16 Aralık 2012 Pazar

Apartman Boşluğu - Hakan Bıçakçı

Hakan Bıçakçı, "Çağdaş Türk Edebiyatı" nın genç yeteneklerinden (1978 doğumluymuş kendisi). İlk kitabı Romantik Korku 2002 yılında yayınlanmış, o zamandan bu zamana tabı yayınlanmış. Benim kendisiyle tanışmam, sık sık atıfta bulunduğumuz blog "Afili Filintalar" sayesinde oldu (kendisinin blogdaki yazılarına buradan ulaşabilirsiniz). Gün geliyor bir kitapevinde dolanırken, öykülerini okumaktan zevk aldığınız bu yazarın bir kitabına denk geliyorsunuz. Hele ki arka kapaktaki (varsa) kitaptan alıntı da sizi cezbederse çok düşünmeden o kitaba bir şans veriyorsunuz (benim "Apartman Boşluğu" kitabını elime alışımın hikayesi böyle en azından).

Kitabın "İletişim" yayınlarından çıkan şu anki kapağı
çok daha farklı ama bence bu eskisi daha başarılı
bir kapak olmuş. Keşke yeni basımda da
buna benzer bir kapak kullansalarmış.
Vikipedi'nin iddiasına göre "fantastik, psikolojik gerilim" türünde bir yazarmış Hakan Bıçakçı. Eh, evinin yatak odasının duvarındaki "portakal büyüklüğünde" delik de Arif'in yeni hayatının önemli bir parçası oluyor.

Dediğim gibi, ortada psikolojik ya da gerilim bir öykü iskeleti yok. Fakat yazar yer yer gerilimli bir atmosfer kurmak konusunda da baya başarılı. Olay ince ayrıntıları güzel tanımlamak ve yaratıcı betimlemelerde yatıyor. Kitabın daha ilk satırlarında Arif'in satın almakta olduğu, tezgah üzerinde dizili olan balıkları betimlemesi, balık yemekten çok hoşlanmayan pek çok insanın duygularına tercüman oluyor (ben değilim o, balık sevmeyen birinden aldım bu yorumu). Hikaye, ilerledikçe benzetmeler, çağrışımlar, zaman zaman gelen (benim çok sevdiğim ama çoğu insanın beğenmediği bir espri anlayışı olan) kelime oyunları ile okuyucuyu kendine çekiyor.

Bir kitabı okumamış kimselere, kitapla ilgili bilgi vermeden kitabı anlatmaya çalışmak baya zor bir durum. Bazen "ben çok beğendim, tavsiye ediyorum. Çok güzel bir kitap" demekten öteye geçemiyorsunuz (çünkü geçerseniz bazılarının -mesela ben- hiç hoşlanmadığı bilgi verme süreci başlıyor). Yine en iyisi hikayenin ilerleyişi ile ilgili hiçbir açık vermeyen bir noktadan alıntı yapmak:

"... Kitapta anlatılan bir hikayeyle filmde anlatılan hikaye arasındaki en önemli farklardan biri de şudur Cerenciğim: Filmin biteceğini hissedersin, kitabın biteceğini bilirsin. Film akar, bir noktada sona erecektir ama ne zaman? Kitaptaki hikayenin sonunun nerede geleceğiyse bellidir. Son sayfada... Film hiç beklemediğin bir anda küt diye bitebilir. Sen devam etmesini beklerken o sona ermiştir. Görüntüler yerine yazılar akmaya başlamıştır. Kitapta ise görüntüler yerine akan yazıların böyle bir süpriz yapma şansı yoktur. Son sayfanın son satırına geldiğinde bunun son cümle olduğunu bilirsin..."

"Apartman Boşluğu" baya güzel bir kitap. Okuyun bence, ben tavsiye ediyorum.

6 Aralık 2012 Perşembe

Cehennem Çiftliğinden Kaçış - Barış Uygur

Barış Uygur'un polisiye karakteri Süreyya Sami'nin ilk macerası "Feriköy Mezarlığı'nda Randevu" dan zamanında bahsetmiştik. Gel zaman git zaman, Süreyya Sami yeni macerası "Cehennem Çiftliğinden Kaçış" ile dönüş yaptı. Barış Uygur, ilk macerada tanıştığımız polis eskisi, amatör detektif Süreyya Sami'yi yeni bir araştırmanın içine atıyor.

Hikayede bu sefer bir polis dostu yardım istiyor Süreyya Sami'den. Arka kapak, hikayeyi az çok özetliyor bize: "Kızımı geri getirebilir misin? Onu bu 'annesi toplumda hoş karşılanmayan şekilde para kazanan' larının elinden kurtarabilir misin? Hiç kimse bunu yapabilecek durumda değil. Hiç kimsenin maçası sıkmıyor, sıksa da resmi görev ellerini kollarını bağlıyor. Her dakika gözaltına alabilirler. Bu adamların izini sürmeye kalkanı mimliyorlar, iz sürdürmüyorlar. Tanıdığım insanlar arasında bunu yapabilecek tek kişi sensin. Süreyya, bunu yapabilir misin?" Süreyya Sami tabii ki de kabul ediyor bu ricayı; etmese hikaye olmazdı zaten. Süreyya Sami kabul ediyor görevi etmesine de hikaye ilerleyip olaylar geliştikçe ilk kitabı okumuş ve çok beğenmiş biri olarak kafamda şu soru git gide daha bir belirginleşiyor: Yahu bu Süreyya Sami, ilk kitaptakiyle aynı Süreyya Sami mi? İsim benzerliği olmasın sakın? İki kitabı üst üste okumuş bir okur olarak ikinci kitabı ilkinden bağımsız değerlendiremiyorum ben. Belki değerlendirebilsem bambaşka konulardan bahsedeceğim ve bambaşka bir sonuca varacağım: Bu kitabı çok beğendiğimi söyleyip okumanızı tavsiye edeceğim. Yalnız yapacak bir şey yok, insan her şeyi bir şeylerle karşılaştırarak değerlendirmeye yelteniyor (ilk kitap dolayısıyla Süreyya Sami'yi Behzat Ç. ile karşılaştırmaya çalıştığımı ilk kitapla ilgili yazıda görebilirsiniz). Hele ki söz konusu bir serinin iki kitabı olunca...

Süreyya Sami baya bir değişmiş, kendini baya bir geliştirmiş ikinci kitapta. Eski tanıdığımız Süreyya Sami kalıbında; hala telefon kullanmıyor, hala parası yok, boya badana işleriyle idare ediyor, sözünün eri, polis eskisi olmanın bazı etkilerini gösteriyor falan filan... Yalnız bir sorun var. Daha doğrusu bir sorun yok, yok edilmiş o sorun. İlk kitapta ergenliğini tamamiyle atlatamamış, sosyal bakımdan biraz zayıf, şaşkın, kendisinden her daim 100 % emin olmayan bir Süreyya Sami'yle tanışmıştık. Aslında (en azından benim) onu bu kadar sevmeme yol açan da buydu. Bir süper kahraman gibi her yaptığı sonuç veren ve her yaptığını 4/4 lük yapan bir karakter yoktu elimizde. Tamam, belki Femme Fatale karakterin etkisi çoktu bu durumda; ama yine de Süreyya Sami böyleydi. Süreyya Sami artık öyle değil. Polislikten ilk fırsatta ayrılmış olduğunu her fırsatta belirtse de sanki yıllarca polislik yapmış, eski bir kurt olmuş gibi bir Süreyya Sami var elimizde.

İkinci sıkıntı hikayedeki karakterler ve hikayenin işleyişi ile ilgili. İkinci maceramızda karakter sayısı olabildiğine azaltılmış ve azalan karakterler de tek bir tipte toplanmış. Daha doğrusu 2 ana tip; iyiler, kötüler. Süreyya Sami'nin arkadaşlarını birbirinden ayırmak (karakter olarak) neredeyse imkansız. Hepsi dürüst, delikanlı, sözünün eri, onurlu, akıllı, fedakar... 1 tane bile boş, geveze, bencil, vs. iyi karakter kalmamış. Kötülere gelecek olursak; kötü karakterlerle kitabın sonuna kadar karşılaşmıyoruz. Onların hiçbir ayrıntıları, derinlikleri yok. Kötü olmalarının yanında zenginler, güçlüler, amatörler, hiçbir şeyin farkında değiller ve ne yapacakları çok kolay tahmin edilebiliniyor. Dolayısıyla Süreyya Sami'nin kötüleri yenmesi (kitabın sonunda kötülerin kazanmasını beklemiyordunuz herhalde? Tabii ki de Süreyya Sami bir şekilde alt ediyor kötüleri) baya tıkır tıkır işliyor. Hikaye hemen hemen hiçbir noktada derinleşmiyor, dolambaçlaşmıyor, kafa karıştırmıyor. Her şey pıtır pıtır oluyor, tam da Süreyya Sami'nin planladığı şekilde.

Son sorunumuza aslında bir önceki cümlede değindik: "Her şey pıtır pıtır oluyor, tam da Süreyya Sami'nin planladığı şekilde." (Aynı cümleyi 2 kere üst üste kurma işini günlük hayatta sürekli yapıyorum da yazı yazarken de aynı şeyi başararak kendimi geliştirme yolunda yeni bir adım attım). Şöyle açalım konuyu: Rastlantılar, dikkatsizlikler falan filan öylesine hikayeyi mutlu sona taşıyacak şekilde gerçekleşiyor ki Süreyya Sami olayı çözmek konusunda hiçbir sıkıntıyla karşılaşmıyor. Resmen "kutsal bir dokunuş" yardım ediyor kendisine ("Space Jam" filminde, insan olan arkadaşının üstüne uzaylılar atladığında ve o tip yere yapıştığında Michael Jordan, Bugs Bunny'e "ama o bir insan, bu nasıl oldu?" diye sorar, Bugs Bunny de "Burası Looney Toons, burada her şey mümkün" diyor. Michael Jordan da maçı kazanmak için smaç basmak üzere kolunu uzatıyor, maçı kazandırıyor). Bir de hikayelerde (en azından benim) hoşuma giden bir ayrıntı vardır. Bir duvarda silah varsa o silah patlar. Benim hoşuma giden tam olarak bu değil, daha çok şu: Bir silah 3. sayfada tanıtılır, 20. sayfada görüldüğünde onu artık farketmeyiz bile. Ardından o silah 150. sayfada patlar, biz de vay be deriz. İşte, bu hikayede o yok; 3. sayfada görülen bir silah 4. sayfada patlıyor (silah bir mecaz).

Barış Uygur, Türkiye'deki çarpıklıkları anlattığı "Normal Şartlar Altında" köşesinde - 1-2 ay önceydi galiba- normal şartlar altında mizah dergisinde çalışan bir insanın çalışmaktan zevk alacağından, ama kendisi "N.Ş.A." köşesini hazırlarken, oraya yazacağı malzemelerle karşılaştıkça ve onlar hakkında düşündükçe karnına ağrılar girdiğinden bahsetmişti (Bir Uykusuz alın ve Barış Uygur'un N.Ş.A. köşesini okuyun, ne demek istediğini daha iyi anlayacaksınız). İkinci kitabı yazarken düzene, gündeme ilişkin kızgınlığını hikayeye biraz bulaştırmış gibi görünüyor (biraz bulaştırmak mı? Resmen hikayeyi onun üzerine inşa etmiş). Fakat bizim (en azından benim) Süreyya Sami'de sevdiğimiz, bir Süreyya Sami macerasından istediğimiz bu değil. Biraz Kurtlar Vadisi'nin Irak'a gidip Amerikalılardan bizim askerlerimizin kafasına çuval geçirmelerinin intikamını almaları gibi (o kadar da kötü değil tabii, bu karşılaştırmayı yapmak vicdan azabı çekmeme neden oldu) durdu bu hikaye. Süreyya Sami, ilk kitabın film noir tadındaki atmosferinde, teknoloji düşmanı, ailenin çok da başarılı olamamış ve halinden şikayetçi olmayan dayılarımız şeklindeyken çekiciydi. İkinci kitap, benim için ilkinin hatrına bitirilmiş bir kitap oldu. Umarım Süreyya Sami, gündemi kovalayan bir süper kahraman olarak gelişimine devam etmez bundan sonra.

