21 Temmuz 2017 Cuma

Şarkılarla Ankara Sokakları

Bugün Ankara sokaklarında kendimce ufak bir tura çıktım. Neden? Özel bir neden yok. Çünkü yapabiliyordum. Çünkü günlük işlerim bunu gerektiriyordu. Uykusuzdum, uzun zamandır yapmadığım bir şeydi. Hava biraz kapalıydı. Ben dolmuştan indiğimde gök gürlemeye başlamıştı bile. Yağmur yağacağı hava durumunda dünden yazıyordu zaten. Yağmur yağması için en güzel zaman yürüyüş yapacağınız zamandır. Ya da dolmuş beklerken. Milli kütüphanede ODTÜ dolmuşu beklerdim eskiden, okula gitmek için, sabahın 8'inde. Biraz ileride Hacettepe servisi bekleyenler olurdu, kiminki daha önce gelecek diye kendimce kafamın içinde bir yarışa girerdim. Genelde Hacettepeliler kazanırdı. 2 tane Hacettepe servisi gelir, dolar, giderdi. O arada bir tane ODTÜ dolmuşu geçerdi. O da ağzına kadar dolmuş, en soldan bastırmış, gidiyor. Kaldırım kenarına yanaşmıyor bile. Hava yağmurluysa arabalar kaldırıma özellikle yakın geçerler. Gökyüzünden gelen yağmurun yeterli olmayabileceğini düşünüp bir de yeryüzünden yağmur gelmesini sağlamak hevesiyle. Hemen yanınızdan geçip saçlarınızdan çamur damlamasına neden olan kadın, 2 adım ötede, Kültür Bakanlığı'nın otoparkına girer. Sanki yeni nesil jölenizin sorumlusu kendisi değilmiş gibi yanınızdan geçerek Kültür Bakanlığı'na girer. Dolmuş gelmemeye devam eder. 10 dakika geç kaldığında derse almayan hocanın dersi için 15 dakika dolmuş beklemek bir ömür gibidir. 

İki gün önce şans eseri bir yerde insanın içine işleyen bir şarkıya denk geldim. Voo Voo - Gdybym. Bahçeli metrosunun ilerisinde, Yunus Emre parkının karşısında yeni açılmış bir kafe, adı ...Tiramisu idi. Şarkının kendisi çok güzel, sonlara doğru Azerice kısım ise insanı ayrı bir etkiliyor. Zaten melankoliye yakın/yatkın bir insanım. Çünkü eski günleri özlüyorum. Eskiden de eski günleri özlerdim. Sanırım seneye de bu günleri özlüyor olacağım. Çünkü hepinizi çok seviyorum ve sizinle geçirdiğimiz o günler hep çok güzeldi. Bu günler de çok güzel, ama geçmiş de çok güzel ve bu melankoli. "Ne bir dost, ne bir sevgili. Dünya'dan uzak bir deli." Voo Voo - Gdybym ihtiyacım olanı verdi bana. Sonra da Yunus Emre parkına gidip hanımeli kokusu altında dolandık, o eskimeyen eski dostlardan biriyle. Ankara en güzel melankoli duygusuyla gezilir. Bir de Ankara'yı hissettiren, içinde Ankara geçen şarkılarla. Ankara şarkıları. Onlar da melankolidir zaten. Mesela "Ankara'dan abim geldi". Tam bir Ankara şarkısı. "İçimi kemirir durur çok zaman. Olur olmaz bir yerden, olur olmaz sorular". Tabi şarkı aslında "Ankara'dan abim geldi, evde bir bayram havası" diyor. Yani aslında şarkı Ankara haricindeki her yerin şarkısı. Çorum da olabilir, Denizli de, Artvin de. Ama Ankara'da geçiyor olamaz çünkü abim Ankara'dan geliyor. Ama bence tam bir Ankara şarkısı. "Açılır zaman zaman bir kapı, olur olmaz bir yerden, olur olmaz bir yere". Yağmur ufaktan atıştırmaya başladı. Şırıl şırıl yağar şekilde değil, büyük sağanağın geleceğini haber veren tıpırtılar şeklinde. Mesela 15 dakika yürüyüşte, telefona gelen bir mesajı okurken ancak 2 adet yağmur damlası düşüyor ekranın üzerine. Ama bastıracak, kesin, ve ben yolda olduğum için ıslanacağım. Çünkü yağmur yağdığı için hedefimden sapmam, yağmur geçene kadar bir yerlere sığınıp beklemem. Gideceğim yere gidene kadar devam ederim, kafama ne koyduysam o. Yağmuru severim hem. "Yağmur dönerken kara, yavaşça süzülen yola. Araba dolusu bir tuhaf seven, şarkılar çalan söyleyen" Kuğulu parktan giriş yapıyorum Tunalı'ya. Hava güzel, güneşli olsa al bir paket çekirdek, banklardan birine otur yarım saatliğine. Devri-Alem'i es geçiyorum bu seferlik. Zaten yeni aldıklarım dağ olmuş, yığılmışlar. Hedefimde Kızılay var, elimden geldiğince vakit kaybetmemeye çalışıyorum. 

