrimi ışığı altındaki teknolojinin başrolü oynadığı hikayeler anlatmak demek bir zamanlar bilimkurgu demek olsa da artık bilimkurgunun bir alt dalı olarak steampunk demektir.


13 Ekim 2013 Pazar

Cennetin Çeşmeleri - Arthur C. Clarke

Bilimkurgu, özellikle biz mühendisler olmak üzere meraklılarını çok bağlayan bir tür. Bir filmin, kitabın, çizgiromanın bilimkurgu olması bazen o esere bir şans tanımamız için yeterli olabiliyor (beni sık sık hayal kırıklığına uğratan bir ön yargı). Bilimkurgunun iyisini bulmanın verdiği haz, mutluluk ise bambaşka. Hal böyle olunca insan tanıdığı bir yazarın okumadığı bir kitabıyla karşılaşınca daha bir gözü kapalı yaklaşabiliyor. Bu yaklaşım, kitaplarının çoğunu zevkle okuduğum H. G. Wells'in yakın zamanda çıkmış, "edebiyat tarihinin ilk distopyası" olarak reklamı yapılmış "Efendi Uyanıyor" da yeni bir hayal kırıklığına yol açmıştı bende. Aslında isminden cisminden, kapağından, reklamından tahmin etmek gerekirdi. Boşuna değil H. G. Wells'in distopya denince ilk akla gelen yazarlardan biri olmaması.


Arthur C. Clarke aynı şekilde şimdiye kadar hep zevkle okuduğum bir bilimkurgu yazarı olagelmiştir (bknz. Bir Uzay Efsanesi). Bilimkurgu edebiyatının, özellikle de uzayın en önemli yazarlarından biridir Clarke. Hani "aklı bir karış havada" derler ya, Clarke'ınki bir karışı hayli hayli geçer. Amcamın oğluymuş gibi bahsettiğim bu büyük yazar, İngiliz kraliyet nişanıyla ödüllendirilmiş, British Interplanetary Society'ye başkanlık yapmış, Hugo ve Nebula başta olmak üzere pek çok ödülü birkaç kez kazanmış bir şahıs. Aklı hep uzaydaymış kendisinin. İnsanoğlunun uzayı iyice kontrolü altına aldığı, uzayda yaşam kurmaya başladığı, uzay bilimi ve teknolojileriyle ilgili gelişmelerin günlük yaşamın bir parçası olduğu gelecekler tasvir eder hep. Bir kitabı ya da kitap serisi uzunca bir dönemi konu alıyorsa yıllara göre teknolojinin gelişmesini bile hayal edip yansıttığını görürüz. Örneğin kitabın başlarında özel bir görev için kullanılan bir uzay mekiği, ilerleyen bölümlerde bir antika olmuş ve önemli olayların gelişimini anlatmak üzere müzeye kaldırılmıştır, vb. Clarke'ı pek çok bilimkurgu romanı yazarından ayıran nokta da buradadır. Başka bilimkurgu yazarları gelecekte güçlü hayal güçlerinin ürünlerini sergiler, onlara dayanarak hikayeler anlatırken Clarke'ın hikayelerinin temelini gerçek bilimsel, teknolojik gelişmeler, olaylar oluşturur. Hayal gücünden yoksun hikayeler olduğunu söylemiyorum. Tam tersine, özellikle bilim ve teknolojiyle ilgilenen insanları çok derinden kavrayacak bir hayal gücü vardır ortada. Fakat kullandığı fikirler öylesine güçlü bilimsel temellere dayanır, anlatım dili o kadar ayrıntılıdır, gerçekleşen olaylar o kadar mantıklıdır ki kurgusal bir romandan çok geleceğin geleceğinden gelme belgeselvari bir kitap okuyor gibi olursunuz. Bu olguya katkı sağlayan, kimilerince olumlu, kimilerince olumsuz bir yan olarak gözükebilecek bir nokta daha vardır Clarke'ın kitaplarında; hikayeler o kadar yavaş gelişir, hikaye yapısı olarak o kadar aksiyon içermez, o kadar az heyecan doludur ki, gerçek hayatta yaşanmış bir olayı anlattığına -eğer ki bilimkurgusal bir gelecekte geçmiyor olsaydı- inanabilirsiniz.

"Cennetin Çeşmeleri" wikipedia'nın söylediğine göre Clarke'ın en meşhur 3 kitabından bir tanesi. Hayatının bir noktasından sonrasını dalış sevdası nedeniyle taşındığı Sri Lanka'da geçiren Clarke'ın, Sri Lanka'yı temele koyduğu bir hikaye Cennetin Çeşmeleri, ve diğer kitaplarından alışık olduğumuz üzere uzayda değil, dünyada geçen bir hikaye anlatılıyor bu sefer (yani en azından atmosfer sınırları içinde). Bu sefer hikayemizde uzay gemileri, astronotlar, gezegenler yok. Dünya dışı bilinç sahibi yaratıklar için de yok diyeceğim ama onlar var. Sadece arka planda yer alsalar, ana hikayeyle direk bir temas kurmadan, sadece dünyanın geleceği tasvirinin bir parçası da olsalar yine varlar. Ve yazar, insanlığın bugünüyle ilgili eleştrilerini, dinle ilgili eleştirilerini, yaşamla, tüketimle ve benzeri dünyevi konularla ilgili eleştrilerini de bu dünya dışı bilinç yoluyla aktarıyor okuyucuya. Peki tüm bunlar yoksa ne var hikayede, bu sefer ana kahraman kim? Uzay Efsanesi ve Rama gibi serilerden alışık olduğumuzun aksine "Cennetin Çeşmeleri" nin ana kahramanı bir mühendis. Hem de öyle böyle bir mühendis değil, Cebelitarık Boğazı üzerine bir köprü tasarlamış ve inşa ettirmiş, dünyanın favori mühendisi. Mühendisimizin yeni projesi ise yıldızlara uzanan bir köprü inşa etmek.



1900'lü yılların başında, ilk uyduların fırlatılmaya başladığı zamanlarda bir Rus mühendisi bir soru atar ortaya. Madem uydular gönderebiliyoruz, uzay mekaniği cisimlerin yörüngede sabit olarak kalmalarını sağlıyor, neden uzaya doğru bir asansör inşa etmiyoruz? O yıllarda mühendise verilen cevap basitmiş: çünkü bu imkansız. Bu cevabın geçerliliği ise 1900'lü yılların sonlarına doğru yitirmeye başlamış. Yine Rusya'da 1950'lerde labratuvarlarda ilk karbon nanotüpler görülmeye başlanmış. Mükemmel bir karbon zincirinden oluşan bu malzemeler o kadar güçlüymüş ki uzaya çıkacak bir asansör fikrini "lan, acaba...?" mertebesine çıkarmış. Uzaya çıkmakla ilgili onlarca kitap yazmış Clarke durur mu, zamanı biraz ileri sarmış ve teknolojinin bu fikrin bir projeye dönüşebileceği bir geleceği tasvir etmeye başlamış. Uzaya gitmek için ihtiyaç duyduğu şeyler elinde; fikir, fikri bir gün gerçek kılma potansiyeline sahip bir teknoloji ve fikrin gerçekleşmesini sağlayacak, teknolojinin yeterince geliştiği yıllarda yaşayan mühendis. Tabii çeşitli sorunlar, sıkıntılar olmadan direk düşünülen ve sonrasında inşa edilen bir asansörün öyküsü ne kadar okunası olabilir? Bizim de mühendisimizin projesini tamamlayabilmesi için pek çok sorunu çözebilmesi gerekiyor. Nitekim kitabın sonunda, olaylardan 1500 yıl sonraki dünya tasvir edilirken asansörün çok eski bir yapı olarak varlığını, uzaya köprü fikrini ilk okuduğunuz an öngörebiliyorsunuz (Tabii Clarke'ın tasvir ettiği haliyle olması baya zor).

Clarke, herkese tavsiye edilmesi zor bir yazar. Bilimkurguya, teknolojiye, uzaya yabancı ve soğuk kişilerin zevkle okuması çok mümkün olmayan bir yazar. Kaldı ki tüm bunları sevenler bile yavaş kurgusu, az aksiyonu dolayısıyla bir kitabını okuduktan sonra ikincisine geçmekte tereddüt yaşayabilir. Fakat dünyasına bir kere girebiliyorsanız hayal dünyanıza bambaşka boyutlar katacak bir yazar kendisi. Öyle olmalı ki onunkiler kadar başarılı bilimkurgu kitaplarıyla  çok az karşılaştık. Onun kadar başarılı yazar ise çok daha az.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

İçeriden Ölmek - Robert Silverberg

Söz konusu bilimkurgu olunca insan bazen kötü süprizlerle karşılaşabiliyor. Sinema söz konusu olunca işin rengi biraz farklı; sonuçta hikaye sıkıntılı olsa da özel efektlerle, aksiyonla bir şekilde yine iyi vakit geçirtiyor insana. 'Patlamış mısırlık film' diye nitelendirdiğimiz filmler var sonuçta; patlamalar, çatlamalar, şakalar, falanlar filanlar 2 saat boyunca izleniyor, kafalar boşaltılıyor, hiçbir şey düşünmeden salya akıtarak ekrana bakılıyor ve bazılarımız için tatmin verici bir 2 saat geçmiş oluyor (o da lazım bazen diyerekten). Aynı şey ne yazık ki (ya da neyse ki) kitaplara uyarlanamıyor; bir kitap 'patlamış mısırlık' ise öyle "1 hafta - 2 hafta okuyayım, kafamı boşaltayım..." falan filan olmuyor. İlk 5 sayfa "acaba ilgi çekici bir şeylere mi yöneliyor, hikaye patlayacak mı bir yerlerde" düşünceleriyle geçerken 10. sayfa "sanırım kitabın yapısına alışır, hikayelere biraz daha girebilirsem zevk alırım bu kitaptan" düşünceleriyle çevriliyor. Ardından gelen 190 sayfa (200 sayfalık bir kitap varsaydım, daha fazlası katlanma sınırlarını benim için geçer) "başladığım bir kitabı bitirmeden bırakmam, o kadar da kötü sayılmaz, kendince bir mizah anlayışı var" düşünceleriyle geçiyor. Kitabın en zevk veren kısmı son bölümün ilk sayfası oluyor. Mesela "Uzaya Haçlı Seferleri" isimli bir kitabı, aslında ismini görür görmez bırakmam gerekirken sonuna kadar okudum; tam da bu duygu ve düşünceler içinde. İnsanın dili böyle gereksiz kitaplardan bir kere yanınca kitap seçiminde daha seçici olmaya başlıyor (ki bu da çok satanlar listelerine yaklaştırıyor insanı ki onun sıkıntıları da başka).