(en azından benim) - ne? Ha? Aa, yazı bitmiş. Pardon, içim geçmiş. (Yazı boyunca (en azından benim) ibresini bolcana kullanmama yönelik yapılmış bir şaka (yoluyla yapılmış bir öz eleştri))

Elif Çağlar - 05.12.2012 - Ankara IF Konseri

Elif Çağlar ne zaman bu kadar sevdiğimiz bir sanatçı haline geldi hatırlamıyorum. Kendisini benim ilk dinleyişim sanırım Akustikhane'nin ilk sezonunun ilk bölümlerinden bir tanesindeydi. "You Got Me" ya da "Killing Me Softly" gibi bilindik şarkılara yorumları ile sesini, tarzını beğendiğimi hatırlıyorum. Ceylan Ertem ile "Cadı Avı" programının 2. bölümü, Serbest Müzisyenler Derneği'nin 2. konseri tanıtımı gibi çeşitli programlardaki röpörtajlarını izledikçe hem harika sesi, hem de alçakgönüllü, sempatik tavırları sayesinde takip ettiğimiz bir sanatçıydı (Doğa İçin Çal projesinin 3. videosunda araya "Çayelinden Öteye" türküsünde araya jazz solosuyla girişi de bence baya güzeldi). Yaklaşık 1 yıl sonra Akustikhane'nin 2. kere konuğu olduğunda ise benim için çoktan kaçırmak istemediğim bir isim olmuştu bile. 2011 yılının başında çıkardığı ilk albümünü ilk aldığım günden beri severek dinlerim. "Circus Love" isimli şarkısına çektiği, stop-motion animasyon tarzındaki albümünün ilk klibi de aynı şekilde sıkılmadan tekrar tekrar izlenecek bir kliptir.


Türkiye'ye temelli döndüğümden beri beklediğim konserlerden bir tanesiydi Elif Çağlar'ın Ankara konseri. Saat 12'de başlayacağı söylenen konsere biz her zaman yaptığımız gibi erken gittik ve IF her zaman yaptığı gibi bizi hayal kırıklığına uğrattı, konser başladığında saat 12.30'u geçiyordu. IF'teki etkinlikler internette belirttiği saatlerden ya erken başlar, siz konsere geç kalırsınız; ya da geç başlar, saatlerce ayakta beklersiniz, konser başladığında enerjinizin yarısı tükenmiştir.

İlk albüm parçası "Circus Love" eşliğinde çıktı sahneye Elif Çağlar. Serkan Özyılmaz'ın piyanoda, Kağan Yıldız'ın bassta ve Onur Alatan'ın davulda eşlik ettiği bir grupla birlikteydi. Hem albümünden parçalarla, hem de sesine de çok yakışan çeşitli yorumlarla renklendirdi gecemizi. "Killing Me Softly" yorumu yine harikaydı. En eski ve en sevilen jazz parçalarından biri olan "Cry Me a River" hakkında biraz konuştu, internette sözlerini aratmak için baktığında Justin Timberlake'in aynı isimli daha yeni şarkısının çıktığından yakındı. 1950'lerde bestelenmiş "Cry me a River" ı çok güzel söyledi. Şarkının sonunda bitirirmiş gibi bir hamleyle Justin Timberlake'in "Cry me a River" şarkısına geçişi de baya iyiydi. Aynı şekilde yakın zamanın hit yıldızlarından Amy Winehouse'un şarkısı "Tears Dry on Their Own" u, şarkının arka planını da anlatarak söyledi (şarkı 1967'de yazılmış "Ain't no Mountain High Enough" un müziği kullanılarak bestelenmiş). Şarkısı esnasında Amy Winehouse'a ve "Ain't no Mountain High Enough" şarkısını kendi yorumuyla baya üst bir noktaya taşıyan Nickolas Ashford'a bir saygı duruşunda bulundu.

Sohbetiyle, şarkılarıyla, en az kendi şarkıları kadar güzel yorumladığı şarkılarla, sempatik tavırlarıyla, birlikte çaldığı müzisyenlerin başarılı sololarıyla harika bir konser dinletti bize Elif Çağlar. Aynı zamanda 2 hafta sonra tekrar Ankara'ya konsere geleceğinin müjdesini de verdi (Four in the Pocket'ın 16 aralık pazar günü Passage'daki konseri).

26 Kasım 2012 Pazartesi

Çizgilerle İstanbul


Farklı bir şehir İstanbul. Anlatmaya dilin yetmeyeceği, her tada, her zevke, herkese hitap eden... Dünya çapında en önemli, en eski ve daha pek çok en'in sahibi. Herhalde Türk müziğinin, yöresel türküleri hariç tutarsak geriye kalan şarkıların esaslı bir çoğunluğuna dahil olmuş, hatta pek çok şarkının direk konusu, hatta hatta bazen de direk şarkının ismi. Sinema desen Türk filmlerinin belki de yarısından fazlası İstanbul'da geçer, bunların da çok büyük bir kısmında İstanbul resmen bir başrol oyuncusudur; dizilere hiç girmemekte fayda var. Konumuz çizgiromanlar olunca da çok bir şey değişmiyor; İstanbul, Türk çizgiroman kültürünün de yine başat aktörlerinden bir tanesi.

Türkiye'de çizgiroman, çoğunlukla mizah dergilerinin öncülüğünde gelişmiş, çeşitlenmiş, yayılmış. Kötü Kedi Şerafettin, Otisabi, Rıdvan, Genco, İhtiyatsız Adam, Cabbar Baba ve benzeri seriler hep haftalık ya da aylık mizah dergilerinde yayınlanmışlar. Tabii Türkiye'de mizah dergilerinin ofisleri çoğunlukla İstanbul'da olduğundan, çizerler İstanbul'da yaşadıklarından ve fon olarak da çoğunlukla yaşadıkları çevreyi kullandıklarından hikayeler hep İstanbul'da geçiyor. Otisabi'yle İstanbul'un gece yaşamının yoğun olduğu mekanlarda dolanırken Genco (şimdilerde ise Ortam) ile şehirde dört döneriz, her bir köşeyi ince ayrıntıları eşliğinde resmen çizgilerle yaşarız. Şerafettin ise Cihangir'in altını üstüne getirir, çatılardan ara sokaklara Cihangirli oluruz Şero'yu okurken. Uykusuz dergisinin son nesil hikayesi "Metin Annesini Arıyor" ise bu aralar Metin eşliğinde Kadıköy civarlarında dolanıyor; nerelere gideceğini zaman gösterecek tabii. Hedefimiz Türk çizgiromanlarıyla ilgili konuşmak olmadığından dolayı bazı çok önemli serilere, hikayelere, karakterlere, onları es geçerekten biraz haksızlık edeceğiz (gönül isterdi ki Abdülcanbaz'dan, Karabasan'dan, Avni'den hatta hatta Çılgın Bediş'ten, Sıdıka'dan, Utanmaz Adam'dan ve çok daha fazlasından da bahsedeydik).

Bu yazının konusu ise yakın zamanda çıkmış, hedefi tam olarak hikaye anlatmak değil, İstanbul'da geçen hikayeler anlatmak olan 2 tane çizgiroman: "Çiztanbul" ve "İstanbul Zombi 2066".

"Çiztanbul" bir studio Rodeo projesi. Studio Rodeo'yu dikkatli bir çizgiroman okuyucusu değilseniz gözden kaçırmış olabilirsiniz. Yanlış hatırlamıyorsam 2004 civarında "Rodeo Strip" isimli bir çizgiroman dergisi çıkartarak yayın hayatına başladı Rodeo. Yıllar içinde çeşitli özgün ve başarılı yayınlar yaptılar (Zombistan ve Ayılı Adam gibi). Yurt dışında çeşitli festivallerde Türkiye'yi temsil ettiler. Yurt dışındaki çeşitli çizgiromancılarla kurdukları bağlantılar sonucunda Nisan 2012 yılında "Çiztanbul" albümünü yayınladılar. "Çiztanbul" , 8 farklı yabancı sanatçının yazıp çizdiği, İstanbul'da geçen 8 farklı hikayeyi anlatıyor. Rodeo'nun misafiri olarak İstanbul'a gelmiş, gezmiş, çeşitli ön çalışmalarda bulunmuş bu 8 sanatçının her biri evlerine döndükten sonra kendi hikayesi üzerinde çalışmış ve İstanbul'u ayrıntılarıyla yansıtan hikayeler çizmişler. Rodeo'nun editörü Murat Mıhçıoğlu'nun tanımıyla: "Projemizin temel prensibi, İstanbul'u çizgi roman yaratıcıları ile buluşturmaktı. Dolaysız, saf ve taze esinlerden yola çıkmayı, sahici ve kalıcı bir çalışmanın ön koşulu olarak kabul ettik."

İlk hikaye Amerikalı bir çizgiromancı olan Charles Vess'in gözünden. Şehir gezisi esnasında, Sultanahmet Meydanı'nında gördüğü, Nasreddin hoca kostümlü bir amcadan çok etkilenen Vess, bu karakteri kullanarak hemen hemen sözsüz, tarihin içinde akıp giden, şiirsel bir İstanbul tasviri çizmiş. Ardından Belçikalı Danny Henrotin, biraz biyografik, biraz kurgusal bir tatta, İstanbul'u gezmeye gelen bir çizgiromancının, gezisi sırasında yaşadığı bir aşk hikayesini anlatmış. Gazetecilikten gelme Sırp bir sanatçı olan Aleksandar Zograf, daha çok belgesel bir tarzda kendi gezisini, kendi gözünden İstanbul'u çizmiş. Studio Rodeo'nun başka çizgiromanlarında da karşılaştığımız İtalyan Roberto Diso, Belçikalı meslektaşınınkine çok benzeyen, yakın tarzda bir hikaye ile resmetmiş İstanbul'u. Tabii biraz daha farklı bir çizgi ve farklı yönden gizemli bir hikaye eşliğinde. Peşinden İspanyol Alberto Jimenez Alberquerque, hayran kaldığı Kız Kulesi merkezinde gelişen bir hikaye yazmış. Makedon Aleksandar Sotirovski, tarihi ve polisiye bir hikaye için fon olarak kullanmış İstanbul'u. Son 2 hikaye ise 2 konuda ortak noktalar içeriyorlar: Her ikisi de Saraybosnalı sanatçılar tarafından çizilmiş ve her iki hikaye de gelecekte geçen, bilimkurgu hikayeleri. Enis Cisic, cyberpunk bir İstanbul'da, çok da yabancısı olmadığımız bir hikayeyi başarılı bir tarzda anlatmış. Esmir Prlja ve Amra Hejub ise teknolojik bakımdan bugünden çok uzak olmayan bir gelecekte konumlandırmışlar hikayelerini. Teknolojik olarak uçan arabalar yeni keşfedilmiş ve yeni yeni kullanılmaya başlanmış. Hikaye bilimkurgusal öğeler içerse de karakterler çok da yabancı değiller, sanatçının tabiriyle "değişse de aynı kalmış bir İstanbul".