Bestekar yeni hüzünlerle dolu. Lins kapanmış, kapıdaki ağaçları/çalıları budamışlar. Bir gün gelip de Natura'nın kapandığını gördüğümüz zamanları hatırlıyorum. Natura'daki ilk buluşmalar hatırlanmış, hayıflanılmıştı. Şimdi o hayıflanmaları özlüyorum çünkü bugünlük tek başımayım. Lins'in kapanmasına tek başıma hayıflanıyorum. Biraz da mazoşist melankoli, yoksa yarın bu yollarda dostlarla geçerken daha hüzünsüz bir hayıflanma ile "Lins de kapanmış ya" diyeceğiz. Bestekar'ın sonundan, o ince aradan Akay'a geçiyorum. Bir zamanlar mühendisler odasının binası mıydı burası? Bir ara sanki Demokrat Parti'nin atı mı vardı girişte? Bina ne olursa olsun, o ara geçit hep bir gereksiz kestirme olarak oradaydı. Bir zaman duvarında grafitiler, ilanı aşklar, uzunca bir süre Transmetropolitan'ın gözlüğü, sık sık şiir sokakta şiirleri. Şimdilerde en net göze çarpan ise Avareler çalışması "bol kaşarlı - apolitik - dokunmatik bu çağın türküsüdür". Akay'dan Konur'a geçiyoruz. Yani ben geçiyorum. Sigara içen, kafa tokuşturan liseli gençler var etrafta. Her yer sarı lacivert, çünkü o sene bu sene. Etrafta IF konser takvimleri. IF'in Ankaralılar için bir ceza olduğunu düşünmüşümdür hep. Yıllarca en dinlemek istediğim gruplar hep IF'e geldiler. Küçücük, basık bir mekan, biraz arkalarda kaldın mı sahneyi görmene imkan yok. Hele ki Yasemin Mori, Elif Çağlar gibi minyonlardan biri geldiyse. Üstüne bir de "damsız almıyoruz" dedikleri günleri bile gördük. Ulan rock konserine gelmişim, ne damı? Sen içeride kim çalıyor biliyor musun? Bilmezsin tabi, Metropolis'i kim bilir ki zaten. Ankara'nın 2000lerde rakçı olan gençleri belki bilirler. Çünkü Metropolis de Ankaralı eski rakçılardan. Tüm Ankaralı rakçılar gibi kesin o Tunus - Kennedy köşesindeki terkedilmiş evde klip çekmişlerdir. Hatta hatırlıyor gibiydim öyle bir klip, açtım baktım. Karabasan şarkılarının klibi oradaymış. En güzel şarkılarından da biri. Şu hani Avareler'in "Ben sana blues dinleme demiyorum..." serisinden Ruhi Su'yu astıkları ev. IF'in en kötü özelliği ise konserlerin perşembe akşamı olması. Çünkü Ankaralılar müzik dinlemesinler, neden cuma-cumartesi akşamına konser koyalım ki? 

Melankoli, Olgunlar'ı geçtikten sonra bir kere daha geliyor, vuruyor. Hey gidi Megapol sineması, kapandın kapanalı kapalısın. Metropol hala çalışıyor, Ankapol Jolly Joker oldu, Megapol herhalde 10 yıldır falan kapalı. Acaba Kızılırmak ne alemdedir? Kapanır mı o da bir gün? Meşrutiyet'i geçiyorum ve Kızılay'ın üçüncü boyuta geçtiği yerler başlıyor benim için. Artık tüm binalar sadece sokak boyunca değil, yukarı doğru da kafeler, barlar, hatıralar. Kalitesinden yıllarca hiçbir şey kaybetmeyen ve kazanmayan Kitapça, herhalde Konur'daki 15. yılını devirmiş olsa gerek. Karşıda yukarıda Lazut kafe. Hep "bir gün gideceğim" deyip hiç gitmediğim yer. Üstünde Roxanne. Sokağın sonuna doğru İnsan Hakları Heykeli. Polis ablukasına alınmış, çitlerin arkasında kitap okuyor. İnsan Hakları Heykeli'nin gözaltına alınmış olması tabi Türkiye'de olmayacak şey değil. O yine çitlerin arkasında da olsa kitabını okuyor. Asıl üzücü olan az ilerideki oturan teyzenin artık orada olmaması. Sırf o teyzenin yanında oturmak için o bankta oturulurdu. Karşıdan Batman t-shirtlü bir çocuk geliyor. Şu Cevizlidere'deki elektrik kutusuna spreyle batman logosu basan çocuk bu mudur ki? Ya da Gaziosman Paşa tabelasını Tosun Paşa yapan belki?

Yönüm dolmuş durakları, ama kendine mıknatıs gibi çeken Dost var. Haziran dergilerine bakmak için şöyle bir uğramaktan zarar gelmeyeceğini düşünenler (çünkü tüm bu olanlar Haziran'da gerçekleşmişti, bu yazıyı da Haziran'da yazmıştım ben.) kendilerini bir anda bilimkurgu reyonunda okuduğu/okumadığı kitaplara bakınırken bulur. Dost'un Kızılay'da 3 dükkandan 1'e düşmesi üzücü bir süreç olmuştu, ama o bir dükkanı o kadar güzel yenilediler ki sırf içinde şöyle bir dolanmak için yolumu uzatıp buralardan geçtiğim oluyor (çok sık. Hatta sırf Dost'u gezmek için Kızılay'a geldiğim bile oluyor). Yeni çıkacak dedikleri kitap (çık buradan) gelmemiş daha, son çıkanlar reyonunda yok. Hadi çizgi (hayır, sakın) romanlara şöyle bir (çık) göz atayım. Aslında almadığım (yapma) çizgi romanlar baya birikmedi mi? En son ne zaman yeni çizgi roman almıştım? (dünden önceki gün sipariş ettin, yarım saat önce kargonun eve teslim edildiği mesajı geldi) Hadi tamam, kitapların (son kez uyarıyorum, çık) arasında kendimi kaybediyorum, bari müzik albümlerine (çıksana lan) bir göz atayım. Yeni çıkan (yeni çık, yine çık) albümler neler varmış... demeye kalmadan kandırıyorum kendimi. Elimde birikmiş dergileri, kitapları, çizgiromanları, müzik albümlerini teker teker yerlerine geri bırakıyorum. Alışveriş yapmamanın gururuyla çıkıyorum Dost'tan.