22 Mart 2013 Cuma

İyi Güzel Muhteşem Yarın - Cory Doctorow

Cory Doctorow'u daha önce duymuş muydunuz bilemiyorum. Benim kendisini keşfetmem, Türkçe'ye çevrilen (yazının konusu olan) kitabın kapak tasarımını ilginç bulmamla başladı. Yanda gördüğünüz kapak tasarımı ve bir betimleme ya da zincirleme isim tamlaması olmayan kitap ismi, değişik bir şeyler vaad ediyormuş gibi gelmişti bana. Okuduktan sonra biraz aldatıcı olduğuna karar verdiğim kapak ve arka kapak yazısı, benim ilgimi çekmeye yetti: "İlerlemenin sonuna varıldığında ne olur? Çağdaş bilimkurgunun önemli isimlerinden Cory Doctorow, tasarladığı Disney motifleri egemenliğindeki karamsar gelecekte, ergen 'üst-insan' Jimmy ile düşlerinin kızı ölümlü Lacey'nin öyküsü etrafında...". Kitabın sonuna geldiğinizde ise kurgusal hikayenin yanında, hatta belki kurgusal hikayeden çok yazarın ilginç bir insan olduğunu görüyorsunuz. "Bilimkurgu yazarı, blogçu ve teknoloji aktivisti Cory Doctorow, ünlü Boing Boing blogunun ortak editörüdür ve aralarında Guardian, New York Times, Publishers Weekly ve Wired gibilerinin bulunduğu pek çok gazete, dergi ve internet sitesine yazılarıyla katkıda bulunmaktadır. Doctorow, teknoloji yasaları, politikaları ve anlaşmalarında özgürlüğü savunan, kar amacı gütmeyen sivil özgürlükler kuruluşu olan Elektronik Sınırlar Vakfı'nın (eff.org) Avrupa İlişkileri Müdürlüğü görevini yürütmüştür. İngiltere'deki açık üniversitenin konuk profesörlerindendir ve Kanada'daki Waterloo Üniversitesi'nde sanal kürsü sahibidir. 2007 yılında California Üniversitesi Anenberg Kamusal Diplomasi Merkezi'nde Fullbright Başkanlığı görevini yürütmüştür. 2008'de baba olmuştur, kızı Poesy Emmeline Fibonacci Nautilus Taylor Doctorow, her türlü teknolojik ve insan yapımı eseri solda sıfır bırakan bir mucizedir." (Kitabın içindeki yazar tanıtımını direk aktardım) Gerek bu tanıtım yazısından, gerekse hikayeden sonra gelen, 2010 Dünya Bilimkurgu Fuarı'nda yaptığı konuşması ve bir röpörtajı gösteriyor ki bir yandan tam bir bilimkurgu hayranı olan, "geek" olarak adlandırılan insan grubunun örnek bir üyesi, bir yandan da teknik, teknolojik, bilimsel pek çok konuya uzun uzadıya kafa patlatan ve hakkatten çok sağlam fikirleri olan birisi.


26 Kasım 2012 Pazartesi

Çizgilerle İstanbul


Farklı bir şehir İstanbul. Anlatmaya dilin yetmeyeceği, her tada, her zevke, herkese hitap eden... Dünya çapında en önemli, en eski ve daha pek çok en'in sahibi. Herhalde Türk müziğinin, yöresel türküleri hariç tutarsak geriye kalan şarkıların esaslı bir çoğunluğuna dahil olmuş, hatta pek çok şarkının direk konusu, hatta hatta bazen de direk şarkının ismi. Sinema desen Türk filmlerinin belki de yarısından fazlası İstanbul'da geçer, bunların da çok büyük bir kısmında İstanbul resmen bir başrol oyuncusudur; dizilere hiç girmemekte fayda var. Konumuz çizgiromanlar olunca da çok bir şey değişmiyor; İstanbul, Türk çizgiroman kültürünün de yine başat aktörlerinden bir tanesi.

Türkiye'de çizgiroman, çoğunlukla mizah dergilerinin öncülüğünde gelişmiş, çeşitlenmiş, yayılmış. Kötü Kedi Şerafettin, Otisabi, Rıdvan, Genco, İhtiyatsız Adam, Cabbar Baba ve benzeri seriler hep haftalık ya da aylık mizah dergilerinde yayınlanmışlar. Tabii Türkiye'de mizah dergilerinin ofisleri çoğunlukla İstanbul'da olduğundan, çizerler İstanbul'da yaşadıklarından ve fon olarak da çoğunlukla yaşadıkları çevreyi kullandıklarından hikayeler hep İstanbul'da geçiyor. Otisabi'yle İstanbul'un gece yaşamının yoğun olduğu mekanlarda dolanırken Genco (şimdilerde ise Ortam) ile şehirde dört döneriz, her bir köşeyi ince ayrıntıları eşliğinde resmen çizgilerle yaşarız. Şerafettin ise Cihangir'in altını üstüne getirir, çatılardan ara sokaklara Cihangirli oluruz Şero'yu okurken. Uykusuz dergisinin son nesil hikayesi "Metin Annesini Arıyor" ise bu aralar Metin eşliğinde Kadıköy civarlarında dolanıyor; nerelere gideceğini zaman gösterecek tabii. Hedefimiz Türk çizgiromanlarıyla ilgili konuşmak olmadığından dolayı bazı çok önemli serilere, hikayelere, karakterlere, onları es geçerekten biraz haksızlık edeceğiz (gönül isterdi ki Abdülcanbaz'dan, Karabasan'dan, Avni'den hatta hatta Çılgın Bediş'ten, Sıdıka'dan, Utanmaz Adam'dan ve çok daha fazlasından da bahsedeydik).

Bu yazının konusu ise yakın zamanda çıkmış, hedefi tam olarak hikaye anlatmak değil, İstanbul'da geçen hikayeler anlatmak olan 2 tane çizgiroman: "Çiztanbul" ve "İstanbul Zombi 2066".

"Çiztanbul" bir studio Rodeo projesi. Studio Rodeo'yu dikkatli bir çizgiroman okuyucusu değilseniz gözden kaçırmış olabilirsiniz. Yanlış hatırlamıyorsam 2004 civarında "Rodeo Strip" isimli bir çizgiroman dergisi çıkartarak yayın hayatına başladı Rodeo. Yıllar içinde çeşitli özgün ve başarılı yayınlar yaptılar (Zombistan ve Ayılı Adam gibi). Yurt dışında çeşitli festivallerde Türkiye'yi temsil ettiler. Yurt dışındaki çeşitli çizgiromancılarla kurdukları bağlantılar sonucunda Nisan 2012 yılında "Çiztanbul" albümünü yayınladılar. "Çiztanbul" , 8 farklı yabancı sanatçının yazıp çizdiği, İstanbul'da geçen 8 farklı hikayeyi anlatıyor. Rodeo'nun misafiri olarak İstanbul'a gelmiş, gezmiş, çeşitli ön çalışmalarda bulunmuş bu 8 sanatçının her biri evlerine döndükten sonra kendi hikayesi üzerinde çalışmış ve İstanbul'u ayrıntılarıyla yansıtan hikayeler çizmişler. Rodeo'nun editörü Murat Mıhçıoğlu'nun tanımıyla: "Projemizin temel prensibi, İstanbul'u çizgi roman yaratıcıları ile buluşturmaktı. Dolaysız, saf ve taze esinlerden yola çıkmayı, sahici ve kalıcı bir çalışmanın ön koşulu olarak kabul ettik."

İlk hikaye Amerikalı bir çizgiromancı olan Charles Vess'in gözünden. Şehir gezisi esnasında, Sultanahmet Meydanı'nında gördüğü, Nasreddin hoca kostümlü bir amcadan çok etkilenen Vess, bu karakteri kullanarak hemen hemen sözsüz, tarihin içinde akıp giden, şiirsel bir İstanbul tasviri çizmiş. Ardından Belçikalı Danny Henrotin, biraz biyografik, biraz kurgusal bir tatta, İstanbul'u gezmeye gelen bir çizgiromancının, gezisi sırasında yaşadığı bir aşk hikayesini anlatmış. Gazetecilikten gelme Sırp bir sanatçı olan Aleksandar Zograf, daha çok belgesel bir tarzda kendi gezisini, kendi gözünden İstanbul'u çizmiş. Studio Rodeo'nun başka çizgiromanlarında da karşılaştığımız İtalyan Roberto Diso, Belçikalı meslektaşınınkine çok benzeyen, yakın tarzda bir hikaye ile resmetmiş İstanbul'u. Tabii biraz daha farklı bir çizgi ve farklı yönden gizemli bir hikaye eşliğinde. Peşinden İspanyol Alberto Jimenez Alberquerque, hayran kaldığı Kız Kulesi merkezinde gelişen bir hikaye yazmış. Makedon Aleksandar Sotirovski, tarihi ve polisiye bir hikaye için fon olarak kullanmış İstanbul'u. Son 2 hikaye ise 2 konuda ortak noktalar içeriyorlar: Her ikisi de Saraybosnalı sanatçılar tarafından çizilmiş ve her iki hikaye de gelecekte geçen, bilimkurgu hikayeleri. Enis Cisic, cyberpunk bir İstanbul'da, çok da yabancısı olmadığımız bir hikayeyi başarılı bir tarzda anlatmış. Esmir Prlja ve Amra Hejub ise teknolojik bakımdan bugünden çok uzak olmayan bir gelecekte konumlandırmışlar hikayelerini. Teknolojik olarak uçan arabalar yeni keşfedilmiş ve yeni yeni kullanılmaya başlanmış. Hikaye bilimkurgusal öğeler içerse de karakterler çok da yabancı değiller, sanatçının tabiriyle "değişse de aynı kalmış bir İstanbul".

Studio Rodeo ve yayınlarıyla ve Çiztanbul projesi ile ilgili daha fazla bilgiye, başlıklara tıklayarak ulaşabilirsiniz.