Studio Rodeo ve yayınlarıyla ve Çiztanbul projesi ile ilgili daha fazla bilgiye, başlıklara tıklayarak ulaşabilirsiniz.

İkinci çizgiromanımız "İstanbul Zombi 2066" ise bir İspanya-Türkiye ortak yapımı. Çizgiroman İspanyol bir çizgiromancı olan Mery Cuesta nın bir çalışması. Türk çizerlerden Cem Dinlenmiş, Ceren Oykut, Göksu Gül, Emir Yardımcı ve Tan Cemal Genç, çeşitli sayfalarda katkılar sağlamışlar çizgiromana. Cem Dinlenmiş'in Penguen'deki "Her Şey Olur" köşesinden alışık olduğumuz tarzıyla bir giriş yapıyor çizgiroman. Bize yaklaşık olarak 2020'lerden (Rambo 10'un gösterime girmesi" başlayarak 2065'e (uçan kaykay) kadar dünyada neler olduğunu, Dünya haritası üzerinden anlatıyor. Distopik bilimkurgulardan tanıdığımız öğelerle 2066 yılını anlatıyor bize: Deri altına easymate isimli cihazı yerleştirmemek yasadışıdır, yasaktır. Easymate bir çeşit modern zaman akıllı telefonu gibi. İletişim, sinyaller, istatistikler, etkinlikler, politika, ekonomi artık easymate sayesinde, easymate üzerinden yürütülüyor. Mesela ufak eklentiler ve hop, çizerler easymate ile çiziyorlar. Tabii hal böyle olunca kağıt kullanmak artık yasa dışı, Burak'ın dediği gibi "... eğer biri bizi elimizde kağıtla görürse sonuçları çok ağır olur!". 2066 yılında İstanbul - 2066 Kültür Başkenti Fuarı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cumhuriyeti'nde düzenlenir. Tabii bir sürü heyecan ve olayı da yanında getirir: Hamsiler isimli, var olduğu şüpheli, easymate karşıtı yasadışı örgüt, historyteller isimli yeni nesil gazeteciler, etkinliği düzenleyen Kültür Eliti ve çok kilit, tanıdık bazı sözler sayesinde mezarından kaldırılan zombi Zeki Müren ve zombi hayranları ordusu!

Bir bakıma 3 bölümden oluşuyor çizgiroman. İlk bölüm geleceğin tanıtımını yaparak hikayeye bir giriş yapıyor. Ardından Türkiye çizgiroman-çizerlik tarihini anlatan bir bölüm ile hikayeye ara veriyoruz. İlk osmanlı dönemi mizah dergiciliğinden başlayarak Diyojen, Markopaşa, Akbaba, Gırgır, Limon, Deli, Leman, Penguen ve Uykusuz ile devam eden mizah dergiciliği tarihi, Orhan Koloğlu'nun "Türkiye Karikatür Tarihi" isimli kitabı kaynak gösterilerek anlatılıyor. Ardından çok hızlı bir gelişim süreci ile olaylar karışır. Hikayenin tam olarak bir sonuç bölümü var mı, yoksa gelişim süreci ile hikaye sonlanmış mı, orası okuyana kalmış bir durum. Pek çok açıdan çok değerli bir çizgiroman "İstanbul Zombi 2066". Hem yabancı-türk ortak yapımı olması, farklı çizerlerin kendi üsluplarıyla, kendi yorumlarıyla bir arada çalışıp ortak bir ürün çıkarmaları, hem özgün, uçarı, fantastik öyküsü... Yazık ki kendisini kitapevlerinde bulmak mümkün değil. Türkiye çağında dağıtıma girmemiş bir cilt kendisi; Türkiye'de sadece İstanbul'da 2 kitapevinde bulunabiliniyor: Gon ve Robinson Crusoe.


18 Kasım 2012 Pazar

Dağ - 2012



Karışık bir dönemde yaşıyoruz. Politikanın, yaşam görüşünün, inançların birbirine karıştığı allak bullak bir zamandayız. Belki bu hep böyle oldu, benim yaşım gereği sadece bu dönem böyle oldu sanıyorum; ama garip bir  dönemden, değişimlerin ivme kazandığı bir evreden geçtiğimiz kesin.

Savaşçı bir millet olduğumuzdan, aslında benim bu savaşçı toplumdan daha çok beklediğim; ama nedense olmayan 'motivational' milliyetçi filmler son birkaç senedir artmaya başladı. Gerek Birinci Dünya Savaşı sekansları olsun, gerek Güneydoğu Anadolu sorunu olsun, son olarak Osmanlı muhabbetleri olsun beyazperdeye aktarılıyor. Bu tür filmlerin aslında iki yüzü de gösterilirken, ortamdaki gerginlikten ötürü bir tarafın baskınlığını görüyoruz.

Elimde gala biletleri olan Dağ filmi, aynı gün Büyük Ev Abluka'da konseri olduğundan kaçtı; fakat ertesi gün gece 24 seansında koltuklardaki yerlerimizi aldık ve filmi bir çırpıda izledik.

Dağ, dört askerin engebeli bir arazide küçük bir kontrol noktasında, teröristler tarafından ablukaya alınmasıyla, beklenilenden çok öte bir şekilde harkulade heyecanlı başlıyor. Bir uzun dönem, bir kısa dönem er ile beraber iki komutandan oluşan tim, gergin bir ortamda durum değerlendirmesi ve plan yaparken karşılıyor bizi. Daha sonra oradan çıkmalarıyla, müfreze ile temas kurmaya çalışıyorlar. Konu az ve öz.

Dağ filmi akla ilk olarak bir 'Nefes alternatifi' olarak göze çarpıyor. Öyle de lanse edildi aslında; ama arada ciddi farklar var. İlk olarak Nefes kişi bazlı bilinçakışını ön planda tutarken takım ve ordu kavramlarını izleyiciye boğuk ve etkileyici bir şekilde iletirken, Dağ ilk sahnesinden başlayan ve haykırılan sloganlarını son sahnesine kadar devam ettiriyor. 'Bir ölür, bin doğarız!' sloganını gözümüze sokmak için uğraşan yapım, bir süre sonra yeter lan dedirtiyor. 



Dağ, kısa dönem ve uzun dönem askerlerin aralarında yaşadıkları farklılıkları ve tartışmaları aktarmaya çalışırken, arkada çatışma sahneleri olan bir film gibi. Güzel bir intronun üzerine, yerinde flashbackler ve empatiye uygun sahnelerle beraber, 'cheesy' gereksiz sahneler ve aksiyondaki saçmalıklar izleyiciyi filmden düşüren etmenler. Filme askerliğini yapmış sevgili Baran ile gittim, ilk yaptığı yorumlar 'palaska' muhabbetinin çok doğru olduğu fakat telsizdeki komutanın hiçbir şekilde bir erle öyle muhabbet etmeyeceğiydi. 

Film aynı şekilde arada bir savaşın anlamsızlığını ve iki tarafın açısından bakmamız gerektiğini bizlere belirtiyor. Bu kadar milliyetçi bir filmde buna gerek var diyor, filme keşke yerini bilseydin diyorum.

Oyunculuk bir savaş filmi için ortalama olmasına rağmen, güzel (ama haddinden yüksek desibelde) müzikler ve setler filmi bir nebze kurtarıyor. Çağlar Ertuğrul'u açıkçası tanımıyorum; ama Ufuk Bayraktar çok uzun zamandır çok beğendiğim bir oyuncu, yine beni çok mutlu etti bu filmde de. 

Film özet olarak, katılmadığım halde bazı sınırları çizmeye çalışan bir film. İnce bir dönemden geçerken böyle filmlere ne kadar ihtiyaç var bilmiyorum; ama film olarak hiç sıkılmadığımı, güzel bir aksiyon ve psiko-dram filmi olduğunu söyleyebilirim. Yine toplumda bazı kişilerin çok destekleyeceği, bazı kesimin ise şiddetle karşı çıkacağı bir yapım Dağ, gitmeye değer mi siz karar verin. 



10 Kasım 2012 Cumartesi

Görsel ve Akustik Köşe - Sonbahar 2012

Sonbahar bitti, Ankara'nın kışı geldi. Ağırdan alan soğuk, yine çok sert geçecekmiş gibi bir hissiyat yaratıyor.
Sonbahar'ı özet geçen, her birini ayrı ayrı yazmaya uzun zamandır üşendiğim konuları bir çatı altında toplamaya karar verdim. İşte sorular;


Sen Kimsin? - Çiğdem Anad


Sevgili Erdem'in tavsiyesi üzerine, bir kendime bir de ona aldığım 'Sen Kimsin?', Çiğdem Anad'ın aslında bu zamana kadar yaşadığı ve gözlemlediği ilişkiler, istekler, baskılamalar ve sınırlamaların birer analizi. Hepimizin istediği bir hayat var önümüzde, belki daha gerçekleştiremedik, belki de ufaktan kurmaya başlıyoruz. İstedikleri hayatı yaşayamayanların günün birinde 'Ben kimim? Bu hayatı mı istedim?' gibi sorular ile bir arınma, bir kabuğundan çıkma mücadelesi hikayesi. 

Bir çırpıda, çok etkilenerek okudum Sen Kimsin?'i. Çiğdem Anad'ı zaten medyadan oldukça beğeniyordum, kitap ile saygım daha da güçlendi. Sınırlarla nasıl yaşadığımızın bir kısa öyküsü tavsiye edilir.


Hayvan Çiftliği Tiyatro Oyunu - Erdal Beşikçioğlu



Kitap hakkında daha önceden şurada bahsetmiştik. George Orwell'in, hafif ve derin öyküsü Hayvan Çiftliği'ni çoğumuz biliyoruz. Özgürlüğün ve eşitliğin baskılandığı bir ortamda güç değişiminin yaşattığı zafer sarhoşluğunun insan bilincindeki bu serüveni sevgili Erdal Beşikçioğlu ve ekibi bambaşka bir yönden, nezih ve eğlenceli bir biçimde izleyiciye iletmeye çalışmışlar. Bence başarılı da olmuşlar. Güzel sahne kullanımı, yerinde kostüm seçimleri ile tatlı oyunculuk birleşince, üzerine de güzel uyarlanmış kurgu ile Cermodern'de bu oyuna gitmek farz oluyor. 


Allelujah! Don't Bend! Ascend! - Godspeed you Black Emperor



Post-rock güzel bir akım. Yıllardır gelen takipte illa ki oluşan favoriler ve beğeniler var. Herkesin ister istemez aklında bir konu hakkında en iyiler sekmesi oluşuyor. Benim post-rock aleminde kral ilan ettiğim bir isim var; 'Godspeed you Black Emperor'. Daha önceleri çeşmeye daha detaylı bir yazı yazmayı uygun görmüştüm Godspeed için ama kısmet burayaymış. Yazma nedemiz Kralın bir dönüşünün olması. Godspeed 'Allelujah! Don't Bend! Ascend!' adlı 55 dakikalık ve 4 parçadan oluşan bir albümle tekrar aramıza döndüler. İyinin ve kötünün, karanlığın ve ışığın, varlığın ve yokluğun ses ile anlam kazandığı bu albümü şahsen çok beğendim. Mladic parçası, ağır post-rock seviyesine girmek isteyen insanlar için güzel bir kapı olabilir.

Profesyonel - Tiyatro Oyunu


Tiyatro sezonunun tekrar başlamasıyla bu sene ilk izlediğim oyun Profesyonel oldu. Ünlü yazar Duşan Kovaçeviç'in Yugoslavya'daki büyük dönüşümün bıraktığı acı ve tatlı izleri, değişik bir tarz ile tiyatro severlere aktarıyor. Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler'in başrollerini çektiği oyun, 2 saate yakın tek perdesiyle biraz yorsa da, eğlendirmesini başarıyor. Değişik bir üslup ve ilginç hikayesiyle, doğu bloğu yaşamın getirdiği buhranı, geçmişi değiştirmek terimi üzerinden farklı bir şekilde iletiyor. 