"Kar yağıyor bugün Ankara'ya. Kar yağıyor uykularıma" Yüksel'den Ankaray'a iniyorum. Yağmur hala aynı pıtırtılarla devam ediyor. İddialarımı haksız çıkardı, coşarak sırılsıklam etmedi. Şimdilik sadece ince gömlekten kaynaklı hafif bir ürperti var, o kadar. Bahçeli'ye Ankaray'la mı gitmeli, dolmuşla mı? Gideceğim yere çok yürümek işime gelmiyor. Az da olsa yağmur atıştırıyor, ben Ankaray'dan indiğimde artmış olur. Gidene kadar sırılsıklam olurum. Yağmur en çok ne zaman yağar? Yağmur en çok dolmuş beklerken yağar. Çünkü dolmuş bekliyorsundur ve dolmuş gelmiyordur. Milli kütüphanede beklerken saatlerce gelmeyen ODTÜ dolmuşlarından sen Kızılay'da Bahçeli dolmuşu beklerken iki tane kalkar (Armadodtü, armadodtü!), Bahçeli dolmuşu ise trafiğe takılır, gelemez. Seninle birlikte bekleyen teyzeler simitçinin şemsiyesinin altında toplaşırlar, güvercinler gibi huzursuz etrafı izlerler. Sonunda beklenen dolmuş gelir, anında dolar (simitçinin şemsiyesi de anında boşalır) ve kalkar. 

Benim de böylece Ankara'daki ufak yürüyüş turum sona erdi. Daha çok vaktim olduğunda pasaj gezmece, Ulus'a gitmece, tamamen gelinlikçilere terkedilmiş İzmir caddesinde dolaşmaca, Amerikan çarşısına uğramaca. Belki Ankara Sanat'ta bir etkinlik vardır. Hava güzelse Aylak Teras'ta bir mola (sırf o merdivenler bile mola gerektirir), Cer Modern'de bir oyun, ya da Seğmenler'de keyif, belki Neva Palas'ta bir tasarım haftasonu vardır. Belki de yoktur, sadece Ankara vardır.

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Zaman Zaman

Can Bonomo'nun yeni albümü "Kainat Sustu" çok güzel bir albüm olmuş. Radyolarda sık sık çalınan "Kal Bugün", Ceza ile düet "Terslik Var", şarkıların hepsi teker teker zevkle dinlenen türden. Ancak beni en çok etkileyen şarkı "Vurulmuşum" oldu. Daha girişinde, henüz şarkının ne olduğu tam belli değilken insana "güzel bir şarkı başlıyor" dedirtiyor. Sonrasında ise Bonomo şarkıya çok etkili bir giriş yapıyor. Şarkının ruhuna uygun, karanlık, hüzünlü, enstrümanların az ve arka planda, vokalin daha baskın ve etkin olduğu bir yorum olmuş. Bonomo'nun kalın ses tonu şarkının atmosferi açısından baya yakışmış. Bazen bazı şarkıları dinlemek insanı mutlu ediyor. Özellikle sevdiğiniz bir şarkının kaliteli ve başarılı bir yorumuna denk geldiyseniz, birileri o şarkının hakkını vermişse tüm işi gücü bırakıp o şarkıyı birkaç kere üst üste dinliyorsunuz. Bende de öyle oldu, yaptığım işi bıraktım, şarkıyı sonuna kadar dinledim, sonra baştan tekrar dinledim. 

Vurulmuşum: Fikret KızılokCan Bonomo

Sonra dedim ki ne güzel söylemiş, şarkının aslı nasıldı acaba? Aslı ile ne kadar uyumlu olmuş? İşte o zamandan beri, yaklaşık 1 aydır her akşam dönüp dolaşıp Fikret Kızılok'u açıyorum, tekrar tekrar. Zaman Zaman, Gidiyorsun, Ama Babacığım, Vurulmuşum ... derken bazen kendimi saatlerce müzik dinler buluyorum (zamanımı en verimli kullanmam gerektiği şu günlerde özellikle). Sonra bir akşam bir arkadaşım "bak şu ne güzel şarkıydı" diye bir şarkı atıyor, onunla uzun uzun kadife sesli Fikret Kızılok hakkında konuşuyoruz ve tekrar alıyor beni bir müzik maratonu. Ya da bir yerlerde Kızılok'un bir şarkısının yorumuna denk geliyorum. Sonra dedim ki acaba Bonomo kadar başarılı kaç tane Kızılok yorumu var?

İlk aklıma gelen "Bir Harmanım Bu Akşam" oldu. Mehmet Erdem'in tek başına çıkardığı ilk albümde ilk şarkıydı Bir Harmanım Bu Akşam. Keman eşliğinde tatlı bir girişi var şarkının. Ancak şarkının ruhuna uymayan, hafif neşeli bir melankoli havası hakim şarkıda. Tekrar dinleyince özellikle perküsyonun benim duymak istediğim ruhu bozan bir tat kattığını farkettim. "Her gecenin sabahı, her kışın bir baharı, her şeyin bir zamanı, benim dermanım -yok-" diyor şarkı. Daha hüzünlü ne olabilir ki? Benzer bir durum Yolda grubunun "Harman" yorumunda da mevcut. Aslında solist tarzı olarak -bence- Mehmet Erdem'den daha başarılı. En başta daha puslu bir vokal var. Ancak yine hızlı ritim ve perküsyon olayı bozmuş. Uzun lafın kısası şarkının aslına yaklaşabilen bir yoruma "Bir Harmanım Bu Akşam" da denk gelmedim.