İkinci çizgiromanımız "İstanbul Zombi 2066" ise bir İspanya-Türkiye ortak yapımı. Çizgiroman İspanyol bir çizgiromancı olan Mery Cuesta nın bir çalışması. Türk çizerlerden Cem Dinlenmiş, Ceren Oykut, Göksu Gül, Emir Yardımcı ve Tan Cemal Genç, çeşitli sayfalarda katkılar sağlamışlar çizgiromana. Cem Dinlenmiş'in Penguen'deki "Her Şey Olur" köşesinden alışık olduğumuz tarzıyla bir giriş yapıyor çizgiroman. Bize yaklaşık olarak 2020'lerden (Rambo 10'un gösterime girmesi" başlayarak 2065'e (uçan kaykay) kadar dünyada neler olduğunu, Dünya haritası üzerinden anlatıyor. Distopik bilimkurgulardan tanıdığımız öğelerle 2066 yılını anlatıyor bize: Deri altına easymate isimli cihazı yerleştirmemek yasadışıdır, yasaktır. Easymate bir çeşit modern zaman akıllı telefonu gibi. İletişim, sinyaller, istatistikler, etkinlikler, politika, ekonomi artık easymate sayesinde, easymate üzerinden yürütülüyor. Mesela ufak eklentiler ve hop, çizerler easymate ile çiziyorlar. Tabii hal böyle olunca kağıt kullanmak artık yasa dışı, Burak'ın dediği gibi "... eğer biri bizi elimizde kağıtla görürse sonuçları çok ağır olur!". 2066 yılında İstanbul - 2066 Kültür Başkenti Fuarı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cumhuriyeti'nde düzenlenir. Tabii bir sürü heyecan ve olayı da yanında getirir: Hamsiler isimli, var olduğu şüpheli, easymate karşıtı yasadışı örgüt, historyteller isimli yeni nesil gazeteciler, etkinliği düzenleyen Kültür Eliti ve çok kilit, tanıdık bazı sözler sayesinde mezarından kaldırılan zombi Zeki Müren ve zombi hayranları ordusu!

Bir bakıma 3 bölümden oluşuyor çizgiroman. İlk bölüm geleceğin tanıtımını yaparak hikayeye bir giriş yapıyor. Ardından Türkiye çizgiroman-çizerlik tarihini anlatan bir bölüm ile hikayeye ara veriyoruz. İlk osmanlı dönemi mizah dergiciliğinden başlayarak Diyojen, Markopaşa, Akbaba, Gırgır, Limon, Deli, Leman, Penguen ve Uykusuz ile devam eden mizah dergiciliği tarihi, Orhan Koloğlu'nun "Türkiye Karikatür Tarihi" isimli kitabı kaynak gösterilerek anlatılıyor. Ardından çok hızlı bir gelişim süreci ile olaylar karışır. Hikayenin tam olarak bir sonuç bölümü var mı, yoksa gelişim süreci ile hikaye sonlanmış mı, orası okuyana kalmış bir durum. Pek çok açıdan çok değerli bir çizgiroman "İstanbul Zombi 2066". Hem yabancı-türk ortak yapımı olması, farklı çizerlerin kendi üsluplarıyla, kendi yorumlarıyla bir arada çalışıp ortak bir ürün çıkarmaları, hem özgün, uçarı, fantastik öyküsü... Yazık ki kendisini kitapevlerinde bulmak mümkün değil. Türkiye çağında dağıtıma girmemiş bir cilt kendisi; Türkiye'de sadece İstanbul'da 2 kitapevinde bulunabiliniyor: Gon ve Robinson Crusoe.


14 Ekim 2012 Pazar

Mars Yıllıkları - Ray Bradbury

"Geldiler, çünkü korkanı vardı, korkmayanı vardı, mutlusu vardı, mutsuzu vardı. Herkesin bir sebebi vardı. Bir şey bulmaya, ya da bir şey elde etmeye, bir şey kazıp çıkarmaya ya da gömmeye geliyorlardı..."

"Mars Yıllıkları"; bilimkurgu ve distopya tarzında hikayeleri ile büyük bir efsane olmuş, birkaç ay önce vefaat eden Amerikalı yazar Ray Bradbury'nin ilk kitabı imiş. Bradbury hikayeleri 1940'larda yazmaya başlamış, kitap 1949'da basılmış. Kitapla ilgili birkaç kısa, turistik bilgi: Ruslar kitaptan esinlenerek 1988 yılında bir film çekmişler. Sanıyorum ki 1960'larda Amerika'da bir opera uyarlaması olmuş. Bazı hikayeler radyoda, bilimkurgu kuşağında okunmuş. Bazı televizyon programları, bazı hikayeleri televizyona uyarlamış. Aynı zamanda yine bazı hikayelerin çizgiroman uyarlamaları çıkmış.

Nedir peki Mars Yıllıkları? Hikayemizde Mars, üstünde yaşam olan bir gezegendir. Hatta üstünde çok eski bir uygarlık vardır. "Haziran 2011: ve ay hala ışıldıyordu" öyküsündeki bir arkeologun keşiflerini geminin kaptanına anlattığı kısımlardan öğrendiğimiz üzere, insanlıktan çok daha gelişmiş bir uygarlıktır Marslılar. İnsanların uzay yolculuğuna çıkmaya başladığı bir gelecekte (daha doğrusu günümüz-geleceği denilen bir gelecekte - geleceği tasvir eden bir bilimkurgu romanının tasvir ettiği geleceğin tarihinin gelmesi-) başlar hikayeler. Kitabı 3 bölümde değerlendirmemiz mümkün: İlk bölümde astronotlar Mars'a varırlar. İkinci bölümde yerleşimciler Mars'a varırlar ve Mars üzerinde dünyadaki hayatın bir gölgesi başlar (Kitabın arka kapağından aldığım, Ağustos 2001: Yerleşimciler bölümünde geçen paragraf bu bölümün başlangıcı sayılabilir). Üçüncü bölüm hikayelerinde ise Dünya'da devam etmekte olan savaş, insanlığın kendisini ve Dünya'yı yok etmesine doğru gitmektedir. Mars'ta yaşayan Dünyalılar, Dünya'ya roketlerle geri dönerler. Yani kısacası tam bir giriş, yerleşme, çıkış hikayesi "Mars Yıllıkları".

Hikayeler, ne kadar Mars'ta ve gelecekte geçse de başka yazarlardan okuduğumuz, ilginç bilimsel gelişmeler, ilginç uzaylılar ile hayalgücünün sınırlarında bilimkurgu öyküleri sayılmazlar. Arada Marslılar geçse de, bazı bilimsel icatlar hayal etse de hikayeler dünyalı insanların, dünyalı bakış açılarının, dünyalı mantıkların, dünyalı ilkelliğin, dünyalı egonun yani çok yabancı olmadığımız bir ortamın hikayeleri. Dolayısıyla bilimkurgunun çok hayranı olmayan insanların bilimkurgu okurken yaşayacakları sıkkınlık, ilgi kaybı bu hikayelerde çok fazla mevcut değil.

Öykülerin arasında beni en çok etkileyenler "Usher II" ve "Yağmurlar Çiseleyecek" öyküleri oldu. Usher II için "Fahrenheit 451" in oluştuğu hikaye de diyebiliriz sanırım. Bir çeşit Edgar Allan Poe'ya saygı duruşu olan hikaye, kurgu-fantazi hikayelerin yasaklandığı, her türlü kurgu-fantazi kitaplarının toplanıp yakıldığı bir geçmişe sahip. Öyle ki yeni nesil artık Poe'yu bilmeyerek büyümüş, Poe'nun hikayelerine yapılan göndermelere boş boş bakarak karşılık verir olmuş. Bir kitap, kurgu, fantazi aşığı milyarder Mars'a gelir, Poe, vampirler, cadılar, hayaletler ve daha bir sürü hayranı olduğu objelerle süslenmiş bir ev inşa ettirir kendine. Fakat her türlü kurgu-fantazi yasaklanmıştır ve bürokrasi Mars'a da gelmiştir. Yetkililerin Usher II evini yıkmaları an meselesidir. Kitapta açık ara beni en çok etkileyen hikaye "Yağmur Çiseleyecek" hakkında azından bile bilgi vermek istemiyorum. Çok özet bir şekilde, Dünya'daki nükleer savaş sonunda geçen hikaye, savaşın yıkımını savaştan ve yıkımdan hiç bahsetmeyerek anlatıyor. Bradbury'nin tüm hikayelerinde var olan mizah duygusu, mizahi yaklaşım bu hikayeyi gerilim yüklü bir trajediye büründürüyor.

"Fahrenheit 451" i saymazsak; Bradbury'nin, yakın zamanda çıkan "Resimli Adam" ile birlikte en çok beğenilen kitabıymış diyorlar "Mars Yıllıkları" için. Hem bilimkurgu açısından yapı taşı tadında bir kitap olması nedeniyle (1950'de yazmış adam, bazı yerlerde bunu hatırlamak insanı baya şaşırtıyor) bilimkurgu severler için, hem de bilimsel ayrıntıların çok fazla ve yorucu olmamaları dolayısıyla kurgu-roman severler için baya uygun bir kitap "Mars Yıllıkları". (Tabii Bradbury'nin iyi bir Amerikalı olduğunu unutmamak lazım; aksi taktirde Mars'a gidebilen tek devletin Amerika olması gibi bazı ayrıntılar can sıkabilir)

Looper - 2012


Akademiye tam zıt yönde ilerleyen filmler benim için her zaman daha ilgi çekici olmuştur. Motto dahilinde ilerleyen film seyirleri işin özgünlüğünü yok ederken, arada çıkan asi filmler biraz olsun bizlerin kendi gelmesini sağlıyor. Bu aykırılığın en son adımı 'Tetikçiler' olarak, yine çok anlamsız bir çeviriyle gelen 'Looper'.

Yönetmen Rian Johnson aykırılığını, eskiye yönelik saygı duruşunu da bozmadan gerçekleştirebilen biri. İlk filmi 'Brick' ile yine Joseph Gordon Levitt ile Film Noir'i liseye taşımış, kara film süslemelerini farklı bir uzama çok da göze batmadan profesyonelce yerleştirmişti. Diğer filmi 'Brothers Bloom' ile de Heist(Soygun) filmlerine selam çakmış ve yoluna devam etmişti. 


Looper'da ise biraz hızlı ilerlemiş Johnson, zira mevzu bu sefer bilimkurgu. Çok spoiler vermeden ince makaslarla konuyu şu şekilde özetlersek; 30 sene sonra (2074) zaman yolculuğu bulunmuştur. Geleceğin mafyaları, öldürecekleri insanları geçmişe (2044) gönderirler. Geçmişte de bu insanları öldürüp, cesetten kurtulamaları için tuttukları Looper'lar işlerini özenle gerçekleştirmektedir. Protagonistimiz Joe, işini adabıyla yapıp, parasını serserilikle yiyen karizmatik oğlanımız. Zaman gelir, devran döner, Joe'nun karşısına gelecekten 30 sene yaşlı hali gelir ve onu alt edip kaçar. Firmaya hesap vermesi gereken Joe, yaşlı halini ararken, bir yandan diğer Looper'dan kaçmaya çalışır. Daha sonra olaylar çok karışır. (Spoiler duvarına geldik.)