Paranormal Activity 4 - 2012


Böyle aktiviteniz batsın dedirten serinin yeni filmine neden bilmiyorum; ama birazcık belki korkarız umuduyla koşarak gittik. İşlerin yine aynı şekilde işlediği, ilk ve ikinci filmden tam beş sene sonrasında, bambaşka bir uzamda, değişik bir ailede geçen hikaye bu sefer neyse ki konu bakımından birazcık açığa kavuşuyor. Kezban protagonist kızımız ve Bieber nesli erkek arkadaşının başından geçen öyküler öylesine aptalca, öylesine sıkıcı ki, ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. Umarım bu son olur diyorum.

La Mar - La Mar - 2012


Sevgili E.D.'nin tavsiye ettiği, Venezüella kütüklü La Mar, post-rock dünyasında uzun zamandır muhtaç olduğum tat. Post-metal ve rock sınırlarında gezen albüm La Mar, yine klasik tarzdan sapmıyor ve inceden başlayan, sonradan patlayan akıma dahil oluyor. Sert girişleri ve güzel rifleri ile arada bir aykırılık gösterse de, irmik helvası gibi müziğe can kurban diyor, postrock'çıları La Mar'a davet ediyorum.

Ses ve Işık - CSO - Ekim 2012


Sevgili Del Mundo ekibiyle beraber gittiğimiz Ses ve Işık, yönetmenliğini ve şefliğini Cemi'i Can Deliorman'ın yaptığı alışılmışın dışında bir proje. Koro, elektronik müzik, görsel tasarım ve mimari başta olmak üzere birçok farklı disiplini bir araya getiren ekip, konuklara bir saatte inanılmaz bir deneyim yaşatıyor. Müziğin desteklediği çok sesli koronun üzerindeki boyutlu cisme yansıtılan lazer ile daha da boyut kazanan nesne aklımı başımdan aldı. Harika bir deneyim, herkesin görmesi gerekir.

Panpa - Sanat Fikir Aksiyon - Sayı 1


İnci Sözlüğe çok yakın değilim ve takip etmiyorum. Kardeşimin aldığı aylık dergi ise başka birşey. Sanat Fikir Aksiyon mottosuyla yola çıkmış dergi, aksiyon kısmını çok beceremese de, fanzin edasıyla okuyucuya birşeyler vermeye çalışıyor. Daha çok popüler kültür üzerine yoğunlaşan dergi, ilişki, sinema, müzik, çizim gibi konular üzerinde çene çalıyor. Dergi bence ilgi çekici. Sadece 8 TL ne lan, hiç mi bizi düşünmüyorsunuz?

Blockhead - Interludes After Midnight - 2012


Blockhead bir enstümental hiphop ve elektronik müzik yapımcısı. Ben de yakın zamanda 'This Music Scene' albümü ile kendisiyle tanıştım. Alışılmışın dışında, elektro ile lounge'ın sınırlarında gezen müzik yapısı ile, tam bir ortam müziği haline geliyor Blockhead. Bu yılın baharında çıkan son albümü Interludes After Midnight ise öncekilerinin peşinden giderek yine aynı tipte müzik ile güzel bir dinleti sunuyor. Hafif tarzıyla lounge partilerin arkaplanını güzel süsleyecek bir albüm. 

4 Kasım 2012 Pazar

Skyfall - 2012


50 yıllık Bond efsanesinin 24. film adımında tekrar nefesler tutuldu, patlamış mısırlar kucaklardaki yerlerini aldı. Zamanın güncesinin nabzını süreki tutan seri, bu sefer kendini değiştirmiş bir şekilde, derli toplu, temiz bir  soğukkanlılıkla, günümüzdeki düşman tanımsızlığı ve güven korkusu temalarını izleyiciye iki buçuk saatte mükemmel bir anlatım ve aksiyon ile sunuyor. 

Daniel Craig'in Bond tiplemesinde bu sefer konu gayet az ve öz. MI6 bir yandan her zamanki gibi huysuzlaşan bürokrasi ile uğraşırken, bilinmeyen bir örgüt tarafından açık bir mesajla saldırıya uğrar. Saldırı o kadar ustaca olur ki, örgüt kendini belli bile etmez. Tehlike çemberinin an ve an daralmasıyla iş yine, M direktörlüğünde, usta alan ajanı James Bond'a kalır.

Çok klas bir yapım Skyfall. Kalitesini işleye işleye, gittikçe yükselten yapımlardan. Belirli bir temanın peşinde, sağına soluna bakmadan, yerli yerindeki 'foreshadowing'leri ile kovalayan, adeta Bond gibi bir görev adamı Skyfall. Eski bond filmlerindeki gibi yüksek dozlu aksiyon, 'funky' araç gereçler, uçan yolcu koltuğu, patlayan kalemler, uydudan çıkan ışınlar yok. Skyfall bunlara oyuncak gözüyle bakan, gerçekçiliği steril ortamlarda doyuma ulaştırmış; fakat klaslığından da ödün vermeden adeta idealar evrenindeki  kadar duru bir görüntüyle işleyen bir film. 



Yeni Dünya Düzeni, 'Espionage' ve 'Rogue Agent' anahtar kelimeler. CCTV'lerin, uyduların sürekli kontrol ettiği, retroluğun sadece moda olduğu, yeni nesil teknolojinin acımazca yüzümüze vurduğu bir uzamda Bond'un eski nesil alan ajanı olarak yaşadığı zamanla olan savaşı apaçık. Film eski ve yeninin işleyişini aslında çok iyi yapıyor. İstanbul gibi bir mekanda başlayan kovalamaca sahnesiyle, Bond klaslığını kapalıçarşı ile buluşturuyor. Medeniyetlerin buluşmasını, bu sefer Çin'e Şangay'a giderek, aşırı güzel bir mavi-siyah siperpunk'ı ile taçlandırıyor. Çin'in yeni yüzünün ardından, geçilen Macau şehriyle geleneksel yüzünü de göstererek, filmin sürekli bir devinimde olduğunu belirtiliyor. 

Yeni ve eski ikilemi sadece çevreye değil, Bond'a da hakim. Görevine kısa bir süre ara veren ajan, yeni tehlikeyle tekrar göreve başlamasıyla 'I'm too old for this sh*t' yergileri sırasıyla başlıyor. Distopya ile bezenmiş, mavi beyaz ve kırmızı ile çevrili İngiltere imparatorluğuna zerre kadar şüphe duymadan inanan Bond kendisinin artık yetersiz olduğunu, çevresel faktörler ve karakterler üzerinden düşünürken, içsel bilinç akışını arada bir dışarı vuruyor. Yeni oyuncak üreticisi Quartermaster ile yaşadığı gençlik-yaşlılık çatışması bunun net bir örneğiyken, M ile sürekli olarak yaşadığı emeklilik mesajlı diyalogları destekler nitelikte örneklerden. 


Casino Royale ile geri dönüşün zafer mahmurluğunu güzel bir biçimde Quantum of Solace hüsranı ile yaşamışken, bu sefer ekip aklını başına devşirip kendine gelmiş. Film o kadar klas ki, önceden belirttiğim gibi adeta idealar evrenindeki bir Bond hikayesi izliyormuşuz gibi bir his yaratıyor. Pis bir şeyin sahnede adeta yerinin olmadığı, her şeyin en güzelinin, en temizinin, en sterilinin yer aldığı bir arenadayız bu sefer. Bond filminde toplam akan kan miktarının yaklaşık 200 mL gibi cüzzi bir miktarda olması bunun en net delili olabilir. 

Oyunculuk çok yerinde. Esaslı bir Bond kızının olmaması elbette beni de üzdü; fakat Daniel Craig'in robotik bir İngiltere ajanı portresi ile Judi Dench'in o tatlı mı tatlı karakterinin çevresinde kurulan İmparatorluk betonu gibi sert disiplinin getirdiği amir imajı hala kalitesini korurken; ekibe yeni katılan Ralph Fiennes ve Ben Whishaw ve Javier Bardem gibi aktörler filmi çok daha iyi bir noktaya getiriyorlar. Javier Bardem - Silva, bence abartıldığı kadar yok; ama itiraf ediyorum, son Şapel sahnesindeki performansından ben de çok etkilendim. Duyduğu nefreti, yılların öfkesini bir anda harcamak istemeyen bir adamın geçirdiği sinir harbi sadece 10 - 15 saniyelik yüz ifadeleriyle bu kadar güzel anlatılabilirdi. 

Evet filmde çok saçma noktalar var. Rush-hour zamanı boş trenin düşmesi, hack olaylarının hala görsel olması, MI6'da hala mouse kullanılmaması, İstanbul'dan trenle beş dakikada Anadolu'da olmaları, mahkeme salonunun yolgeçen hanı olması gibi mevzular, üzerinde çok durulursa düşürecek şeyler; ama adamlar Aspava patatesi gibi film yapmışlar, ne gerek var bu analizlere demeden edemeyeceğim. Boşverin lan, manyak mısınız? (Açıkçası biz de filmden çıktıktan sonra ilk yarım saat filmin iyi yönlerinin analizi yaptık, sonraki yarım saat ise bu saçmalıklara gülmek oldu, olacak o kadar, izleyici bu yüzden yok mu zaten?)


Yeni Adele'li intro benim için filmin artı yanlarından. Chris Cornell'li Casino Royale introsu hala benim için Craig'in en iyi introsu; ama Adele'nin de hakkını yememek lazım. Skyfall parçası bambaşka güzelken, intro filmin müthiş bir özeti. Tam puan introya. 

Cesur Yeni Dünya, İngiltere İmparatorluğu, İstanbul Kapalı Çarşı, Şangay Siberpunk'ı, Macau'daki Komodo Ejderleri gibi eski ile yeninin, CCTV ile Aston Martin DB5'in, ergen Q ile deneyimli M'in geçişlerinin pürüzsüz yapıldığı, değişime gittiğini bangır bangır bağıran bir adım Skyfall. Ve de kesinlikle sadece bir erkek filmi değil. 

30 Ekim 2012 Salı

Cloud Atlas (2012)


Kitap uyarlaması bir film izlemek, birkaç bakımdan zordur. Daha doğrusu izlemekte bir sıkıntı yok da daha çok hikayeyi aynı (ya da en azından seyirciyi hoşnut tutacak) seviyede zevkli kılabilmek sıkıntılı. İlk olarak kitaptaki her şeyi filmde anlatamazsınız; çünkü hem hikayenizin akıcı, hareketli olması lazım, hem de zamanınız kısıtlıdır. Ardından oyunculuk sıkıntıları gelir. Kitabın okuyucularının gözlerinde canlandırdıklarıyla sahnedekilerin örtüşmemesi değil bahsettiğim; iç sesler ve sayfalar dolusu betimlemelerle yazarın anlatmak istediği duyguları, düşünceleri oyuncuların hakkını vererek yansıtmaları imkansız olur bazen. Bir başka benzer sıkıntı da yazarın betimlemelerini, aynı duyguyu verecek şekilde seyirciye aktaramamaktan kaynaklanır. Bir ormanı, bir şehrin sokaklarını, bir binanın koridorlarını ne kadar iyi tasarlarsanız tasarlayın, onu okuyan insanın aklında canlanan duygu-düşüncelerle aynı şekilde izleyen insanın gözünde canlandıramazsınız. Duygusal bakımdan bir şeyler illa ki eksik kalacaktır. Tabii bunlar ve çok daha fazlası, çok klasikleşmiş tartışmalar. Eminim okuduğu bir kitabın filminden çıkan herkes, filmin hemen çıkışında filme birlikte gittiği kişilerle bu konuda 2-3 cümle konuşuyordur. Biz bile daha 1 hafta önce Burak'la "2001: Uzay Efsanesi" nin kitabı ve filmini benzer noktalar üzerinden konuşuyorduk. Sonu olmayan ve hiçbir zaman tam anlamıyla bir tatmine vardırmayacak bir tartışma bu.