Bir Harmanım Bu Akşam: Fikret Kızılok, Mehmet Erdem, Yolda

İkinci olarak Leman Sam. Bu da çok doğal, "Bu Kalp Seni Unutur mu?" yu belki çoğumuz Kızılok - Leman Sam düeti olarak hatırlıyoruz. Bir yorumdan çok düet olduğu için, ya da belki çocukluğumdan beri şarkıyı böyle dinlediğim, böyle ezberlediğim, böyle sevdiğim için şarkıda Leman Sam'ın girdiği kısımlar ayrı bir titretiyor benim içimi. Masalsı bir düet, enfes bir şarkı. İnternette şarkının başka yorumlarını dinlerken son zamanlarda beğendiğim, zevkle dinlediğim başka bir isim olan Gökçe Kılınçer'e denk geldim. Gökçe Kılınçer de şarkıyı tadını bozmadan, kendi tarzında, çok güzel söylemiş. Sevgi dolu, her yerinden umut fışkıran, insana güç veren bir şarkı. Kılınçer'in yorumunu dinlerken de aynı duygular canlandı içimde. Leman Sam'dan bir diğer Kızılok yorumu ise "Gönül". Sanıyorum şarkının aslında da Leman Sam geri vokal olarak eşlik ediyor şarkıya, ancak Leman Sam'ın tek başına söylediği bir kayıt da mevcut. Her ne kadar Leman Sam'ın insanı alıp götüren bir sesi olsa da şarkının aslının sahip olduğu duygusal yoğunluk bu kayıtta yok. Güzel, ama o kadar. "Gönül" ü dinlemek istediğimde aklıma yine her seferinde şarkının aslı geliyor.

Bu Kalp Seni Unutur mu?: Fikret Kızılok, Gökçe Kılınçer
Gönül: Fikret Kızılok, Leman Sam

Bu noktaya kadar pek çok kişi Mor ve Ötesi - Sevda Çiçeği demiştir sanırım. Benim için ondan öncesi Haluk Levent - Yeter Ki. "Yeter Ki" benim için hep Haluk Levent şarkısıydı. Çok sevdiğim, beğenerek dinlediğim bir şarkıydı. Şarkının aslını Fikret Kızılok'tan dinlediğimde bile aynı şarkıyı şarkıyı dinlediğimi önce idrak edemedim. Bir yerlerden bildiğim bir şarkıyı tekrar dinliyor gibiydim. "Yeter ki sen sev beni" kısmı gelene kadar hangi şarkıydı ki bu hissiyatı ile dinledim. Hala daha iki şarkı aynı sözleri ve aynı müziği kullanan iki farklı şarkı gibi gelir bana. İkisi de aynı zevki, aynı tadı veriyor. Barış Akarsu'nun "Yeter Ki" yorumu ise Fikret Kızılok'un müziğine Haluk Levent'in tarzını oturtmuş gibi daha çok, iki yorumun bir karışımı gibi. Güzel, etkileyici bir yorum ancak kendine has bir tarz, bir özgünlük olmayınca her iki yoruma göre da biraz silik kalıyor.
Gelelim Sevda Çiçeği'ne. Aslında bu şarkıya ilişkin duygu ve düşüncelerim de "Yeter Ki" ile aynı. Mor ve Ötesi bambaşka, enfes bir şarkı çıkarmışlar. Her ne kadar Harun Tekin, Fikret Kızılok gibi kadife sesli değilse de, telafuzu Kızılok'a göre daha tek düzeyse de müzikal bakımdan şarkı enfes olmuş. Yani şarkının hakkını Harun Tekin tek başına vokali ile değil Mor ve Ötesi müzikal yapı ile vermiş.

Sevda Çiçeği - Fikret Kızılok, Mor ve Ötesi

Yıllar önce yine böyle internette müzikten müziğe geçtiğim bir günde Demet Evgar'ın "Farketmeden" yorumuna denk gelmiştim. Bu yazıyı yazarken, başka ne vardı ki diye düşünürken o geldi aklıma. Açtım, tekrar dinledim. Piyanonun tek başına, ara ara kemanla desteklenen müziği şarkının aslının melankolik atmosferini güzel yansıtmış. Demet Evgar da tarz ve telafuz olarak hoş bir iş çıkarmış. Ancak ne yazık ki Evgar'ın sesi ne Kızılok gibi kadife, ne Kızılok'u başarılı yorumlayan bazı sanatçılar gibi puslu. Ne de farklı bir tarzla, farklı bir müzikle, farklı bir yorumla şarkıyı baştan yazmış. Dinledikten sonra insana fena olmamış dedirtiyor, ancak tekrar tekrar dinletecek kadar etki etmiyor insana. Leman Sam'ın "Gönül" yorumu gibi (bu satırlara geldiğimde aklımdan silindi bile).

Farketmeden - Fikret Kızılok, Demet Evgar

Bu yazıyı yazarken, bir yandan da youtube'da şarkıdan şarkıya geçerken başka Kızılok yorumları olarak Ahmet Ali Arslan'dan "Serserinim", Feridun Düzağaç'tan "Tek Başına" ve Can Güngör'den "İki Parça Can" a denk geldim. Serserinim ve İki Parça Can Akustikhane kayıtları, yani başka bir değişle otomatik olarak 1-0 öndeler. Ben genel olarak Akustikhane kayıtlarını çok beğeniyorum. Akustik olmaları dolayısıyla daha samimi geliyor, seçilen şarkılar hep sanatçının tarzına çok uyan, çok başarılı şarkılar oluyor ve sanki sanatçılar da bu programda şarkı yorumlarken daha bir özenli oluyorlar. Can Güngör ses olarak Kızılok'u daha çok andırıyor, ancak Ahmet Ali Arslan'ın yorumu daha başarılı, daha etkili olmuş. Feridun Düzağaç'a gelince, Kızılok gibi Düzağaç da melankoli, hüzün yüklü şarkılar konusunda benim çok başarılı bulduğum, beğendiğim bir sanatçı. Dolayısıyla yorumu da çok başarılı olmuş. Yine diğer başarılı yorumlarda olduğu üzere sanki şarkıyı kendi tarzında, kendi sesinde baştan yazmış Düzağaç. Ancak sonlara doğru şarkı bozulmaya başlıyor. Baştaki tarzı bozmadan, aynı düzeyde sonunu getirseymiş çok daha güzel olacakmış. Güzel bir damar yakaladığını düşünüp onu iyice şişirmiş ve sonunda batırmış hissiyatı veriyor.
Bonus: Sertap Erener'in "Kumsalda" şarkısının Fikret Kızılok'un Fransızca bir bestesi olduğunu biliyor muydunuz? Sertap Erener için şarkısına Türkçe sözler yazmış, müziğini bir yaz parçası olacak şekilde baştan düzenlemiş ve 2001 yazının hit şarkısı böyle doğmuş.