Baştan söyleyeyim, film benim için çok başarılı. Uzun zamandır bekliyorduk zaten Looper'ı. Ödüller aldı, beklentileri yükseltti. Buna rağmen filmi izlerken çok küçük boyutlarda hayal kırıklığı yaşadım. 


Hikayenin güzelliğinin yanında, yaratılan 2044 yılı atmosferi bilimkurgu severler için tam bir vaha. Akıllıca düşünülmüş, kesinlikle uçuk olmayan, gerçekçi bilimkurgu detayları, özellikle arkaplandaki birçok küçük buluşu bulmaya çalışırken kendimizden geçtik sinemada. Yeni nesil sanat, bina, teknoloji tasarımları yapan insanları kutluyorum. Bilim-kurgu ortamı bir hayli süpersonik. 

Atmosfer ve hikaye ile ilgili tek tepkim zaman yolculuğu ve telekinetik mutantların bir araya zorla sokulmuş gibi gözükmeleri. Yanlış anlaşılmasın, hikaye bu 2 olguyu sonlara doğru çok yerinde bağlıyor; ama mutantlara gerek var mıydı bilmiyorum. Rainmaker hikayesi (izleyince anlaşılacak) daha fantastik olmadan da bitirebilirdi, tamamen zaman yolculuğuna sadık kalınabilirdi diye düşünüyorum; ama dediğim gibi bu halinde de hiçbir sorun yok. 'Film ikisini de kaldırmamış abi, saçmalamış adam o ne öyle marvel filmi gibi.' diyen Angus Young arkadaşları sakinliğe davet ediyorum.

Oyunculuk gayet yerinde, Gordon-Levitt'in uzuun bir zaman Bruce Willis'e benzemeye çalıştığı apaçık. Başarılı yüz makyajının üzerine, yerinde ve emek verdiği belli olan hareketleriyle Bruce Willis olmuş resmen. Bu eleman kendini gittikçe kanıtlıyor. Zaten seviyorum JGL'i, daha da sevdiriyor her filmiyle arkadaş. Bruce Willis ise bildiğimiz Bruce, eline silah ver, koştursun. Eline iki Famas silahını aldığı sahne bir anlık Die Hard havası yaratmıyor değil; ama olsun biz Bruce'u öyle seviyoruz. Filmde onun önemiyeti birincil olmadığı için, odun oyunculuğu da biraz arkaplanda gömülebiliyor Bruce'un, o yüzden hiçbir sorun yok. Protagonist ve antigonistlerin tam olarak belli olmadığı filmde (ki bu durum çok leziz), oyunculuk illa ki daha bir öneme sahip olduğundan, bu iki kişi dışında da herkesin ortamı kurtaracak kadar filmi taşıdığını söyleyebilirim.


Çeşitli sanatçıların oluşturduğu V.A. Soundtrack ise filme çok uygun. Atmosferi uçurmaya gayet yardımcı nitelikte. 

Zaman yolculuğu konusu çok baş ağrıtan bir konu. Filmi izlerken muhtemel 'E abi o neden öyle olmadı? Bu neden buradan gitmedi?!' gibi sorular sorulabiliyor. Filmin bunlara ara ara verdiği alt-mesaj var; Farketmez. Otur filmini izle, aksiyonuna bak sen, boşver mantık hatalarını, loop hole'ları diyor. Boşver baba, ne düşünüyosun, ekmek kadayıfı gibi film yapmış adam sana, hala söyleniyorsun. 

Güzel bilimkurgu atmosferi üzerine, nezih oyunculuk, heyecanlı ve merak uyandırıcı hikaye ile doğru soundtrack derlemesi toparlayabilmiş bir yapım Looper. Haftasonunun 2 saatini daha güzel hale getireceği şüphesiz. 


30 Eylül 2012 Pazar

Dredd - 2012


Yasama yürütme ve yargının sokaklara inip aramızda kol gezdiği Dredd'in yeni filmini uzun zamandır bekliyordum. Güzel bilimkurgu öğeleri ile bezenmiş, aksiyonun ön planda olduğu, birçok toplumsal olgunun da arkaplanda analizden geçirildiği Dredd bizi neyse ki oldukça tatmin etti. 

Dredd, nükleer post-apokaliptik bir Amerika'da, duvarlarla çevrili mega şehirlerin oluştuğu, karmaşanın, yoğunluğun, kalabalığın, sıcağın, tozun, pisliğin her yerde olduğu bir uzamda karşılışıyor bizi. Sekiz yüz milyon insanın konakladığı, New York ve Boston arasının tamamen kaplayan Mega City 1, karanlık ve umutsuzluğun insanoğlu üzerindeki etkisini çok uzaklardan bile yansıtabilen bir şehir. Umudun, morallerin, etiğin yokolduğu bu şehirde pek tabi suç oranı da tavan yapmış durumda. Bu şımarıklığı da düzeltmek için kurulan Adalet Sarayı'nın görevlileri olan 'Judges' yani yargıçlar, aslında MP Polisi - Yargıç terimlerinin sokakta vücut bulmuş birleşmiş halleri. Özet olarak herhangi bir yargıç sokakta sizi yakalayıp yargılayabiliyor, hükmünüz idam ise hemen orada gerçekleştirebiliyor. 

Filmin konusu ise özetle şu şekilde, şehirde yeni çıkan ve aşırı derecede tutan Slow-Mo adlı uyuşturucu büyük tehlike oluşturmaktadır. Bir cinayet ihbarı üzerine varoşlardaki Peach-Trees adlı 200 katlı dev Mega-Bina'ya giden Dredd ve psijik mutant stajyeri Anderson, şans eseri buranın Ma-Ma ve klanının üssü olduğunu ve Slow-Mo'dan bu klanın sorumlu olduğunu öğrenirler. Klanın önemli üyelerinden birisini yakaladıktan sonra merkeze sorgulamak üzere geri götürmeye çalışırlarken, Ma-Ma elemanını sorgulanmasını önlemek için binayı tamamen kapatır ve bütün apartmana duyuru yaparak bu iki yargıcı infaz etmesini ister, bu şekilde aksiyon başlar. Yakın zamanda izlediğimiz harika ötesi Endonezya aksiyon filmi The Raid: Redemption ile konu aynı aslında.


Mükemmel bir distopya ile karşılıyor bizi Dredd. Gattaca'dan aldığım distopya duygusunu, geçen yılın filmi In Time'da ucundan koklayabilmiştim. Dredd bana Gattaca'ya çok yakın, özellikle ilk yarısında, distopya duygusunu tüylerim diken diken olurcasına verdi. Maalesef ikinci yarı tamamen bina içinde geçtiğinden, o güzel yaratılmış distopyayı çok görme fırsatımız olmadı, ki bu beni üzen maddelerden biriydi. Güzel bilimkurgu detaylarının süslendiği, yerinde bir post-apokaliptik uzama çok başarılı bir distopya düzeninin oturtulduğu apaçık. Film ön planda mükemmel bir aksiyon filmi iken, arkaplanda hüküm ve yargının, ölümün ve yaşamın değerinin, orantısız gücün, yozlaşmış düzenin ve koruyucuların yavaş ve ince ince yergisini bizlere aktarıyor. Robotik hale bürünmüş yargıçların sokakta koruduğu düzenin, düzene ne kadar yardım ettiği, sokaktaki insanın düşüncesine bile danışmadan verilen hükümlerin ne ölçekte yararlı olduğu husuları arada bir göz kırpıyor. 

Yargıç olmak istemeyen acemi kızımız Anderson ile de aynı şekilde düzen sorgulaması, alacağı kararlar karşısında sürekli tereddüt hali aslında sokaklardan gelen düşüncenin, dünyaya yargıç gözüyle baktığı anki ilk şaşırmasını duyuruyor. 

Satır aralarında verilen alt mesajlar haricinde film o kadar göreve yönelik ki, beni mest etti. Kafa yormaya hiç gerek yok; Peach Trees'de tuzağa düşürüldükten sonra Ma-Ma'yı yakalamayı amaç edinen Dredd ve Anderson, film boyunca kat kat binada ilerleyerek aksiyondan aksiyona uçuyor. Ve aksiyonlar harkulade. Film daha Dredd girişinin yapıldığı ilk sahneden itibaren kaliteli bir yapım olduğunu çıtlatırken, binadaki her aksiyon sekansına ayrıca bayıldığımı belirtmek istiyorum.



Dredd'e gelince, herkes Dredd'i Slyvester Stallone ile tanıdı, aslında ben de. Daha sonraları konunun aslında İngiliz 2000 AD'den çıkma bir çizgiroman serisi olduğunu öğrendim. Judge Dreed ne kadar 'cheesy' ise, Dredd o kadar zıttı, aslında çizgiromana bu sefer çok daha sadık. Bu sefer Dredd'in yüzünün gözükmesi, über kahraman Dredd imajı gibi yanlışlar yok. Dredd o mükemmel miğferini film boyunca çıkarmıyor ve kahraman imajı çizmiyor. Çok uzman bir özel tim imajını sürekli kurduğu planlar ve tuzaklar ile bilinçaltımıza gömüyor. Kahraman olmadığını zaten ikinci yarısı çok net bir şekilde görebiliyoruz, spoiler vermek istemiyorum.

Setlerin ve ışıklandırmanın epey güzel olduğunu söylerek asıl beni çok mutlu eden konuya gelmek istiyorum; soundtrack. İskoç Paul Leonard Morgan (Limitless) Dredd için, gergin, boğuk bir elektro albüm hazırlamış . OST film ile o kadar uyumlu ki, aksiyon sahneleri başlamadan önce başlayan parçalar ile koltukta heyecandan konum değiştirmek rutin hale geliyor. 

Karl Urban Dredd karakterine ne kadar yakışmış emin değilim. Bazı yerlerde Dredd'i çizgiromana çok uydurabilirken, bazı sahnelerde ağzı ile sürekli yaptığı 'Not Bad' duruşu aşırı derecede 'çemçük ağızlı' sıfatını kazanıyor ve itici oluyor. Dredd'in ve Anderson'ın kıyafet ve ekipmanları, araçları aşırı iyi. İlk filmdeki aşırı Spacemarine tarzı kıyafetler gitmiş, daha gerçekçi olan saha uniforması yerini almış. Glock tabancanın modifiyesi olan Judge pistol ise filmin şov kısmı. Çizgiromanda yer alan Chopper tarzı motorlar, daha futuristik torunları ile değiştirilmiş ve atmosfere büyük etkide bulunmuşlar. Miğfer'e ise hiç laf yok, müthiş oturmuş Urban'a. 