Cloud Atlas, 2004 yılında İngiliz David Mitchell tarafından yazıldığı zamanda çok tutmuş, çok beğenilmiş bir kitap. Kendisi "İngiliz Kitap Ödülleri" nde "Edebi kurgu" (Literary Fiction) ve Richard & Judy yılın kitabı ödüllerini kazanmış. Aynı zamanda Booker Prize, Nebula Award, Arthur C. Clarke Award ve benzeri pek çok ödül için de aday olmuş. Tek bir hikaye değil, birbirleriyle bir şekilde alakalı birkaç tane hikaye var ortada (tam olarak 6 hikaye). Geçmişten günümüze, oradan da geleceğe ve uzak geleceğe kadar bir zaman aralığına yayılmış bu hikayeler; aynı hikayenin parçaları olmaları gereği bir şekilde birbirlerine bağlanıyorlar.

Kitabı okumamış, yeni çıkmış filmini izlemiş biri olarak kitapla ve kitabın hikayesiyle ilgili yorum yapmak pek bana düşmez. Söylenenlere göre filme çekilmesi çok zor olan projeye Wachowski kardeşler girişmişler. 2010'da oyuncu bulma çalışmaları ve filmin çekimleri başlamış. Baya zengin bir oyuncu kadrosu var filmde; başrollerde Tom Hanks, Halle Berry, Hugo Weaving, Jim Broadbent, Hugh Grant, Ben Whishaw, Bae Doona ve daha birkaç isim daha var. Kitabın karakterleriyle ne kadar alakalı bilemiyorum ama filmde aynı oyuncuların her hikayede farklı karakterler canlandırmaları baya hoş olmuş. Hikayeler arasındaki bazı bağlar çok daha belirgin bir hal almış. Hele ki film bitip de her oyuncu hangi rollede rol almış, onu görürken bazı noktalarda çok şaşırıyorsunuz, bu da mı aynı kişiymiş, diye. O da bu yaklaşıma ayrı hoş bir hava katıyor, sırf bu ayrıntı bile insanın hoşuna gidiyor. Tabii her karakter başka bir hikayede daha ön plana çıkıyor, o hikaye için diğer oyuncular yardımcı oyuncu gibi oluyor; ama genel toplamda Tom Hanks, Halle Berry ve Hugo Weaving'in en baskın oyuncular olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz sanırım.

İzlemeyenleri rahatsız etmemeye özen gösterecek şekilde hikayeleri özetleyecek olursak; en eski hikaye, zengin bir noterin hastalığı ve eve dönüş gemi yolculuğu fonunda geçiyor. İkinci hikayemizde gay bir müzisyenin, ünlü bir besteci adına nota yazarı olarak çalışırken kendi sanatıyla uğraşmasını anlatıyor. Üçüncü hikayemiz, bir gazetecinin, bir Nükleer santral ile ilgili yazı hazırlamasını konu alıyor. Dördüncü hikaye günümüzde geçiyor, bir kitap yayıncısının yeni yayınladığı kitapla ilgili başlıyor ve olaylar gelişiyor. Beşinci hikayede gelecekte üretilmiş bir insanın (anladığım kadarıyla biyolojik bakımdan tamamen bir insan, ama gerçekte bir robot; %100 organik bir robot, cyborg'un bir adım ötesi) sorgulamasında, bu robotun neden programlandığı düzenin dışına çıktığı sorgulanıyor ve robot da bunu anlatıyor. Son hikayede de yerli, ilkel bir adamın, üst düzey teknolojiye sahip bir medeniyetten bir kadınla çıktıkları bir yol hikayesi anlatılıyor. Hikayeler arasındaki bağlar zamanla kurulduğu için daha fazla bilgi vermemek en sağlıklısı.

Filmi genel çerçevede değerlendirecek olursak baya güzel bir yapım. Bir yandan 6 bağımsız film izliyormuşcasına farklı hikayelere sahip, farklı zamanlarda geçen 6 tane film var ortada. Bir yandan da hikayeler hem çeşitli şekillerle, hem de karakterlerle birbirlerine bağlandıkça, yani sona yaklaşılınca hoş bir bütün çıkıyor ortaya. Tabii bu noktada insan kitabı merak ediyor. En başta da belirttiğimiz üzere, kitabın filmden daha geniş kapsamlı ve bazı noktalarda çeşitli farklılıklar içereceği kesin gibi. Film bu kadar güzelken ve kitapta bu kadar ödül almışken sanırım ilgiyi, 1 şans tanınmayı kesinlikle hak ediyor. Film de ne kadar 172 dakikalık süresiyle biraz göz korkutsa da özellikle paralel kurgulu, bol hikayeli yapısıyla 3 saatin hakkını veriyor.

24 Ekim 2012 Çarşamba

Met Üst - Tek Kişilik Dev Dergi 2. Sayı



Metin Üstündağ abimizin haziran ayında ilkini çıkardığı "Tek Kişilik Dev Dergi" çalışmasından ve ilk dergiden bahsetmiştik. Derginin üstündeki "3 ayda bir yayınlanır" ibaresi nedeniyle, ilk dergi haziran-ağustos aralığını kapsayınca eylül ayı geldiğinde yeni derginin çıkmasını heyecanla beklemeye başlamıştım. Eylül başında gelen heyecan/merak, eylül sonunda "herhalde bu da tutmadı, devamı gelmeyecek" hayal kırıklığına bırakmıştı kendisini. Ekim ayı ise hayal kırıklığı sonrası süprizi ile geldi, "Tek Kişilik Dev Dergi" nin ikinci sayısı haftalık mizah dergilerinin yanında yerini almıştı.

Aslında kendi başına bir dergiden çok, Metin Üstündağ abimizin Penguen'deki "Pazar Sevişgenleri" köşesinin uzatılmış bir hali gibi dergi. Oradaki çoğunlukla ilişkileri olmak üzere hayatı, sosyal yapıyı, insanı karikatürüze edip sorgulayan karikatürler mevcut; tek farkı bu sefer belli başlıklar altında toplanmış (Önce-Sonra, Çok kareler sevdim seni, aşk, kültür farkı, kadın dediğin, vs.). Yine Penguen'de, "Pazar Sevişgenleri"nin hemen yanında ya da altında bulunan, "Süzme Bal" başlığı altındaki aforizma parodileri/denemeleri de yine dergide farklı başlıklar altında yerini buluyor (Doğu-Batı, Vahşi Kapitalizm-Romantik Sosyalizm, Sevgilim sevgilim, Teknolojik eşyaların gizli kalmış yanları, vs.). Bu bölümlerde parodik yaklaşımlarla insan alışkanlıklarına, sosyal hayatımıza, sosyal alışkanlıklarımıza yönelik eleştriler yer alıyor. Mesela "doğu-batı" bölümünde "Güneş doğudan -sadece- yükselir, batıda güneş enerjisinden yararlanılır!   Doğu bir zihniyettir, batı bir algılama biçimi!   Doğu saftorik, batı cin tonik!" tadında yaklaşımlarda bulunuyor.

Tüm bunların yanında birkaç tane önemli yazar/düşünürlerin yazılarına, anılarına, yorumlarına yer vermiş. Mesela ilk sayfada "İsmail Beşikçi Anlatıyor" başlığı altında, İsmail Beşikçi'nin düşünce suçu ile ilgili bir yazısı var. Devamında Deniz Gezmiş'in bir anısı, Oğuz Atay'ın son sözleri, Aydın Boysan'ın rakı ile ilgili bir yazısı, Fikret Mualla şiiri (Fikret Mualla'nın mektuplarından alıntılarla oluşturulmuş bir şiir), Yusuf Atılgan'dan "Sıradan Bir Gün", Küçük İskender, Mehmet Çağçağ ve Eflatun Nuri'den "Kıldan Tüyden bir Antaloji: Bıyıklıyken". Aralarında da (bence) en çarpıcı olanlarından birisi, Sadri Alışık'ın Ayhan Işık'a Mart 1979'da yazdığı bir mektup, direk orjinalinin kopyası (umarım gerçektir, ben gerçek olduğuna çok inanmıştım). Met Üst'ün yazıp Sencer'in çizdiği birkaç öykü de yerini almış dergide, kabaca özetlersek "sokak yaşantıları" ile ilgili diyebileceğimiz.

Son olarak da Metin Üstündağ'ın birkaç farklı çalışmaları var. Aralarda birkaç şiir, birkaç fotomontaj çalışması ve ilk dergideki gibi benim en beğendiğim bölümlerden biri olarak sulu boya çalışmaları. Sulu boya çalışmalarının bulunduğu bölüme "Ağlamak" başlığını koymuş bu sayıda; sanki bu başlık derginin bu sayısının genel ruhunu da yansıtıyor gibi. Sanki biraz daha melankolik, biraz daha hüzünlü gibi bu sayı. Metin Üstündağ'ı okuyanlar, takip edenler bilirler zaten kendisinin karikatürlerinde ya da yazılarında bazen hafif bir hüzün olur. Kaybetmiş, dışlanmış, ezilmiş karakterleri, ya da aynı duygularla insanlığı, ilişkileri ya da Türkiye'yi anlatır bazen. İşte, bu sayıya da genel olarak o duygu sinmiş.

Hızlı bir şekilde okunacak değil; daha çok göz atılıp üstünde düşünülecek, yorumlanacak, ya da izlenilecek, duygusal içeriği hissedilmeye çalışılacak bir dergi var karşımızda. Bir şeylerden yorulduğumuzda, kafamızı dağıtmak istediğimizde bizi farklı bir dünyaya, Metin Üstündağ abimizin dünyasına çekecek bir dergi.

18 Ekim 2012 Perşembe

Birsen Tezer Konseri - 17.10.2012 Ankara, Nefes

Bugün ilk defa canlı dinleme fırsatım oldu Birsen Tezer'i. İlk albümü "Cihan" ı Pınar'la birlikte sürekli dinliyoruz zaten. "Akustikhane" performansını youtubedan dinlemek mümkün. En son Jehan Barbur, yeni albüm tanıtım konserinde Birsen Tezer'le birlikte söylediği bir şarkıyı paylaşmıştı, ben de her ikisine birden bir kez daha hayran kalıp grupta paylaşmıştım. Bu akşamki konseri de ilk Lara gruptan paylaşmıştı, dün de Deniz aradı beni, gidiyor muyuz konsere diye. Nefes almanın pek bir zor olduğu "Nefes" barda hazırdık bugün konser için.

Tam yakın arkadaşınızın genç ve sevecen annesi gibi Birsen Tezer. Öylesine sempatik, öylesine güler yüzlü, öylesine sevecen ki her an sahneden inip tüm seyircilere yeni pişirdiği kurabiyelerini dağıtacak gibiydi. İnanılmaz iyi bir elektrik vardı seyirci ile Birsen arasında. Daha ilk şarkıda, Bülent Ortaçgil'den "Değirmenler" ile başladığında baya güçlü bir şekilde eşlik ettik kendisine. Bizim eşliğimizden duyduğu mutluluk gözlerinde parlıyordu resmen. Her şarkıyı tüm dinleyici, Birsen'le birlikte söyledik. Mükemmel bir sesi var Birsen Tezer'in, bir o kadar da harika bir albümü. Fakat yine de ben bu kadar çok kişinin tüm şarkıları bu kadar iyi ezberlemiş olmalarına baya şaşırdım. Sanki ilk albümünü yayınlamış birinin değil de MFÖ'nün konserini dinliyor gibiydim. Hemen hemen hiçbir şarkıyı Birsen Tezer tek başına söylemedi ve her yeni şarkıyı da o kadar coşkuyla karşıladı dinleyici. Kendi albümünden "Balıkesir" ve sonrasında da "Di Gel Yanıma" ile devam etti konser.