Plage Egoiste - Fikret Kızılok
Kumsalda - Sertab Erener

18 Mart 2017 Cumartesi

Yabani Dergi


2016 yılı yerli çizgiroman açısından oldukça heyecan verici bir yıldı. Önce yılın başında Hortlak dergisi yayınlanmaya başladı. Lombak'ın bitişinden beri özlediğimiz tarz bir çizgiroman dergisi Hortlak. Yarı mizahi, yarı fantastik, bir miktar bilimkurgu, Galip Tekin'in son sayıda yazdığı gibi, ara ara da beyin yakan hikayeler. Yaklaşık 1 yıldır da heyecanla Çizgiroman Yolculuğu'nun Hortlak'la ilgili bölümünü bekliyoruz. Bölüm fragmanı yayınlandı, bölüm yayınlanmadan seri sonlandı. Ardından yıllar önce fragmanı yayınlanan, yıllarca filmi çekilse de izlesek ne keyifli olurdu dediğimiz Kötü Kedi Şerafettin'in filmi vizyona girdi. Hem de üst seviye bir kalitede, enfes bir seslendirme kadrosuyla. Hikayenin aşırılıklarının, sivriliklerinin biraz törpülenmiş olması, hikayeyi yıllardır takip eden benim gibi bazılarında hafif bir "ama Şerafettin bu değildi" hissiyatı doğursa da her ay bir devam filmi gelse her ay ilk seanstan giderim. Ha, "çizgiromanda olsa orada şu olurdu, burada bağırsaklarını dökerdi, şurada beynini pörtletirdi, kuşa çeviriyorlar hikayeyi" diye de her seferinde çemkiririm, o ayrı.

Sonrasında Haziran ayında Yabani dergi yayın hayatına başladı. Lombak, Lemanyak, Hortlak gibi mizah dergisinden çıkma çizgiroman dergilerinden farklı, daha çok yurt dışında çıkan Heavy Metal gibi, ya da yabancı çizgiromanları Türkiye'de parça parça yayınlayan Doğan Kardeş gibi, farklı bir çizgiroman dergisi Yabani. Çoğunlukla korku, gerilim, bilimkurgu, fantastik tarzlarda, ya tek sayıda başlayıp biten, ya da her sayıda bölüm bölüm ilerleyen hikayelerden oluşuyor. Yukarıda bahsettiğim, mizah dergisi temelli çizgiroman dergilerinde çoğunlukla belli karakterlerin hikayeleri oluyor. Dergiyi elinize aldığınızda içeride neyle karşılaşacağınızı (eğer derginin devamlı bir okuyucusuysanız) yarı yarıya biliyor / tahmin edebiliyor oluyorsunuz. tahminen bir Hilal öyküsü, Cihangirde Bir Ev, Lombak Şehitleri, Şerafettin, Kunteper, Üzeyir, Tübitak, Macerayı Seven Adam, Oğlunu Dürbünle İzleyen Adam... Bu öykülerin çoğu da o sayıda başlayıp o sayıda bitiyor. Seyrek olarak 5 sayı, 10 sayı boyunca devam eden çizgiromanlar oluyor. Yabani de ise öyküler belli karakterlerin, belli tarzların etrafında şekillenmiyor.  Aradaki en büyük fark, Yabani'nin her sayısının farklı bir yazar-çizer kadrosuyla gerçekleşmesi. Her sayıda yazar, çizer, kapak görsellerini ya da iç sayfalardaki görselleri hazırlayanlar değişiyor.  10. sayının önsözünde yazdığı üzere şimdiye kadar 10 sayı boyunca toplamda 79 yazar ve çizerin eserlerini yayınlamışlar. Belli yazar-çizerlerin her ay kendi tarzlarında yazdıkları öyküler olmayınca her sayı kendine özel, her hikaye diğer sayılardan bağımsız. Şimdiye birkaç hikaye uzun soluklu bir şekilde birkaç sayı devam etti, diğerler öyküler hep tek sayılık oldu. Arada Seyfettin Efendi ya da Karabasan gibi tanıdık karakterlerin öyküleri de yer aldı. Her sayıda da çizgiromanların yanında yarı yarıya, benzer tarzlarda kısa öyküler de oluyor.

10. sayı kuşe kağıda geçilen, klasikler özel sayısı olmuş. Lovecraft'tan Poe'ya, Tolkien'den Ömer Seyfettin'e çeşitli yazarların klasik öyküleriyle bezenmiş. Toplamda 7 çizgiroman, ve yine klasik öykülerden esinlenmiş pek çok tek sayfalık çizimler yer alıyor. Şimdiye kadar heyecan verici 9 sayı yayınlandı, benim için hep ilgi ve merak kaynağı olmuşlardı. 10. sayı, çıtayı baya yükseğe çıkaran çok başarılı bir sayı olmuş. Tabi bunda zaten bildiğimiz hikayeleri yetenekli hayalcilerin ellerinden izlemenin zevki de var. Çizimler özellikle hayranlık verici, bu kadar yetenekli yerli çizgiromancımız varken neden her ay 1-2 yerli çizgiroman çıkmıyor diye şaşırıyor insan. Özellikle 4. sayıda çıkan Dr. Hyde hikayesinin ikinci kısmı olan Dr. Frankenstein hikayesi beni çok heyecanlandırdı. Alan Moore'un LXG serisi gibi, klasik romanların hikayelerini ve karakterlerini fantastik bir hikaye ağı içinde birleştiren bir aksiyon hikayesi. İlk sayıda Dr. Moreau'nun peşine düşen, Mycroft Holmes ajanı Dr. Hyde'ın hikayesi vardı, ikinci sayıda Anna Karenina ile flörtleşen Dr. Frankenstein'ın hikayesini okuduk. Umarım bir şekilde hikayenin devamı gelir ve yıllar sonra tüm hikaye kalın bir ciltle çizgiroman olarak kütüphanemizde yerini alır.