Olivia Thirlby ile ilgili aynı şeyi söyleyemem ama Lena Headey filmde çok iyi. Antigonistlerin protogonistler kadar iyi olduğu filmler her zaman daha dengeli olur, ki burada da aynısı geçerli. Klanın başı, 200ncı katın sahibi Ma-Ma'yı canlandıran Headey, pis duruşu, iğrenç sıfatı, fesat hareketleri ile feminenlikten tamamen çıkmış, korkutucu bir seviyede baba edasıyla filme hükmediyor. Dredd ne kadar düzeni temsil ediyorsa, sakinliğini koruyan o kadın da kaosun içindeki kuralcı düzenin bayrağını taşıyor.

Özel efektler ise gayet yerinde. Slow-Mo kullanan kişinin gözünden gözüken o pastel renkli, simlerin uçuştuğu yavaş dünya gayet ilgi çekici. Özellikle Judge ve Anderson'ın binadaki ilk baskınlarını, bir bağımlının gözünden izlemek heyecan vericiydi. Aşırı 'gore' sahneler, filme ne hikmetse getirilen kız arkadaşları kendilerinden geçirdi. Açıkçası ben de bir sahnede adem-elmamı tutmak zorunda kaldım. Vahşi sahneler filmin ruhuna gayet uyuyor ve ölçülü duruşunu koruyor.

Filmde iki üç yerde farkettiğim mantık hatası çok kopmama neden oldu; fakat eninde sonunda popcorn sci-fi aksiyon filmi olduğundan, hemen hazmedip yoluma devam ettim, öyle yapılmazsa filme tekrar tutunmak imkansız bir hal alıyor çünkü. O kadar yargılamaya gerek yok, bilimkurgu bu, o traş köpüğü görünümlü spreyi sıkar vücuduna, hemen ayağa kalkar, boşverin.

Bilimkurgu, aksiyon, distopya öğelerinin üçlü çektiği bu film öncekine göre kesinlike bir süpriz. Biraz önce Criticker.com'daki eski 'Judge Dredd' notuma baktım, 55'imiş, 55'lik bir filmin devamına aslında ben de şans vermezdim; ama bilimkurgu ve aksiyon sevenleri kesinlikle memnun bırakacak biri Dredd bu sefer.

A dopo.

*Anderson'a dikkatli bakarsanız, kısa sarı saçları ve siyah kaşları ile Street Fighter'dan Ken Masters'ı görebilirsiniz.

*Ma-Ma is not the law, I am the law.

8 Eylül 2012 Cumartesi

Solaris - Stanislaw Lem - 1961



Solaris, küçükken Soderberg'in uyarlamasını izleyip, hiçbir şey anlamadığım, garip bir bilimkurgu filmi olarak tanımlıydı aklımda. Bir süre önce, iletişim yayınlarının da kitabı tekrar basması ile, bu önyargıyı kafamdan silmek için kolları sıvadım. Uzun zamandır elimin altında duran Solaris'i, son İstanbul yolculuğu sırasında okumaya başladım. Bir çırpıda biten kitap, bütün her şeyi kursağımda bırakmasının yanında, filmleri de açlığımı zerre dindirmedi, aldığım zevk üst seviyelerde.

Solaris'i anlatmak zor; çünkü kitap birinci cümlesinden itibaren korkunç derecede heyecanlı ve esrarengiz bir hal alıyor. Kris Kelvin adlı sorunlu bir psikiyatrist, kitabın geçtiği zamandan yaklaşık yüz yıl önce bulunan Solaris adlı gezegen hakkında yazdığı makaleler ile ilgi toplar ve Solaris'in yörüngesinde bulunan araştırma üssü tarafından çalışmalara davet edilir. Kelvin'in Solaris'e Prometheus adlı modül yardımıyla inişiyle başlar hikaye. Araştırma gemisinde gariplikler silsilesi hemen göze çarpar ve geçen zamanla Kelvin geminin içindeki 'ziyaretçileri' farkeder. Bu ziyaretçiler, araştırma ekibinden olmayan; ama orada olduklarını da gayet garipsemeyen bazı kişilerdir. Son olarak tanıştığı ziyaretçi de, yıllar önce intihar eden eşi Rheya'dır. 



Ne olduğunu anlamadan, müthiş bir gerçeklik ve mantık tufanıyla vuruyor Solaris okuyucuya. Aslen doktor olan yazar Stanislaw Lem, kendini bilime vermiş bir insan. İkinci dünya savaşı öncesi tıp okumaya çalışıp, savaş yüzünden eğitimine ara vermiş ve ancak savaş sonrası istediği mesleğe kavuşabilmiş. Daha sonraları yazmaya başlayan bu Polonyalı, Solaris ile kasıp kavurmuş ortalığı. Yazarın geçmişini biraz olsun gördükten sonra, eserdeki müthiş bilimkurgu öğeleri ve beni bile bazen yıldıran bilimsel terimler, kuramlar dalgası daha da mantıklı geliyor. 

Solaris, kırmızı ve mavi iki güneşin olduğu bir sistemde, tümüyle okyanus ve üzerinde küçük benekleri andıran adacıklardan oluşan kendi halinde bir gezegen. Mavi gündüzün, mor geçişiyle, kırmızı gündüze dönüştüğü ve az bir süre de tamamen gece karanlığına büründüğü Solaris, iki güneşin gezegende yarattığı değişken çekim kuvveti ile, garip benliğini insanoğlunun ilgi menziline sokmayı başarıyor ve araştırmalar başlıyor. Farklılıkların, garipliklerin gittikçe arttığı araştırma sonuçları ile, Solaris'in aslında bir gezegen olmadığı, bilincinin olduğu kocaman bir organizma olduğu kuramları ortaya atılıyor. Yaptığı hareketler, verdiği tepkiler ve tepkisizlikler, gösterdiği agresif davranışlar ile Solaris insanın bütün ilgisini kazanıyor. Sürekli gelişen başarısız araştırmalar, insan hayatına malolan kazalar ve harcanan devasa miktarda paralar ile ilgi gittikçe azalıyor ve araştırma projesi 4 kişilik bir projeye kadar düşüyor. Değişiktir ki, Solaris bu 4 kişiye çok farklı bir açıdan yaklaşıyor. 



Müthiş bir bilimkurgu arkaplanı ile süslenmiş, gizemin ilk satırdan, son kelimesine kadar korunduğu hikaye aslında beklenilenden çok fazla konuyu Kelvin aracılığıyla vermeyi amaçlıyor. Basit bir 'Uzaylı' konusu, rüyalarıma girecek kadar ağır, sürekli kafamı kurcalayan insan varoluşu, madde ve bilinç arasındaki ilişki, hayat tanımı, duygu ve mantık uyuşmazlığı, tinsel ve tensel temas çelişkileri gibi yüksek dozda mevzulara bürünüyor. Bir yandan Solaris'in o sonsuz okyanusunun mavi güneşle parıldadığı manzaradan mest olurken, bir yandan Kelvin'in yanıbaşında uzanan, yıllar önce dünyada ölmüş, eşi Rheya'ya beslediği aşkın, gerçekten o varlığa mı, yoksa anılardaki Rheya mı olduğu konusu üzerinde kafa yorup bitkin düşüyorsunuz. Kırmızı güneşin odada yarattığı basık ve sıcak atmosferle kavrulması, sıvı oksijenin o korkunç soğukluğuyla bir anda bambaşka duygu ve düşüncelere sokuyor okuyucuyu. 

Kitabın bitmesiyle ortada kalmam bir olmuşken, hemen Solaris'in uyarlama filmlerine saldırdım.
Solaris'in biri Tarkovsky tarafından 1972 yılında, biri de Soderberg tarafından 2002 yılında çekilmiş iki adet uyarlaması mevcut. Filmler aslında kitabın hikayesini anlatmaktansa, kitabı bazı yan konulardan tamamlıyor. Tarkovsky'nin Solaris'i, Kris Kelvin'in Solaris'e gelmeden önceki yaşamını da izleyiciye vererek, konuyu biraz daha insan ve sistem üzerinde yoğunlaştırıyor. Soderberg ise konuyu tamamen bunlardan uzaklaştırıp, Kris ve Rheya arasındaki sevgi ve farkındalık üzerine çeviriyor. 


Elbette iki film arasında sidik yarışı yapmayacağım. Tarkovsky'nin filmi bence de çok güzel; ama Soderberg'in Solarisi bence büyük ölçüde haksızlığa uğramış bir yapım. Kitabı okumayanlar için gerçekten anlamsız, yeterince kendini açıklayamayan bir film olduğunu kabul ediyorum, ama hikayeyi bildikten sonra her şey değişiyor. Cliff Martinez'in mükemmel soundtrack'i ile bezenmiş, güzel bir oyunculuk ve yönetmenlik ile, hayalimdeki Solaris'e çok yakın bir Solaris'i bize sunmuştu. Özellikle Jeremy Davies'in Snow rolü gerçekten alkış alacak cinsten, düşlediğim o hafif kaçık Snow'u Jeremy Davies harika biçimlendirmiş.


Tipik bir uzaylı konusundan çok daha fazlasının olduğu Solaris, bilimkurgunun yapıtaşlarından. İnsan algısı, gerçeklik, duyguların mantıkla açıklanması gibi konular hakkında kafa yoranların kesinlikle okuması ve filmlerle hikayeyi pekiştirmesi gerekiyor.