Kendi albümü "Cihan" ın sanıyorum ki tamamını çaldı konser boyunca. Kendi albümü dahilinde ve haricinde birkaç Bülent Ortaçgil şarkısı (Değirmenler, Aşk Var mı, Sensiz Olmaz, ve tabii ki Çığlık Çığlığa), Hüsnü Arkan'ın "Solo" isimli albümünde birlikte söyledikleri "Hoş Geldin" ve İlhan Şeşen'in yazdığı "Aşk Üzerine Söylenmiş Herşey" şarkıları ile güzelleştirdi konseri. Her şarkıda coşku biraz daha tırmandığı için birini ötekinden ayırmak neredeyse imkansız. Bir ara bas gitarda Gürol Ağırbaş "Şelpe" yi çalarken Birsen Tezer geri durup dinledi kendisini. "Şelpe" esnasında elektro gitar ve bateri de birer solo ile seyirciyi coşturdular.

Ne zaman ki Birsen Tezer'in kanunu geldi sahneye, heyecan tam tavan yaptı. Önce "Seher Vakti" ni çaldı, ardından "Aşk Bu Değil" ile enfes bir performans sergiledi. Konserin finalini, daha önceden söylediği üzere "Çığlık Çığlığa" ile yaptı. Bu noktada bir es vermek istiyorum. Bülent Ortaçgil şarkılarını pek çok kişi yorumluyor ve bazıları gerçekten çok başarılı oluyor. Örneğin "Değirmenler" şarkısının Birsen Tezer yorumu ne kadar enfes ise Şebnem Ferah yorumu ya da Fırat Tanış yorumu bir o kadar enfes bence. "Çığlık Çığlığa" da yine Bülent Ortaçgil'in en çok yorumlanan şarkılarından bir tanesi. Redd bence baya güzel söylüyor bu şarkıyı. Ama söz konusu olan Birsen Tezer'in yorumu olunca işin rengi değişiyor. Ne demek istediğimi tam anlatabilir miyim bilmiyorum ama şöyle söyliyeyim; konserin finali o kadar görkemliydi, Birsen Tezer o kadar coştu, dinleyici kendisinden o kadar geçti ki şarkı bittiğinde oluşan sessizlik bir an resmen havada asılı kaldı. Birsen Tezer son bir söz söylemek, veda etmek üzere "çok teşekkürler, önümüzdeki ay görüşürüz" demeye çalıştı ama o performans sonrasında çok bir şey söylemesine gerek yoktu diyebilirim. Veda ederken ve sahneden inerken gözlerinde yaşlar parlıyordu Birsen Tezer'in. Önümüzdeki ay tekrar bir konser verecekse Ankara'da, bir engel olmadığı sürece ben de tekrar orada olmaya çalışacağım.

Dipnot: Tüm şarkılara fizy linkleri ekledim, her birini ayrı ayrı çok beğendiğim için. Şarkı isminin üstüne tıklayıp dinlemenizi tavsiye ederim. "İstanbul" dan ayrıca bahsetmemiştim ama onu eklemezsem yarım kalacağını düşündüm. 1-2 tane daha bahsetmediğim şarkılar var, onları da beğenenler bulup dinlerler diye düşünüyorum.

15 Ekim 2012 Pazartesi

Deli Bando - Yasemin Mori




Yasemin Mori'yi ilk albümü "Hayvanlar" ve albümün çıkış parçası "Nolur, nolur, nolur" ile tanımıştık, yaklaşık 4 yıl kadar önce. Rock müziğinin tekinsiz, saykodelik tınılarında dolaşan şarkıları çabucak dillere dolanmıştı. Hele bazı şarkı sözlerinin ne kadar güzel bulduğunu sosyal medyada paylaşan Türkçe hocalarımız oldu. Hele ki "Bırak bu Rock'n Roll'u" şarkısı, Korhan Futacı abimizin saksafonuyla eşliği sayesinde dinledikçe dinlenen bir şarkı oldu çıktı. Aslında ayrım yok; Hayvanlar her şarkısında bambaşka bir tat bırakan güzel bir albümdü.

Yasemin Mori'yi keşfettik, fakat uzunca bir süre canlı dinlemek için fırsatımız olmadı. Yurt dışında okumanın dezavantajı, uzunca bir süre kayıtlarla yetinebildik ancak. "Serbest Müzisyenler ve Yapımcılar Derneği" nin 1. konserinin kaydı, kendisini (klipleri haricinde) sanıyorum ki benim canlı gördüğüm ilk kayıttı. Sonra şansımıza 17. ODTÜ Rock şenliklerinde çıktı. Enfes bir konserdi; en güzeli de "Hayvanlar" albümünde olmayan pek çok şarkı söylemesiydi. Yaklaşık 1 hafta kadar önce "Deli Bando" adı altında çıkan albüm, en az ilki kadar efsanevi olacağını belli ediyordu. Temmuz ayında albümün ön planda şarkılarından biri olan "Dünya" nın klibi yayınlandı. Uzunca bir süre merakla ve hevesle bekledikten sonra da "Deli Bando" geldi.



Yukarıda da belirttiğim gibi; en az ilki kadar başarılı bir albüm "Deli Bando". Hatta ilk albümdeki şarkılar tını bakımından birbirlerine az çok yakındılar. Bazen 1-2 şarkı üst üste dinlenince uzun tek bir şarkı hissiyatı yaratabiliyordu. Oysa bu sefer her şarkının ayrı bir tadı var. Klibini aylar önce izlediğimiz "Dünya", 2 albümün toplamında iyimser bir tatta olan, karanlık bir ton içermeyen ilk ve tek şarkı. Albüme ismini veren "Deli Bando", gerek ismi, gerekse şarkı sözleri dolayısıyla bir delinin kafasının içinde dolaşıyormuşuz hissiyatı yaratıyor. Özellikle Boğaziçi Caz Korosu'nun eşliği bu hissiyatı baya bir güçlendiriyor. Korhan Futacı abimizin eşliği, etkisi, katkısı da pek çok şarkıda, saykodelik bir ton yaratmak konusunda kendini gösteriyor. Zaten kendisi saksafonuyla yine bazı şarkılara eşlik ediyor (fakat bu sefer "Bırak Bu Rock'n Roll'u" ndaki kadar ön planda bir solosu yok, ne yazık ki).

"Saykodelik rock" olarak tanımlamak doğru mu bilemiyorum; şayet doğruysa "saykodelik rock" ın günümüzdeki en başarılı sanatçılarından biri Yasemin Mori. İster yeni albümler olsun, ister yeni şarkılar ya da yeni konserler; kendisini her türlü heyecanla bekliyoruz. Yeter ki bize hayal dünyasını olabildiğine açsın.

14 Ekim 2012 Pazar

Mars Yıllıkları - Ray Bradbury

"Geldiler, çünkü korkanı vardı, korkmayanı vardı, mutlusu vardı, mutsuzu vardı. Herkesin bir sebebi vardı. Bir şey bulmaya, ya da bir şey elde etmeye, bir şey kazıp çıkarmaya ya da gömmeye geliyorlardı..."

"Mars Yıllıkları"; bilimkurgu ve distopya tarzında hikayeleri ile büyük bir efsane olmuş, birkaç ay önce vefaat eden Amerikalı yazar Ray Bradbury'nin ilk kitabı imiş. Bradbury hikayeleri 1940'larda yazmaya başlamış, kitap 1949'da basılmış. Kitapla ilgili birkaç kısa, turistik bilgi: Ruslar kitaptan esinlenerek 1988 yılında bir film çekmişler. Sanıyorum ki 1960'larda Amerika'da bir opera uyarlaması olmuş. Bazı hikayeler radyoda, bilimkurgu kuşağında okunmuş. Bazı televizyon programları, bazı hikayeleri televizyona uyarlamış. Aynı zamanda yine bazı hikayelerin çizgiroman uyarlamaları çıkmış.

Nedir peki Mars Yıllıkları? Hikayemizde Mars, üstünde yaşam olan bir gezegendir. Hatta üstünde çok eski bir uygarlık vardır. "Haziran 2011: ve ay hala ışıldıyordu" öyküsündeki bir arkeologun keşiflerini geminin kaptanına anlattığı kısımlardan öğrendiğimiz üzere, insanlıktan çok daha gelişmiş bir uygarlıktır Marslılar. İnsanların uzay yolculuğuna çıkmaya başladığı bir gelecekte (daha doğrusu günümüz-geleceği denilen bir gelecekte - geleceği tasvir eden bir bilimkurgu romanının tasvir ettiği geleceğin tarihinin gelmesi-) başlar hikayeler. Kitabı 3 bölümde değerlendirmemiz mümkün: İlk bölümde astronotlar Mars'a varırlar. İkinci bölümde yerleşimciler Mars'a varırlar ve Mars üzerinde dünyadaki hayatın bir gölgesi başlar (Kitabın arka kapağından aldığım, Ağustos 2001: Yerleşimciler bölümünde geçen paragraf bu bölümün başlangıcı sayılabilir). Üçüncü bölüm hikayelerinde ise Dünya'da devam etmekte olan savaş, insanlığın kendisini ve Dünya'yı yok etmesine doğru gitmektedir. Mars'ta yaşayan Dünyalılar, Dünya'ya roketlerle geri dönerler. Yani kısacası tam bir giriş, yerleşme, çıkış hikayesi "Mars Yıllıkları".

Hikayeler, ne kadar Mars'ta ve gelecekte geçse de başka yazarlardan okuduğumuz, ilginç bilimsel gelişmeler, ilginç uzaylılar ile hayalgücünün sınırlarında bilimkurgu öyküleri sayılmazlar. Arada Marslılar geçse de, bazı bilimsel icatlar hayal etse de hikayeler dünyalı insanların, dünyalı bakış açılarının, dünyalı mantıkların, dünyalı ilkelliğin, dünyalı egonun yani çok yabancı olmadığımız bir ortamın hikayeleri. Dolayısıyla bilimkurgunun çok hayranı olmayan insanların bilimkurgu okurken yaşayacakları sıkkınlık, ilgi kaybı bu hikayelerde çok fazla mevcut değil.

Öykülerin arasında beni en çok etkileyenler "Usher II" ve "Yağmurlar Çiseleyecek" öyküleri oldu. Usher II için "Fahrenheit 451" in oluştuğu hikaye de diyebiliriz sanırım. Bir çeşit Edgar Allan Poe'ya saygı duruşu olan hikaye, kurgu-fantazi hikayelerin yasaklandığı, her türlü kurgu-fantazi kitaplarının toplanıp yakıldığı bir geçmişe sahip. Öyle ki yeni nesil artık Poe'yu bilmeyerek büyümüş, Poe'nun hikayelerine yapılan göndermelere boş boş bakarak karşılık verir olmuş. Bir kitap, kurgu, fantazi aşığı milyarder Mars'a gelir, Poe, vampirler, cadılar, hayaletler ve daha bir sürü hayranı olduğu objelerle süslenmiş bir ev inşa ettirir kendine. Fakat her türlü kurgu-fantazi yasaklanmıştır ve bürokrasi Mars'a da gelmiştir. Yetkililerin Usher II evini yıkmaları an meselesidir. Kitapta açık ara beni en çok etkileyen hikaye "Yağmur Çiseleyecek" hakkında azından bile bilgi vermek istemiyorum. Çok özet bir şekilde, Dünya'daki nükleer savaş sonunda geçen hikaye, savaşın yıkımını savaştan ve yıkımdan hiç bahsetmeyerek anlatıyor. Bradbury'nin tüm hikayelerinde var olan mizah duygusu, mizahi yaklaşım bu hikayeyi gerilim yüklü bir trajediye büründürüyor.