Yabani dergi, Türkiye'de yerli çizgiroman adına yayınlanmış şimdiye kadarki en heyecan verici çalışmalardan biri. Biraz daha tanınmayla yıllar boyunca enfes çalışmalar yayınlayacak, pek çok yerli çizgiromancının tanınmasında ön ayak olacak. Her ay (büyük çoğunluğunu zevkle takip ettiğim) pek çok Amerikan, Japon, ara ara Avrupalı çizgiromanların yayınlandığı ülkemizde yerli sanatçıların başarılı işlerini okuyabilmek, çizgiroman severler için büyük bir heyecan kaynağı.


9 Şubat 2017 Perşembe

Berber - Tayfun Pirselimoğlu

Sıradan bir mahalle esnafının hikayesi "Berber". Baba mesleği, babasının dükkanını almış, yıllardır berberlik yapıyor ana karakterimiz (berber). Bir de ek bir uğraşı var, zaman zaman birilerini vuruyor. Tetikçi yani, kiralık katil denilen türden. Kendisine zaman zaman bir fotoğraf ve hedefiyle ilgili bilgiler geliyor, berber de gidip hedefteki kişiyi vuruyor.  Kimi, neden öldürmeye çalışıyor olduğu, işi hayatına işlemeye başlayıncaya kadar umurunda olmuyor. Ne zaman ki işler beklenmedik şekilde karışıyor, işin içine aynı yüzüğü takan insanlar girmeye başlıyor, Zeki Müren'in şöförünün taksisine denk geliyor, eski maktullerinin fotoğraflarına denk gelmeye başlıyor, berberimiz huzursuzlanmaya başlıyor.

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Pagan Çeşmesi ve Ben

Bugün size biraz Pagan Çeşmesi'ni anlatacağım. Temel amacım Pagan Çeşmesi'ne neden yazıyor olduğumu anlatmak. Aslında Pagan Çeşmesi'ni kavramsal olarak ilk kurduğumuz zaman ne yapmakta olduğumuz konusunda açık bir fikrimiz olduğundan emin değilim. Aynı duygu ve iç güdülere sahip olduğumuz için fikir ham olarak ortaya atıldığı zaman derinlemesine bir sorgulama hiç yapmamıştık - en azından ben yapmamıştım (sen de yapmamıştın şimdi, hiç öyle başını sallama). Başlarda olayımız 40 kişiden 3'ünün geyik çevirdiği, 30 tane başlık açıp 4 tanesinde, sabah yaptıkları ve ertesi sabah yapacakları sohbetlerin yazıldığı bir forumdu. Evet, onlar bizdik, hayır, forum tüm internete açık değildi. Bizden başka kimse girmiyordu. Forum demek o yıllarda sosyal medya demekti. Biz de sosyal medyayı deniyorduk işte kendi meşrebimizce. Sonra bir gün internetin sonsuz olmadığını keşfettik. Birisi pirizini çektiği zaman kapanıyor bu meret. Facebook sonu gelmeyecek gibi gözüküyor değil mi? Geocities ve Hotmail de bir zamanlar öyleydi, internet demek bu iki site demekti. "Bir sabah gözlerimi açtığımızda çok uzak diyarlara yol almış olmasıı, bizim de ona olan sonsuz güvenimizden dolayı hiçbir şeyi kaydetmemiş olmamız hayatımızda yer eden kötü bir enstantenedir." Sonra bir gün Almanya'da oturmuş biramı içiyorum (çünkü Almanya'dayım, neden içmeyeyim ki), o zamanlar da Skype'ın hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olduğu yıllar, Skype'ta dedik ki Pagan Çeşmesi'ni biraz da blog olarak mı denesek? Blog biraz şekil ihtiyacından, ya da süregelen bir merak duygusunun bastırılma ihtiyacı, öğrenme arayışı. Yani Pagan Çeşmesi'ni Facebook'ta kurmuşuz, ama Facebook kabuk değiştirme sürecinde bizim bütün planlarımızı alt üst edecek kararlar vermiş. Hal böyle olunca biz de Pagan'ın bir yarısını Facebook'ta tutup kalan yarısını Blog'a aktaralım dedik.