'Sanki sen özellikle yanaşmıyorsun anlamaya.' diye inledi. Başından beri Solaris'ten söz ediyorum ben, yalnızca Solaris'ten. Yenir yutulur gibi değilse gerçek, benim suçum değil bu. Ama şöyle ya da böyle, başından geçen bunca şeyden sonra, sonuna dek dinlemek zorundasın beni. Kozmosa çıkarıyoruz, her şeye hazırız: Yalnızlığa, zorluğa, tükenişe, ölüme hazırız. Alçak gönüllülükten söylemeye dilimiz varmıyor ama, kendimize hayran hayran baktığımız oluyor. Ama çok, çok yazık! Birazcık yakından baktığımızda bütün o şevkin aslında düzmece olduğunu görüyoruz. Aslında kozmosu ele geçirmek değil istediğimiz, yalnızca Yer'in sınırlarını kozmosun sınırlarına dek genişletmek. Filanca gezegen bizim gözümüzde Büyük Sahra gibi kıraç, öteki Kuzey Kutbu gibi buz tutmuş, başkası Amazon Havzası kadar bereketli olsa olsa, insansever ve şovalye ruhluyuz: Başka soyları köleleştirmek değil niyetimiz, onlara kendi değerlerimizi miras bırakmak, karşılığında da onların mirasını devralmak istiyoruz. Kutsal Bağlantı'nın Savaşçıları sayıyoruz kendimizi. Bu da bir başka yalan! Yalnızca insanı arıyoruz biz, başka dünyalara gereksinimimiz yok. Ayna gerek bize. Başka dünyaları ne yapacağımızı da bilmiyoruz. Tek bir dünya, kendi dünyamız, yetiyor bize. Ama olduğu gibi de kabul edemiyoruz onu. Kendi dünyamızın ülkesel bir imgesi peşinde koşup duruyoruz hep: Bizimkinden üstün bir gezegen, üstün bir uygarlık arıyoruz, ama kendi geçmişimizin prototipi üzerinde gelişmiş olsun istiyoruz. Ve aynı zamanda yüzyüze gelmek istemediğimiz, kendimizi sakınmaya çalıştığımız bir şey var içimizde. Ama o hep içimizde kalıyor, çünkü Yer'den yola çıkarken bir ilk günahsızlık durumunda değiliz. Gerçeklikte nasılsak buraya öyle geliyoruz, sayfa çevrilip de gözlerimizin önüne serilince gerçeklik - kendi gerçekliğimizin sessizce geçiştirmeyi yeğlediğimiz yanı yani - artık sevmiyoruz onu.'

Solaris , sayfa 85, İletişim Yayınları

26 Ağustos 2012 Pazar

Saatsiz Ülke - Yiğit Kulabaş

Salve,

Zaman insan hayatındaki en önemli kavram. Hani kavramlardan biri diyerek muğlak bir tanımla başlamak istemedim. Gerçekten öyle bir şeyi tanımlarken, bir cümleyi kurarken, geometrik düzlemde bir nokta koymaya çalışırken bile işin içinde. Bizim gibi faniler içinse sürekli akıp gidiyor. Yaşlanmak, yetişmek, beklemek, doldurmak, bitirmek.

Ha bir de işin göreceliliği var. Doğru. Keyifli geçen zamanın bir iron maiden şarkısı gibi akıp gitmesi(geceyarısına iki dekke), zulüm gibi gelen zamanların bir serdar ortaç yaz hiti kadar kanırttıra kanırttıra geçmesi. Einstein mevzuyu böyle anlatsa daha iyiydi. Neyse, konumuz kitap.

Yiğit Kulabaş'ın Saatsiz Ülke kitabını okumaya başladığımda, bayramdı. Tamamen inzivaya çekilmiş görmemiş gibi kitap okuyor, şarap içiyor, hamakta yatıyor ve erik yiyordum. Erken kaybedenleri bitirdikten sonra kütüphaneye yöneldim. Bu sefer planlamadığım bir şey okuyacaktım. Hep bir sonraki okuyacağım kitap kafamda olur normalde. Kitaplığa gittim ve bir kitap seçtim arkasını okudum. İyi dedim ben bunu okurum. Çünkü zaman bol. Hiçbir şeye yetişmeye çalışmıyorum. Bitiririm sonra da gerekirse ulan ne boktan kitapmış der pişman olurum dedim. Çünkü bunu yapabilecek lüksüm vardı. 3 gün oğlum. Sadece bana ait. Kimse bıdı bıdı yapmıyor. 


Saatsiz ülke, şöyle başlıyor. Bir sabah Türkiye uyanıyor ve ülkedeki mekanik elektronik hiçbir saatin çalışmadığını fark ediyorlar. Saat kaç kimse bilmiyor. Güneş doğuyor ve batıyor ama kimsenin fikri yok saatin kaç olduğundan. Bu sırada kitabın kahramanları Selim, Kerim ve Arya bunaltıcı hayatlarında izin almışlar Bozcaadaya gitmişlerdir. Kerim'in hep gittiği pansiyona giderler. Lale işletir pansiyonu ve pansiyonda sadece buzdolabını çalıştırmak için bir jeneratör vardır. Onun dışında elektrik yoktur, saat hiç olmamıştır. 


Bozcaada'da saat önemli değildir zaten. Orada insanlar acıkınca yer, isteyince içer ve azınca sevişir diyor kitap. 

Hikaye inceden fantastiğe kayıyor, Bozcaada Ayazma sahillerine penguenler geliyor. Beyin bölgeleri için araştırma yapan profosör kadın bize bilimsellik açıklıyor. Saat kavramının insanlığı manüpüle etmek için ürettildiğini ve Zamanya denen bir şirketin dünyanın işleyişine sahip olduğunu söylüyor. Saat insanların özgürlüğünü elinden alan en önemli oyuncak çünkü. Yaptığın işi birime çevirmek, ufak bir çark halinde kalmak vesaire. Giren ilginç karakterler ve güzel Bozcaada anlatımı ile (Bozcaada sevenleri biraz daha içine çekiyor belki bu yüzden) kitap pişman etmiyor. Ancak konuyu ve daha doğrusu hikayeyi beklenen ölçüde iyi sonlandıramayışı, kitabı bitirdikten sonra kafada "vay anasını" etkisi sağlamıyor. Oldukça akıcı yazan Yiğit Kulabaş, fantastik ve bilimkurgu sınırlarına inceden giren keyifli bir roman çıkarmış. Daha iyi bir son veya noktaların birleştirilmesini sağlasaymış daha da şık olacakmış ama merakla okutması sanırım yazarın başarısı.

Bu arada daha sonradan öğrendiğime göre Saatsiz Ülke bir devam kitabı. Yazarın ilk kitabı olan Zamanya'dan sonrasını ele alıyor. Fırsat bulunca o da okunmalı.

Ciao.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Total Recall - 2012


Hikayemiz, pek çok başarılı bilimkurgu filminde olduğu üzere Philip K. Dick'in "We Can Remember It for You Wholesale" isimli bir kısa öyküsünden uyarlama. Aslında "Total Recall" u hatırlıyor olmanız çok olası, 1990'da Schwarzenegger'in başrolünü oynadığı filmin bir nevi yeniden çevrimi. Konuyu, hikayeyi çok fazla hatırlamasanız bile "3 memeli kadın" ve "marsın atmosferinde patlayan kafalar" çok kişide bir şeylerin canlanmasını sağlayacaktır eminim. Bizim gençliğimizin en unutulmaz sahnelerindendi bunlar.

Hikayemiz post-apocaliptik bir gelecekte geçmektedir. Dünyanın büyük bir kısmı kimyasal bir savaş sonrası yaşanmaz hale gelmiştir. Hayatın olduğu 2 ülke kalmıştır; İngiltere ve Avusturalya (nam-ı diğer "Koloni"). Koloni daha düşük hayat standardlarına sahip, çoğunlukla işçilerin çalıştığı bir ülkedir. İki ülke arasında ulaşım, dünyanın içinden geçen bir tünelden geçen bir asansör sayesinde sağlanmaktadır. Gelişen teknoloji sonucunda Rekall isimli bir şirket, insanlara verdikleri kimyasallarla sahte anılar vermektedir. İsterseniz bir süper sporcu, isterseniz metresi olan bir adam, isterseniz çok gizli bir casus olabilir, bu insanların yaşamış olabileceği hatıralara sahip olabilirsiniz. Tek bir şartla, istediğiniz anılar, sahip olduğunuz anılarla çakışmamalı. Yani zaten sporcu olan bir adam, sporcu olmak üzere anılar almak isterse sistem hata vermekte, kişinin beyni yanmaktadır. Ana karakterimiz, bir fabrika işçisi Douglas Quaid'de bir gün Rekall'u denemeye karar verir. Ve sonrasında kendini bir curcunanın, kovalamacanın, aksiyonun tam ortasında bulur.


Hikayenin en ana hatlarıyla, fragmanından (hatta afişinden) da anlaşılabilinecek özetine bakınca insan şunu düşünüyor: Douglas Quaid'in yaşadıkları, Rekall'ın yüklediği hatıralar mı, yoksa tüm bunları gerçekten yaşıyor mu? Filmle ilgili bilgi vermemek adına bu konuya bir açıklık getirmeyeceğim. Sadece şu kadarını söylemek istiyorum, beni en çok hayal kırıklığına uğratan konu bu soruya ve cevabına filmin yaklaşımıydı. Filmden çıktığımızda baya uzun uzun "şu şöyle olsa, bu böyle olsa daha iyi olurdu" diye konuştuk. Bu sorunun cevabına yaklaşımın üzücü bir şekilde harcanmış, yeterince değerlendirilememiş olduğu konusunda film çıkışı hem fikirdik.

Filmin zaten çok başarılı bir hikayeden uyarlandığı açık (okuma fırsatım olmadı ama Philip amcamızın yapay zeka konusunda çok başarılı olduğu su götürmez bir gerçek). Gerek hikaye bakımından olsun, gerek aksiyon bakımından, gerekse de bilimkurgusal açıdan yeterince tatmin edici bir film. Hikayedeki birkaç sıkıntı film çıkışı haklı olarak eleştirilse de yaklaşık 2 saat boyunca iyi bir seyir keyfi sunuyor. Bir yeniden çevrim olmanın getirisi olarak ilk filmle karşılaştırılmaması mümkün değil. İnsanın aklına şu soru geliyor; zamanının şartlarında harika bir bilimkurgu filmi olan ve günümüzde hala daha bilimkurgunun en kült filmlerinden biri kabul edilen bir filmi yeniden çekmeye değmiş mi? İlk filmin kendi zamanına göre eriştiği seviyeye ve hatta daha da üstüne yeni filmde kendi zamanına göre erişebilmiş mi? İlk filmi izlemiş, hatırlıyor olan birisi için bu filmi de izlemeye değer mi? Bu soruların cevabı, bir bilimkurgu sever ve sinemaya gitmekten zevk alan bir insan olarak benim için evet. Özellikle bilimkurguya çok meraklı olmayan ve/veya ilk filmi zaten izlemiş olan bazıları için bu soruların cevabı hayır olacaktır. İlk filmi izlememiş, izlemiş ama hatırlamıyor ya da izlemiş ve çok beğenmiş olanların ise filme bir şans vermekten pişman olmayacaklarına inanıyorum.