"Fahrenheit 451" i saymazsak; Bradbury'nin, yakın zamanda çıkan "Resimli Adam" ile birlikte en çok beğenilen kitabıymış diyorlar "Mars Yıllıkları" için. Hem bilimkurgu açısından yapı taşı tadında bir kitap olması nedeniyle (1950'de yazmış adam, bazı yerlerde bunu hatırlamak insanı baya şaşırtıyor) bilimkurgu severler için, hem de bilimsel ayrıntıların çok fazla ve yorucu olmamaları dolayısıyla kurgu-roman severler için baya uygun bir kitap "Mars Yıllıkları". (Tabii Bradbury'nin iyi bir Amerikalı olduğunu unutmamak lazım; aksi taktirde Mars'a gidebilen tek devletin Amerika olması gibi bazı ayrıntılar can sıkabilir)

Looper - 2012


Akademiye tam zıt yönde ilerleyen filmler benim için her zaman daha ilgi çekici olmuştur. Motto dahilinde ilerleyen film seyirleri işin özgünlüğünü yok ederken, arada çıkan asi filmler biraz olsun bizlerin kendi gelmesini sağlıyor. Bu aykırılığın en son adımı 'Tetikçiler' olarak, yine çok anlamsız bir çeviriyle gelen 'Looper'.

Yönetmen Rian Johnson aykırılığını, eskiye yönelik saygı duruşunu da bozmadan gerçekleştirebilen biri. İlk filmi 'Brick' ile yine Joseph Gordon Levitt ile Film Noir'i liseye taşımış, kara film süslemelerini farklı bir uzama çok da göze batmadan profesyonelce yerleştirmişti. Diğer filmi 'Brothers Bloom' ile de Heist(Soygun) filmlerine selam çakmış ve yoluna devam etmişti. 


Looper'da ise biraz hızlı ilerlemiş Johnson, zira mevzu bu sefer bilimkurgu. Çok spoiler vermeden ince makaslarla konuyu şu şekilde özetlersek; 30 sene sonra (2074) zaman yolculuğu bulunmuştur. Geleceğin mafyaları, öldürecekleri insanları geçmişe (2044) gönderirler. Geçmişte de bu insanları öldürüp, cesetten kurtulamaları için tuttukları Looper'lar işlerini özenle gerçekleştirmektedir. Protagonistimiz Joe, işini adabıyla yapıp, parasını serserilikle yiyen karizmatik oğlanımız. Zaman gelir, devran döner, Joe'nun karşısına gelecekten 30 sene yaşlı hali gelir ve onu alt edip kaçar. Firmaya hesap vermesi gereken Joe, yaşlı halini ararken, bir yandan diğer Looper'dan kaçmaya çalışır. Daha sonra olaylar çok karışır. (Spoiler duvarına geldik.)

Baştan söyleyeyim, film benim için çok başarılı. Uzun zamandır bekliyorduk zaten Looper'ı. Ödüller aldı, beklentileri yükseltti. Buna rağmen filmi izlerken çok küçük boyutlarda hayal kırıklığı yaşadım. 


Hikayenin güzelliğinin yanında, yaratılan 2044 yılı atmosferi bilimkurgu severler için tam bir vaha. Akıllıca düşünülmüş, kesinlikle uçuk olmayan, gerçekçi bilimkurgu detayları, özellikle arkaplandaki birçok küçük buluşu bulmaya çalışırken kendimizden geçtik sinemada. Yeni nesil sanat, bina, teknoloji tasarımları yapan insanları kutluyorum. Bilim-kurgu ortamı bir hayli süpersonik. 

Atmosfer ve hikaye ile ilgili tek tepkim zaman yolculuğu ve telekinetik mutantların bir araya zorla sokulmuş gibi gözükmeleri. Yanlış anlaşılmasın, hikaye bu 2 olguyu sonlara doğru çok yerinde bağlıyor; ama mutantlara gerek var mıydı bilmiyorum. Rainmaker hikayesi (izleyince anlaşılacak) daha fantastik olmadan da bitirebilirdi, tamamen zaman yolculuğuna sadık kalınabilirdi diye düşünüyorum; ama dediğim gibi bu halinde de hiçbir sorun yok. 'Film ikisini de kaldırmamış abi, saçmalamış adam o ne öyle marvel filmi gibi.' diyen Angus Young arkadaşları sakinliğe davet ediyorum.

Oyunculuk gayet yerinde, Gordon-Levitt'in uzuun bir zaman Bruce Willis'e benzemeye çalıştığı apaçık. Başarılı yüz makyajının üzerine, yerinde ve emek verdiği belli olan hareketleriyle Bruce Willis olmuş resmen. Bu eleman kendini gittikçe kanıtlıyor. Zaten seviyorum JGL'i, daha da sevdiriyor her filmiyle arkadaş. Bruce Willis ise bildiğimiz Bruce, eline silah ver, koştursun. Eline iki Famas silahını aldığı sahne bir anlık Die Hard havası yaratmıyor değil; ama olsun biz Bruce'u öyle seviyoruz. Filmde onun önemiyeti birincil olmadığı için, odun oyunculuğu da biraz arkaplanda gömülebiliyor Bruce'un, o yüzden hiçbir sorun yok. Protagonist ve antigonistlerin tam olarak belli olmadığı filmde (ki bu durum çok leziz), oyunculuk illa ki daha bir öneme sahip olduğundan, bu iki kişi dışında da herkesin ortamı kurtaracak kadar filmi taşıdığını söyleyebilirim.


Çeşitli sanatçıların oluşturduğu V.A. Soundtrack ise filme çok uygun. Atmosferi uçurmaya gayet yardımcı nitelikte. 

Zaman yolculuğu konusu çok baş ağrıtan bir konu. Filmi izlerken muhtemel 'E abi o neden öyle olmadı? Bu neden buradan gitmedi?!' gibi sorular sorulabiliyor. Filmin bunlara ara ara verdiği alt-mesaj var; Farketmez. Otur filmini izle, aksiyonuna bak sen, boşver mantık hatalarını, loop hole'ları diyor. Boşver baba, ne düşünüyosun, ekmek kadayıfı gibi film yapmış adam sana, hala söyleniyorsun. 

Güzel bilimkurgu atmosferi üzerine, nezih oyunculuk, heyecanlı ve merak uyandırıcı hikaye ile doğru soundtrack derlemesi toparlayabilmiş bir yapım Looper. Haftasonunun 2 saatini daha güzel hale getireceği şüphesiz. 


Unmechanical - 2012 - Bağımsız oyunlar


Bağımsız 'Indie' oyunlar artık yıllara damgasını vuracak düzeye ulaşmayı başarıyorlar. Yüksek bütçeli prodüksiyonların aksine, ince düşünülmüş hikayesi veya oynanışı ile oyuncuyu tam kalbinden vurmayı başaran çok az sayılı oyun var dışarıda. Belki de en güzel başlangıç 2008 yılında Jonathan Blow tarafından geliştirilen Braid ile olmuştu. Mükemmel oynanışı, harika atmosferi ve hikayesi ver inanılmaz Soundtrack'iyle ne olduğunu anlamadan yüzümüzde patlamıştı oyun. Hala gözümde oynadığım en etkileyici oyunlardan biri olmasının yanında Soundtrack'ini zevkle dinlemeye devam ediyorum. 2009 yılında Amanita Design tarafında geliştirilen Machinarium ise o senenin en akılda kalıcı oyunu olmayı başarmış, steam-punk'ın kıyısından gezip, gotik havasını koruyan atmosferi ve eğlenceli hikayesi ve bulmacalarıyla oyunculardan tam puan almıştı. O senelerde uzun zaman Machinarium ile uğraştığımı hatırlıyorum. 



2010 yılına bakıldığında akla gelen isim benim için illa ki Super Meat Boy. Team Meat'in geliştirdiği oyun, Platform oyunlarına tamamen saygı duruşunu belli edip, üzerine bu saygı çerçevesinden birçok şey eklemişti. Hatta o kadar çok şey ekledi ki, oyun çıldırtacak derecede zor; ama komik hale geldi. Hala 1250'nci kere denediğim yeri saçma sapan gülme krizleriyle geçiştirmeye çalışıyorum oyunu oynarken. Çok eğlendirmişti.

2011 yılında ise en çarpıcı oyunlardan biri Limbo. Daha sonraları Emo kızların oyuncağı olan, 'Yağ çok duygusal oyun!' laflarını duyduğumuz şansız oyun, gariptir o kızların dediği gibi gerçekten başarılı. Ucu açık hikayesi, etkileyici sunuşu ve basit oynanışıyla oyunseverlerin bir saatte bitireceği (Emo kızların aylarca oynadığı) hoş bir öykü. Saatlerce olmasa da, 15-20 dakika sonu hakkında muhabbet etmeye zorlamıştı bizi Limbo. 



2012 yılını bitirirken de bu sene gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki en tatlı bağımsız yapım Unmechanical. Limbonun karanlıklığını, Braid'in özgünlüğünü, Machinarium'un tarzını ve Meat Boy'un pratikliğini içinde toplamaya çalışan bir oyunu andıran Unmechanical özünde çok basit ve eğlenceli. 

Öğrenci projesi olarak başlamış Unmechanical. Daha sonraları 'Beyler iş ciddiye bindi.' lafıyla olaylar gelişmiş ve evimize kadar girmiş. Oyun yapısı itibari ile platform-puzzle kırması denebilir bir şekilde. 


2.5D klasına giriyor oyun. 2.5D, 3 boyutlu bir uzayda, sadece tek bir düzlemde 4 yöne gidebildiğiniz bir koridorun olması olarak düşünülebilir. Bu olayları çok kolaylaştırırken, arkaplanda olan biteni de incelemek için harika bir şans veriyor. 

Ortalama bulmacaları, kısa süren oyun zamanı oyuncuyu düşüren etkenler olsa da, harika tarzı, güzel atmosferi, mükemmele yakın Sountrack'i ile benim için 2012'den akılda kalacak bir oyun oldu kendileri. Oyunun fragmanını zaten siz bulursunuz, o yüzden soundtrack'ten 'Ana tema'yı ekliyorum sona.

Caspian - Waking Season


Hazar Denizi görmek istediğim yerlerden biri. Dünyanın en büyük gölü biliyorsunuz, hatta insaların yüzü olmamış oraya göl demeye, deniz demişler; ama konumuz bu değil. Konumuz diğer Caspian.

Caspian 2004 doğumlu, Amerika kütüklü, instrumental bir post-rock grubu. Kendilerini biz, 2011 Nisan ayında Belçika - Zottegem'de düzenlenen nezih DunkFest!'te tanıdık. Festivalde Caspian'a kadar her şey normal ve güzel gidiyordu, ki Caspian inanılmaz sahne performansı ve mükemmel albümü Tertia ile bizi darma duman etmişti. Güzel ışıklandırma ince düşünülmüş haylazlıklar seyircinin tam beğenisini toplamıştı ki benim için hala 2011 DunkFest!'in en iyi grubuydu Caspian, God is an Astranout falan hikaye gelmişti. O günden beri Tertia albümünü zevkle dinliyorum Ankara sokaklarında. 