Daha önce buraya yazmakta bir amacım olup olmadığını doğru dürüst düşünmemiştim, sorgulamamıştım. Bu fikir (yani neden Pagan Çeşmesi? diye bir yazı yazmak) aklıma, güzel bir dost burada yazılanlarla ilgili fikirlerini söylediği bir akşam geldi. Konu burada bahsi geçen bir kitaptan açıldı ve benim burada yazdığım bir yoruma atıfta bulunuldu. O ana kadar burada yazdıklarımı birilerinin gerçekten okuyor olduğunu düşünmemiştim. Yani tamam, sonuçta internette herkese açık bir alana bir şeyler yazıyorsan, bu birilerinin onu okuyabileceği anlamına geliyor. Birilerinin okuyacağını düşünmüyorsan, sadece kendin için yazdığını sanıyorsan word'de yaz, excel'de yaz, powerpoint'te yaz, paint'te yaz (ama elle yazma, 2 yıl önce yazdığım bazı yazıları bile okuyamıyorum, hayatımda gördüğüm en kötü el yazılarından birine sahibim). Blog'a ne ihtiyacın var? Sinema seven bir insan olarak aylık olarak Altyazı dergisini alırım. O ayın dergisinde yönetmen tarzları hakkında bir yazı okurken bu blogda bir değişiklik yapıp bir deneme yazısı yazayım dedim. Neden yazmayayım ki? İlkokulda güzel kompozisyon yazardım. Blogda eskiden yazdığım yazıları okuyorum, hala ilkokuldaki kompozisyonların ötesine geçememişim. Sonra blogda yeni yazdığım yazılara bakıyorum, hala ilkokul kompozisyonları. Sonra bu yazıyı yayınlamadan önce tekrar bir okudum, hala ilkokul kompozisyonu. İçimdeki çocuğu hala yaşatıyorum sanırım, ama benimki ilkokul Türkçe dersinde takılı kalmış. Blog'da "neden Pagan Çeşmesi?" konulu fazladan bir kompozisyon olsa ne farkeder? Yalnız mesela eskiden yazdığım bir çizgiromanla ilgili yazıya bakıyorum. Hatırlıyorum, yeni çıkan sayıyı sipariş etmişim, elimdeki sayıları da bitirmişim. O anın heyecanıyla oturmuşum, yazmışım bir şeyler. Diyorum ki bu kadar başarılı bir çizgiroman, sadece ne kadar güzel olduğunu anlatsam yeter. Yazıyı yazarkenki duygularımı hatırlıyorum, bazı anlatmak istediklerimi üstü kapalı anlatayım, çok fazla bilgi vermeyeyim falan demiştim. Üstünden zaman geçip okuyunca "sonra şöyle oldu, sonra o gitti, sonra bak çok büyük patlama oldu, sonra adam geldi, sonra..." diye film anlatan çocuk gibi. Tam bir gerçekler Eminönü vakası. Eminönü'yü de severim halbuki. Ankaralı bir insan olarak benim için Mısır Çarşısı, boğaza nazır balık ekmek keyfi otantik, güzel anlamları var Eminönü'nün. Yani aslında bence oldukça güzel yazıyorum sanırım. :D İşte tam olarak da bu gaz yeni yazılar çıkmasını sağlayan.

İşin doğrusu, buraya yazdıklarımı kimse okumuyor sanıyordum değil (İngilizce'deki gibi, sonuna değil koyarak cümleyi olumsuz yaptım. Have to - don't have to gibi). Daha çok okunuyor olması hakkında düşünmemiştim. "neden Pagan Çeşmesi?" diye yazmamın nedeni "birileri okuyormuş, o zaman al bunu oku!" değil (not). Aslında birilerinin en azından kayıtların bulunduğu sayfalara giriyor olduğunu bilmek çok da zor değil (not). Blogger istatistik olarak veriyor zaten, şu gün şu kadar kişi, şu kaydı okudu (kayda baktı) diye (slipped and read). Tabi bu girişlerin çoğunun google görsel aramaları sırasında gerçekleştiği bilgisini de veriyor (acı gerçekler). Aynı zamanda blogumuzdaki en çok ziyaret edilen sayfanın bize tek yazıyla misafir olan, (ne yazık ki) devamını getirmeyen Kamelya'ya ait olduğunu da gösteriyor. Yazı çok güzel bu arada, okumayan kalmamıştır herhalde ama kazara bu yazıyla karşılaşmışsan Marina Abramoviç'e bir bak. O usta bir kalemden çıkmış bir yazı işte. 


Zaten buraya (genel toplamda) tek yazan da ben değilim. Belki son 2-3 yıldır benim yazılarım çoğunluktadır, ama yine de Pagan Çeşmesi fikrini birlikte geliştirdiğimiz Burak var. Bir zamanlar bir Burak yazardı, bir ben yazardım, üç Burak yazardı, bir ben yazardım. Sonra hayat bizi tekrar Ankara'da bir araya getirdi (bu gereksiz bilgi, konuyla bir alakası yok). Facebook bölüğü iyice coştu, canlandı, aldı başını yürüdü. Sohbet, muhabbet gırla. Öyle ki arada iş-güç yoğunluğundan 1 hafta bakma, döndüğün zaman uçan arabaların, ışınlanan insanların arasında walkman'i için pil arayan çocuğa dönüyorsun. Konuyla ilgili Hakan Nisan'ın Uykusuz'da geçen hafta çok güzel bir karikatürü vardı. Fotoğrafını çekip yana koydum (yani bunları yazarken henüz koymadım ama siz okurken kesin koymuş olurum. O yüzden gelecek zamandan bilinen geçmiş zaman olarak bahsetmekte bir sıkıntı görmedim). Bir haftasonunu evde Pagan Çeşmesi'nde paylaşılanlara bakınarak geçiriyorum, yine de bitiremiyorum. Bir de blogda yazan Erinç var. Kendisi yazdıklarının çoğunu taslak olarak bırakıp yayınlamamayı tercih ediyor. Kendisi ödüllü hikayelere sahip bir dost, yazdıkları (hikaye olsun, blog yazısı olsun) hep çok keyifli yazılar. Ama siz hepsini okuyamıyorsunuz, yalnızca Burak ve ben okuyabiliyoruz. Bu da bizim ilginç bir torpilimiz. Bir de çektiği kısa filmleri başkalarından önce bizimle paylaşan bir güzel dostumuz var. Bir de KPSS Türkiye birincisi var. Bir de İsviçreli bilim adamı var. Ben de M3 somun (bulabilirsem) sıkıyorum (bugünlerde gündemim M3 somun, M2, M2.5, M4, M5, M6 tüm boyutlarda somunum var, M3 pul, yaylı pul, havşa vida, alyan vida, her şeyim var. Bir M3 somunum yok. Anlıyor musun? Hadi gülümse).