19 Ağustos 2012 Pazar

Metro 2034 - Dmitry Glukhovsky - 2009



"Ne bilim ne de bilim kurgu geleceği öngörebildi." diye ihtiyar aklından geçirdi. Homer daha çocukken ona, 2034 yılında insanoğlunun çoktan galaksinin yarısını ya da en azından kendi güneş sistemini fethetmiş olacağını söylemişlerdi. Ama hem geleceğin romanlarını yazan yazarlar hem de bilim insanları, hep insanlığın akılcı ve tutarlı hareket edeceği düşüncesinden yola çıkmışlardı. Sanki insanlık, tembel, düşüncesiz ve zevk düşkünü birkaç milyar birey değil, ortak akıl ve aynı yöne meyilli irade gücüyle donanımlı bir tür arı kovanıydı; sanki uzayı fethetmek gibi bazı ciddi niyetleri vardı. Böyle sanmışlardı. Ama insanlar bunu yapmak yerine bu oyundan sıkılmışlar ve önce elektroniğe, sonra biyo-teknolojiye yönelmek uğruna, bütün girişimlerini, deneyimlerini yarıda bırakmışlardı. Ne yazık ki bu alanların birinde bile etkin bir sonuç elde edememişlerdi; belki sadece nükleer fizikte.

-sayfa 178, Gürel Yayınları

Bilimkurgu için hep daha iyisi, daha geniş sınırlar gidişatın ve düşüncenin merkezinde yer almıştır. Bilinmeyeni çözmek, gizemi ortaya çıkarmak bilim için başarı olduğu kadar, bilimkurgu için aynı etkiyi yaratır. Gözlem, analiz ve deneycilik bilimkurgunun çekirdek işlemidir asında. 

Pek tabi en büyük gizemlerden biri kafamızı havaya kaldırdığımızda gördüğümüz uzay ve içinde yüzen kütleler olunca bilimkurgunun da büyük bir çoğunluğu uzay çevresinde dolaşıyor. İnsanlığın başka gezegenlere, galaksilere gittiği kitaplar, filmler, oyunlar bize aslında insan bilincinin bir sonraki adımını gösteriyor bir nevi. Birlik olan dünya sahip olduğu kaynakları birleştirip uzay çalışmalarına harcamasıyla aslında şu anda yaşadığımız birçok dünya içi sorunu atlatıyor mesajı veriliyor. Bu bilince gelebilecek miyiz, orası tartışılır.

Metro 2033 ve 2034'te Glukhovsky bilimkurgu hakkını bu çerçeveden değil de, apocalyptic wasteland'den yöne kullanıyor. 


Elbette ki insanoğlunun iğrenç bilinç ve zihnine bakılırsa birlik olup gezegeni sahiplenmenin yerine, birbirini yiyip üzerinde yaşadığı bu yerküre parçayı da yoketmesi daha olası geliyor. Tarih boyunca insanlar arasında yaşanan gerginlik, çıkar çatışmalarının getirdiği dolmuşluk, şehir büyüklüğünde alanları, yüzyıllarca yok eden nükleer silah teknolojisiyle ve bağnaz politika anlayışıyla birleşince dünya yüzeyinde yaşanmayacak, tamamen radyo-aktif bir sahaya dönüşüyor. 

Nedenlerin unutulduğu, o kısa süren savaşı görenlerin artık ortalarda çok gezmediği bir uzamda buluyoruz kendimizi metro serisinde. Nükleer savaşın sonrasında bu sefer Rusya tarafını, Moskova metrosunu geziyoruz. Zorunlu olarak metroya inen insanoğlu, bu kocaman karınca labirentinde yıllar içinde tekrar yaşamaya başlamış, temel yaşam şartlarını sağladıktan sonra (doğal olarak) köylerini, kasabalarını, hatta kalelerini, paktlarını, kısacası sistemini kurmuş. Birlik beraberlik sağlanırken, çıkar ilişkileri, ticaret, taraflaşma ve kin tekrar insan doğasından çıkıp metroda yaşam bulmuş.


Bu devasa metroda iyilik ile kötülüğün, kapkaranlık bir ortamda, gökyüzünü unutmuş insanlar üzerinden mücadelesine tanık oluyoruz. İlk kitap olan Metro 2033'te Artyom'un metronun içinde, üzerinde ve derinliklerinde geçen harkulade heyecanlı macerasına eşlik ederken, Metro 2034'te Metronun tarihini yazmak isteyen Homer, belalı bir geçmişe sahip hanımkızımız Saşa ve birinci kitabın da sert ve gizemli karakteri Hunter'ın metronun yeni tehdidine karşı yola koyulmalarını izliyoruz. 


Metro serisi umudun tamamen tükendiği bir postapocalyptic bir uzamda, karanlık, açlık içinde, ot gibi yaşayan insanların içindeki umut kırıntılarını okuyucuya aktarırken, bilimkurgu ve fantastik öğelerle de mükemmel bir biçimde eğlendirmeyi başarıyor. Nükleer savaş sonrası sığınak yaşamının gerçekçi bir deneyi üzerinden işlenen insan doğası ile birlikte insan ilişkileri, gruplaşma, korku, baskıcı rejim, duygu, umutsuzluk, sevgi ve nefret gibi konular satır aralarında örneklerle nezih bir şekilde inceleniyor.

Bilimkurgunun postapocalypse'e döndüğü dönemeci es geçmeyenler için Metro serisi, özellikle 2033, bence popüler romanlar arasında en iyi örneği. 

Son olarak ekleme, kitaptan hoşlananlar için 2033'ün aynı isimli bir FPS vidyo oyunu mevcut. Artyom'u kontrol ettiğimiz Metro 2033 başarılı bir oyun, ki Metro: Last Light adlı devam oyunu da kısa zaman sonra geliyor.

Bir Uzay Efsanesi - Arthur C. Clarke



"Öndeyiş: İlkçocuklar

Onlara ilkçocuk deniyordu. İnsanoğluyla uzaktan yakından ilgileri olmamalarına rağmen, etten ve kandandılar; uzayın derinliklerine baktıklarında, korku ile hayranlık arası bir saygı, şaşkınlık ve yalnızlık hissi kaplıyordu içlerini. Güç kazanır kazanmaz, kendilerini yıldızlar arasında dostlar aramaya başladılar.
...
Tüm Galakside, "bilinç"ten daha değerli bir şey bulamadıklarından onun her yerde doğması için çaba gösterdiler. Yıldız tarlalarının çiftçileri oldular; ektiler, bazen de biçtiler.
Bazen de soğukkanlılıkla zararlı otları ayıkladılar.
Bin yıllık bir yolculuktan sonra araştırma gemisi Güneş Sistemi'ne girdiği zaman dev dinozorlar çoktan yok olmuştu. Gemi donmuş dış gezegenleri geçti ve ölmekte olan Mars'ın çöllerinde biraz durarak Dünya'ya baktı. 
... Öğrenebilecekleri her şeyi öğrendiklerinde uygulamaya başlamışlardı. Karada ya da denizde yaşayan birçok türün kaderiyle oynadılar. Fakat hangi deneylerinin başarıya ulaştığını en azından bir milyon yıl boyunca öğrenemeyeceklerdi.
Sabırlıydılar; ancak henüz ölümsüz değildiler. Yüz milyar yıldızın bulunduğu bir evrende yapacak daha çok şey vardı ve birçok gezegen onları bekliyordu. Bu yüzden bir kez daha bu yldan geçemeyeceklerini bilerek boşlukta ilerlediler.
Aslında tekrar geçmelerine gerek de yoktu. Bıraktıkları uşaklar gerisini halledeceklerdi.
...
Ve şimdi, yıldızların arasında evrim yeni hedeflere doğru ilerliyordu. Dünya'nın ilk kaşifleri et ve kan sınırına çoktan ulaşmışlardı. Makineleri vücutlarından daha iyi duruma gelir gelmez de taşınmaya başlayacaklardı. Önce beyinleri, sonra da yalnızca düşüncelerini metal ve plastikten yapılmış yeni kusursuz evlerine yerleştirdiler.
Bunların içinde, yıldızların arasında dolaştılar. Ondan sonra da uzay gemisi yapmadılar. Kendileri uzay gemisiydiler.
Ancak makine-varlıkların devri de çabucak geçti. Bitmek bilmeyen deneyleri sırasında, bilgilerini uzayın kendi bünyesinde depolamayı ve düşüncelerini sonsuza dek donmuş ışık kafeslerinde korumayı öğrenmişlerdi.
Böylelikle kendilerini saf enerjiye dönüştürdüler. Binlerce gezegende açtıkları boş yuvalar ölümün umursamaz dansıyla titredi ve paslanıp ufalandılar.
... Ve o muhteşem aletleri hala çalışmaya, yıllar önce başlamış olan deneylerini gözetim altında tutmaya devam ediyordu.
Ancak bundan sonra yaratıcılarının emirlerine her zaman uymayacaklardı. Maddeden yapılmış her şey gibi, onlar da Zaman'ın ve onun sabırlı, yorulmak bilmez uşağı Entropi'nin sebep olduğu zararlara karşı bağılıklıkları yoktu."
3001: Son Efsane, İthaki Yayınları

Arthur C. Clarke King's Koleji'ni fizik ve matematik dallarında birinci olarak bitirmiş. British Interplanetary Society'nin eski başkanı, Academy of Astronautics, Royal Astronomical Society ve başka bir çok bilimsel organizasyonun üyesiymiş. Sayısız ödül, sayısız başarısından uzun uzun bahsetmenin çok fazla anlamı yok. En önemlisi kendisi Robert A. Heinlein ve Isaac Asimov ile birlikte bilimkurgunun "3 büyük yazar" ı olarak anılırmış. 1948 yılında BBC'nin hazırladığı bir yarışma için "Gözcü" isimli bir hikaye yazmış. Yıllar sonra Stanley Kubrick kendisiyle iletişime geçip "dillere destan bir bilimkurgu filmi" için bir fikri olup olmadığını sorduğunda bu öyküsünü gündeme getirmiş. Aya kurulan ve dünyada insanları gözleyen gözcü, bilimkurgu külliyatının en kült simgelerinden biri olan Tektaş'ın çıkış noktası olmuş. Stanley Kübrick ile birlikte "2001: Bir Uzay Efsanesi" nin senaryosunu oluştururken Clarke bir yandan da hikayeyi kitap şeklinde yazmış. Kitap 1968 yılında basılmış.