Caspian'ın en net özelliklerinden biri durdukları yeri ve çevresindeki grupları iyi bilmeleri. Godspeed you Black Emperor, Sigur Ros ya da Mogwai gibi gruplardan esinlendiklerini veya etkilendiklerini açık açık belirtmekle beraber, 4 gitar kullanmak gibi değişik tarzlarıyla da, sayılan diğer grupların arkalarından gitmediğini de dinleyiciye farkettirmeden geçmiyorlar. 

Waking Season Caspian'ın en yeni albümü, çok taze. Uzun zamandır bu albümü bekliyordum, zira albüm çıkmadan önceki yaptıkları açıklamalarda olayın biraz daha yumuşak olacağını; ama karanlık ve heyecanlı taraflarını da koruyacaklarını belirtmişlerdi. Uzun zaman geçti, albüm sonunda geldi. 


Ve bence tam dediklerini yapmış Caspian. Dediğini yapan gruba saygım sonsuz. Ağırdan alan Waking Season, Caspian'ın şekil değiştirmesinin ilk adımlarını bize verir gibi. Yavaş yavaş başlayan albüm, kendilerine haz 'eko' tarzlarıyla çekiç gibi vuruyor dinleyiciye. Ara ara nefes alırken, genel çerçevede temposunu sürekli değiştirerek hiçbir şekilde sıkmıyor ve her parçayı favori olabilecek şekle sokuyor adeta. Dönüşümün ince dokunduğu, heyecanın alttan alttan verildiği bu albümün en güzel yanı da belki yine outro şarkının mükemmel olması. Caspian DunkFest!'te Tertia'nın bitiş parçası Sycamore ile harkulade bir şov gerçekleştirmişti; parçanını sonlarına doğru davulun ağır basmasıyla gitaristler sırayla gitarları bırakıp 5 kişi birden davul çalmaya başlamışlardı, kendimizden geçmiştik. Aynı şekilde bu albümün de son şarkısı 'Fire Made Flesh'  bitiş konseptine çok uygun, parça ile şık bir konser bitişi yapacaklarını düşünüyorum.

Postrock denince benim gözümde ilk akla gelen isimlerden biri olması gereken, bilinmiyorsa kesinlikle şans verilmesini önerdiğim tatlı mı tatlı bir grup Caspian. 





30 Eylül 2012 Pazar

Dredd - 2012


Yasama yürütme ve yargının sokaklara inip aramızda kol gezdiği Dredd'in yeni filmini uzun zamandır bekliyordum. Güzel bilimkurgu öğeleri ile bezenmiş, aksiyonun ön planda olduğu, birçok toplumsal olgunun da arkaplanda analizden geçirildiği Dredd bizi neyse ki oldukça tatmin etti. 

Dredd, nükleer post-apokaliptik bir Amerika'da, duvarlarla çevrili mega şehirlerin oluştuğu, karmaşanın, yoğunluğun, kalabalığın, sıcağın, tozun, pisliğin her yerde olduğu bir uzamda karşılışıyor bizi. Sekiz yüz milyon insanın konakladığı, New York ve Boston arasının tamamen kaplayan Mega City 1, karanlık ve umutsuzluğun insanoğlu üzerindeki etkisini çok uzaklardan bile yansıtabilen bir şehir. Umudun, morallerin, etiğin yokolduğu bu şehirde pek tabi suç oranı da tavan yapmış durumda. Bu şımarıklığı da düzeltmek için kurulan Adalet Sarayı'nın görevlileri olan 'Judges' yani yargıçlar, aslında MP Polisi - Yargıç terimlerinin sokakta vücut bulmuş birleşmiş halleri. Özet olarak herhangi bir yargıç sokakta sizi yakalayıp yargılayabiliyor, hükmünüz idam ise hemen orada gerçekleştirebiliyor. 

Filmin konusu ise özetle şu şekilde, şehirde yeni çıkan ve aşırı derecede tutan Slow-Mo adlı uyuşturucu büyük tehlike oluşturmaktadır. Bir cinayet ihbarı üzerine varoşlardaki Peach-Trees adlı 200 katlı dev Mega-Bina'ya giden Dredd ve psijik mutant stajyeri Anderson, şans eseri buranın Ma-Ma ve klanının üssü olduğunu ve Slow-Mo'dan bu klanın sorumlu olduğunu öğrenirler. Klanın önemli üyelerinden birisini yakaladıktan sonra merkeze sorgulamak üzere geri götürmeye çalışırlarken, Ma-Ma elemanını sorgulanmasını önlemek için binayı tamamen kapatır ve bütün apartmana duyuru yaparak bu iki yargıcı infaz etmesini ister, bu şekilde aksiyon başlar. Yakın zamanda izlediğimiz harika ötesi Endonezya aksiyon filmi The Raid: Redemption ile konu aynı aslında.


Mükemmel bir distopya ile karşılıyor bizi Dredd. Gattaca'dan aldığım distopya duygusunu, geçen yılın filmi In Time'da ucundan koklayabilmiştim. Dredd bana Gattaca'ya çok yakın, özellikle ilk yarısında, distopya duygusunu tüylerim diken diken olurcasına verdi. Maalesef ikinci yarı tamamen bina içinde geçtiğinden, o güzel yaratılmış distopyayı çok görme fırsatımız olmadı, ki bu beni üzen maddelerden biriydi. Güzel bilimkurgu detaylarının süslendiği, yerinde bir post-apokaliptik uzama çok başarılı bir distopya düzeninin oturtulduğu apaçık. Film ön planda mükemmel bir aksiyon filmi iken, arkaplanda hüküm ve yargının, ölümün ve yaşamın değerinin, orantısız gücün, yozlaşmış düzenin ve koruyucuların yavaş ve ince ince yergisini bizlere aktarıyor. Robotik hale bürünmüş yargıçların sokakta koruduğu düzenin, düzene ne kadar yardım ettiği, sokaktaki insanın düşüncesine bile danışmadan verilen hükümlerin ne ölçekte yararlı olduğu husuları arada bir göz kırpıyor. 

Yargıç olmak istemeyen acemi kızımız Anderson ile de aynı şekilde düzen sorgulaması, alacağı kararlar karşısında sürekli tereddüt hali aslında sokaklardan gelen düşüncenin, dünyaya yargıç gözüyle baktığı anki ilk şaşırmasını duyuruyor. 

Satır aralarında verilen alt mesajlar haricinde film o kadar göreve yönelik ki, beni mest etti. Kafa yormaya hiç gerek yok; Peach Trees'de tuzağa düşürüldükten sonra Ma-Ma'yı yakalamayı amaç edinen Dredd ve Anderson, film boyunca kat kat binada ilerleyerek aksiyondan aksiyona uçuyor. Ve aksiyonlar harkulade. Film daha Dredd girişinin yapıldığı ilk sahneden itibaren kaliteli bir yapım olduğunu çıtlatırken, binadaki her aksiyon sekansına ayrıca bayıldığımı belirtmek istiyorum.



Dredd'e gelince, herkes Dredd'i Slyvester Stallone ile tanıdı, aslında ben de. Daha sonraları konunun aslında İngiliz 2000 AD'den çıkma bir çizgiroman serisi olduğunu öğrendim. Judge Dreed ne kadar 'cheesy' ise, Dredd o kadar zıttı, aslında çizgiromana bu sefer çok daha sadık. Bu sefer Dredd'in yüzünün gözükmesi, über kahraman Dredd imajı gibi yanlışlar yok. Dredd o mükemmel miğferini film boyunca çıkarmıyor ve kahraman imajı çizmiyor. Çok uzman bir özel tim imajını sürekli kurduğu planlar ve tuzaklar ile bilinçaltımıza gömüyor. Kahraman olmadığını zaten ikinci yarısı çok net bir şekilde görebiliyoruz, spoiler vermek istemiyorum.

Setlerin ve ışıklandırmanın epey güzel olduğunu söylerek asıl beni çok mutlu eden konuya gelmek istiyorum; soundtrack. İskoç Paul Leonard Morgan (Limitless) Dredd için, gergin, boğuk bir elektro albüm hazırlamış . OST film ile o kadar uyumlu ki, aksiyon sahneleri başlamadan önce başlayan parçalar ile koltukta heyecandan konum değiştirmek rutin hale geliyor. 

Karl Urban Dredd karakterine ne kadar yakışmış emin değilim. Bazı yerlerde Dredd'i çizgiromana çok uydurabilirken, bazı sahnelerde ağzı ile sürekli yaptığı 'Not Bad' duruşu aşırı derecede 'çemçük ağızlı' sıfatını kazanıyor ve itici oluyor. Dredd'in ve Anderson'ın kıyafet ve ekipmanları, araçları aşırı iyi. İlk filmdeki aşırı Spacemarine tarzı kıyafetler gitmiş, daha gerçekçi olan saha uniforması yerini almış. Glock tabancanın modifiyesi olan Judge pistol ise filmin şov kısmı. Çizgiromanda yer alan Chopper tarzı motorlar, daha futuristik torunları ile değiştirilmiş ve atmosfere büyük etkide bulunmuşlar. Miğfer'e ise hiç laf yok, müthiş oturmuş Urban'a. 


Olivia Thirlby ile ilgili aynı şeyi söyleyemem ama Lena Headey filmde çok iyi. Antigonistlerin protogonistler kadar iyi olduğu filmler her zaman daha dengeli olur, ki burada da aynısı geçerli. Klanın başı, 200ncı katın sahibi Ma-Ma'yı canlandıran Headey, pis duruşu, iğrenç sıfatı, fesat hareketleri ile feminenlikten tamamen çıkmış, korkutucu bir seviyede baba edasıyla filme hükmediyor. Dredd ne kadar düzeni temsil ediyorsa, sakinliğini koruyan o kadın da kaosun içindeki kuralcı düzenin bayrağını taşıyor.

Özel efektler ise gayet yerinde. Slow-Mo kullanan kişinin gözünden gözüken o pastel renkli, simlerin uçuştuğu yavaş dünya gayet ilgi çekici. Özellikle Judge ve Anderson'ın binadaki ilk baskınlarını, bir bağımlının gözünden izlemek heyecan vericiydi. Aşırı 'gore' sahneler, filme ne hikmetse getirilen kız arkadaşları kendilerinden geçirdi. Açıkçası ben de bir sahnede adem-elmamı tutmak zorunda kaldım. Vahşi sahneler filmin ruhuna gayet uyuyor ve ölçülü duruşunu koruyor.

Filmde iki üç yerde farkettiğim mantık hatası çok kopmama neden oldu; fakat eninde sonunda popcorn sci-fi aksiyon filmi olduğundan, hemen hazmedip yoluma devam ettim, öyle yapılmazsa filme tekrar tutunmak imkansız bir hal alıyor çünkü. O kadar yargılamaya gerek yok, bilimkurgu bu, o traş köpüğü görünümlü spreyi sıkar vücuduna, hemen ayağa kalkar, boşverin.

Bilimkurgu, aksiyon, distopya öğelerinin üçlü çektiği bu film öncekine göre kesinlike bir süpriz. Biraz önce Criticker.com'daki eski 'Judge Dredd' notuma baktım, 55'imiş, 55'lik bir filmin devamına aslında ben de şans vermezdim; ama bilimkurgu ve aksiyon sevenleri kesinlikle memnun bırakacak biri Dredd bu sefer.

A dopo.

*Anderson'a dikkatli bakarsanız, kısa sarı saçları ve siyah kaşları ile Street Fighter'dan Ken Masters'ı görebilirsiniz.

*Ma-Ma is not the law, I am the law.