Astronomi bilimindeki gelişmeler, Güneş sistemini incelemek için gönderilen, Mars, Jüpiter, Jüpiter'in uyduları ile ilgili pek çok bilgi sahibi olmamısı sağlayan modüller sonucunda Uzay Efsanesi'nin devamını getirme ihtiyacı hissetmiş ve 2010, 2061 ve 3001 olmak üzere 3 devam kitabıyla 4 kitaplık bir seri yazmış.

Bu kadar uzun bir alıntıya ve bu kadar ansiklopedik bilgilere, seri ile ilgili çok fazla bilgi vermeden anlatabilmek için başvurdum. Çünkü serinin her bir kitabında gerçekleşen olay, sonraki hikayelerin temelini oluşturuyor. Şu kadarını söyleyebilirim, Arthur C. Clarke'ın bilinen en büyük bilimkurgu yazarlarından biri olması boşuna değil. Öngördüğü teknolojik gelişimleri o kadar sağlam temeller üstüne koyuyor ki bahsi geçen teknolojilerin o zamanlarda gelişmiş olup olmadığından şüphe duyuyorsunuz. Zaten her kitabın önsöz ve sonsözünde belirttiği üzere geliştirdiği fikirleri incelediği gerçek bilimsel makalelerden alıyormuş. Şu bilim adamının şu çalışması, bu teorisinin bu gibi sonuçlar verebileceğini düşündüm diye anlatıyor. Yazdığı üzere, hikayeleri ne kadar bilimden faydalanarak yazılmışsa bazen yazdıkları ya da öngördükleri bilimsel ya da teknolojik gelişimin öncüsü olmuş. Pek çok astronot, fizikçi, matematikçi, astronom ve başka bilim adamlarıyla sürekli iletişim içindeymiş. Yani aslında Clarke'ı edebi yeteneği olan bir bilim adamı (astronom) olarak değerlendirmek bence çok yanlış olmaz.

Clarke'ın inceleme-analizleri sadece bilimle sınırlı da değil. Sosyal, toplumsal, ekonomik, politik yapılarla ilgili de çeşitli fikirleri var. Seri ne kadar uzay, geleceğin teknolojisi gibi konulardan desteklense de bu belirttiğim konuların geleceği ile ilgili de çeşitli öngörülerde bulunmuş. Uzaylılar üzerinden biyoloji ve kimya bilimlerine olan hakimiyeti de ortada.  Aynı zamanda dine olan yaklaşımını da görüyoruz. Tabii tüm bu saydıklarım çok güçlü bir mantık sistemiyle oluşturulduğu ve öngörüldüklerinden dolayı çarpıcı bir gerçekliğe sahipler. Ne yazık ki Clarke içinde yaşadığımız yüzyılı insanlığın en karanlık, en kötü dönemi olarak nitelendiriyor. Hatta bu değerlendirmeyi gelecekte yaşayan insanlara yaptırıyor, bir nevi bizi toplumsal bakımdan ilkel sınıfına koyuyor.

Bilimkurgu sevmeyenler için bir uyarım olacak; kitap çok fazla uzay tasviri ve bilimsel-teknolojik tanımlarla dolu. Aynı zamanda akıcı-sürükleyici kurgusal bir yapıdan çok mantık üzerinde belirli bir noktaya emin adımlarla ilerleyen bir öykü var. Yani bu seri macera-serüvene yönelik merak duygunuzu değil; bilim, uzay, gelecek ile oluşan merak duygunuzu tatmin etmeye yönelik bir seri. Yani uzun lafın kısası: bilimkurgu sevmiyorsanız uzak durmanız gereken bir seri. Bilimkurgu seviyor ama okuduğunuz kitapta bol aksiyon, sürükleyici bir macera arıyorsanız yine es geçmeniz gereken bir seri. Yine de -en azından bilimkurgu severlerin- birinci kitaba bir şans tanımaları gerekir. Eğer ki ilk kitabı bitirdikten sonra arada sırada kitapta anlatılan olaylar, yaşananlar, ayrıntılar aklınıza geliyor, bir şeyleri irdelemenize neden oluyorsa, seriyi bitirdiğiniz zaman gelmiş geçmiş en iyi uzay destanlarından birini bitirmiş olmanın burukluğunu yaşayacaksınız.


Dipnot: Tüm alıntılar İthaki yayınlarından çıkmış "2001: Bir Uzay Efsanesi", "2010: Uzay Efsanesi-2", "2061: Uzay Efsanesi 3", "3001: Son Efsane" kitaplarından alınmıştır. Gerek seri, gerek yazarla ilgili çok daha ayrıntılı bilgi kitapların önsöz ve sonsözlerinde bulunabilir.

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Emrah Ablak - Tübitak

Emrah Ablak, çizdiği her dergide heyecanla takip edilesi bir abimizdir. Ben şahsen çizimlerine ilk Kemik ve Lombak'ta rastlamıştım, Wikipedia diyor ki benden önce Avni, Dıgıl, Fos, Parazit, Biber, HBR Maymun ve L-Manyak'ta da çizmiş. O vakitler Penguen'de de çiziyordu, Penguen'den ayrıldıktan sonra kısa bir yayın ömrü olan Fermuar dergisinde galiba çizdi (benim aldığım Fermuar sayılarında çizimleri vardı en azından). Fermuar kapandığından beridir Uykusuz'da. 2 sayıda kapatılıp bir modern zamanlar miti olan Harakiri'nin ilk sayısında ismi geçse de iç kapak haricinde bir çalışması yok içinde; ki ikinci sayıda ismi de geçmiyordu zaten (hatta Harakiri'nin yeniden yayınlanacağı haberindeki çizer listesinde de yer almıyor, alsa ne güzel olurdu...).

Mevzubahis Tübitak hikayesini de sanırsam ilk olarak Lombak'ta çizmeye başlamış (ben Lombak'ta tanışmıştım kendisiyle). 2005 yılında Doğan Kitap'tan ilk toplama albümü çıkmış, ardından bu sene (2012'de) Mürekkep yayınlarından ikinci toplama albümü çıktı. Aynı zamanda da geçen sene (2011'de oluyor bu da) uzun soluklu bir çizgiroman tadında "Tübitak - Saklı Düşman" hikayesinin ilk kısmı yayınlandı.

Tübitak, bildiğimiz "Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu" nda, temizlik görevlisi olarak çalışan Bayram Efendi'nin hikayesini anlatır. İlk hikayelerde bilimsel bir kurumda çalışan cahil ama cüretkar bir temizlikçi görevlisinin bilimle tezatlığı üzerinden kurgulanan hikayelerde yavaş yavaş bir laboratuar'ın başı bilim adamı Azmi Cankuş da bir ana karaktere dönüşmüş, olay temizlikçi ile bilim adamı tezatı üzerinden yürümüştür. Çaycı bayram ve labda çalışan bilim adamları Ergin ve Hakan'ın da ana karakter olarak ön plana çıkmalarıyla kadro tamamlanmış.

Hikayeler genel olarak Azmi Cankuş'un geliştirmeye uğraştığı yeni bir teknoloji ile açılır. Azmi abimiz bize teknolojinin geri planını ve gelinen son noktayı anlatır, sonrasında da ürettiği yeni ürünü-teknolojiyi tanıtır. Ardından bir şekilde genellikle bir densizlik sonucu Bayram hikayeye dahil olur ve yeni ürünü-teknolojiyi kurcalamaya, bazen bozmaya, bazen de kendince kullanmaya başlar. Sanıyorum ki Emrah Ablak'ın bir makine mühendisi olması dolayısıyla olacak, bilimsel, teknolojik yaklaşımlar, terimler o kadar başarılı ve gerçekçi ki hikayelerde insan bazı hikayede anlatılanların belli bir seviyede gerçek olabileceğini düşünüyor (ki bazılarında gerçeklik payı da var belli bir noktaya kadar. Mesela Cern'deki bilimsel araştırmayla ilgili olan hikaye gibi). Dolayısıyla bilime en ufak bir ilgi duyan insanların zevkle okuyacağı hikayeler var ortada. Tabii öte yandan bilimle alakası olmayan Bayram efendi ve çaycı Ali emmi'nin varlığı, olaylara kattıkları bakış açıları da bilimsel konulardan hiç zevk almayan insanların da hikayeleri zevkle okumasını sağlar eminim. Özellikle Emrah Ablak'ın yaratıcı fikirleri ve başarılı hikaye kurguları kesinlikle takdire şayan.

Toplama hikayeler bu şekilde, öte yandan "Tübitak - Saklı Düşman" bambaşka bir kafa. Bu noktada Emrah abimizle ilgili bilinmesi gereken bir konu daha var. Kendisi motorcu bir gezgin aynı zamanda. Hatta Uykusuz dergisinde bir hafta bir çeşit gezi güncesi yazmış-çizmişti. Aynı zamanda yine Uykusuz'da Memo Tembelçizer de Emrah Ablak'la birlikte çıktıkları bir motor gezisini hikayesine yedirmişti. Bahsettiğim gezi, ayrıntılarını net hatırlamasam da Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki bir şehirden başlayan ve Türkiye'nin güneyindeki ülkeleri kapsayan bir gezi (Yalan olmasın ama sanki Suriye, Lübnan, Ürdün, İran'ı falan filan gezmişlerdi. Uykusuz'un konu ile alakalı sayısını bulup bakmak lazım...). Bu konu neden önemli? Çünkü Saklı Düşman tam olarak bir Bayram Efendi sakarlığı hikayesi değil. İlk sayısı Ankara'dan İran'a giden bir aksiyon, kovalamaca hikayesi. İlk sayının arkasında yer alan haritaya göre de hikaye Arap Denizi ve Kızıldeniz'de geçen bir gemi yolculuğu sorasında Lübnan'a, oradan da Suriye'ye geçecek. Sanıyorum ki buraları gezmiş olduğundan olacak, inanılmaz başarılı bir Tahran ve Yezd tasfiri var Emrah Ablak'ın hikayesinde, çizimlerinde. Hikayenin, kurgunun güzelliği, karakterlerin başarısı zaten toplama ciltlerden aşina olduğumuz konular; fakat uzun soluklu bir hikaye olunca anlatılan her şey ayrı bir güzel.

Tavsiyem odur ki 2 ciltlik toplama albümleri alın okuyun. "Saklı Düşman" a ise devamı çıkmadan sakın bulaşmayın. Şayet bir gazla okuyup ilk bölümün sonuna gelince insanın hevesi kursağında kalıyor, ikinci sayıyı beklemek baya bir zor oluyor. Şimdilik hikayenin İran bölümü sonrasında olacakları merakla beklemekten başka yapacak bir şey yok...