İşte böyle dostlar. Peki "neden Pagan Çeşmesi?". Diyeceğim o ki bazı valizler vardır, açılmamalıdır. Bazı valizler vardır, açılamaz. Bazı valizler vardır, açılmaz. Bazı valizler de sadece vardır.

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Locke and Key



Locke and Key ilk yayınlanmaya başlayalı 8 yıl olmuş. Ben seriyi okumaya başlayalı ve ilk anların heyecanını buradan anlatmaya çalışalı 4 yıl, serinin son cildi çıkalı 2 yıl. 2 yıldır kütüphanemde ciltleri izliyorum, hikayenin ne kadar da güzel olduğunu hatırlamaya çalışıyorum. 4. cilde gelince hikaye sona yaklaştı demiştim, 5. cilt çıktığında ise "Alpha & Omega" nın fasikülleri basılıyordu. "Alpha & Omega" yı 2 yıldır elime alıp alıp bırakıyordum. Çünkü hikaye bitecek. Geçen haftanın başında dahice bir fikir buldum; birinci cildin önsözünden başlarsam okumaya, haftada 1 ciltle 2 ay kadar idare ederdi beni Locke and Key. Artık sona gelme vaktim de gelmişti, Joe Hill'in yeni çizgiromanlarıyla devam edebilirim nasıl olsa. Fikir o kadar dahiceydi ki 6 cildi okumak 5 günümü aldı.

Anahtarların peşinde bir hayat. Ortalıkta gizemli şeyler yapılmasına imkan veren onlarca anahtar dolanırken tabi ki bu anahtarların peşinde olanlar olacak. Yüzüğün peşindeki Sauron, Ölüm Yadigarlarının peşindeki Voldemort gibi anahtarların da peşinde Zack Wells var. Yakalayabilene arka planda da bir o kadar çok ve eğlenceli detaylar var. Örneğin ("Wells" ten sonra) kütüphanedeki kitaplar, deliler hastanesinde delilere Neil Gaiman okuyan çocuk, ya da mezuniyet balosu ve bir kova kan. Mezuniyet balosu ve bir kova kan özellikle enfes olmuş, çünkü sonrasında Jamal "Sometimes I feel like no one gets us" der, Kavanaugh da "Isn't that our lot in life, though?" diye cevap verir. Bir manada Joe Hill'in Deadpool sahnesi, duvarların yıkıldığı an. Hikayede hayal kırıklığına uğradığım tek nokta ise Harry Potter ekolü finali oldu. Kıyamıyorsan kıyma arkadaşım dedim sona geldiğimde. Kıyacaksan da hakkını ver. Bak "Yürüyen Ölüler" e, nasıl da hakkını vere vere dumur ediyor insanı sürekli.

Biraz fantastik sevenlere yönelik bir sohbet oldu bu sefer. Yazılanları anlamayıp sinir olanlar anlayış gösterin; zaten çizgiromanı okumayanlar ne dediğimi anlamasın diye  uğraştım biraz da. Hikaye çok güzel çünkü. 20 cilt olsa yine okunur. Hatta son cilt üzüyor insanı, hikayeyi bu kadar hızlı bağlayıp sona getirdi diye. 3-4 yeni anahtar, 1-2 farklı kötü, 2-3 ek kapışma ile daha bir süre daha giderdi. Bir yandan da ana hikayeden bağımsız tek sayılık hikayeler de şu anda çıkıyormuş. 6 hikayeden 2 tanesi yayınlanmış - 1 tanesi de 1-2 aya çıkacakmış. 7. cilt de ardından gelir. Sonra belki 8, sonra belki 9...




8 Temmuz 2016 Cuma

Deniz Kurdu - Jack London & Reff Rib

Çizgiroman seven ve okuyan bir insanım, evet. Genelde de hemen hemen her şeye şans veririm. Yerliyse zaten okuyorum, yabancı çizgiromanda da çocukken severek okuduğum Amerikan süperkahraman çizgiromanları hariç -1,2 istisna ile- yeni çıkan her şeyi takip etmeye çalışıyorum. Hal böyle olunca çoğu çizgiroman ortalama bir okuma zevki veriyor. Ya hikaye, ya kurgu ya da çizim açısından çok iyi olacak ki benim için başka işlerden ayrılsın. Örneğin Yürüyen Ölüler hikayesi ile son zamanlarda her sayısı ile bu zevki veriyordu bana, yeni sayısını heyecanla beklemekteyim. Keza -daha önceden de paylaşmıştım- Locke&Key ve 100 Bullets aynı şekilde zevkle okuduğum seriler olmuştu.

Deniz Kurdu'nun çizgiromanını alırken beğeneceğim düşüncesiyle aldım. Sonuçta Jack London, kitaplarını zevkle okuduğum bir yazar. Hikaye illa ki güzeldir diye düşünüyordum. Çizgiromanın ciltlerinin kapaklarından da (her ikisini de buralara yerleştireceğim birazdan) çizimlerin güzel olacağını tahmin etmiştim. Daha ne olsun? Ancak ilk bölümün sonuna gelene kadar özellikle çizimlerin beni bu kadar çarpacağını tahmin edememiştim. Olay öyle bir noktaya geldi ki her sayfayı, hikayenin takibi için bir kez okuduktan sonra geriye dönüp kare kare, her kareyi en ince ayrıntısına kadar izler oldum. Bazı karelerde yazarın anlatmak istediğini yeterince verememiş, şöyle olsaymış, böyle olsaymış diye çizerle sohbete bile daldım (ki çizmekten hiç anlamam, ben olayın yalnızca tüketici tarafındayım). Emrah Ablak, Çizgiroman Yolculuğu 3. bölümünde bir çizerin dalgaların içindeki bir gemiyi ne kadar güzel çizdiğini, o karenin ne kadar güzel olduğunu anlatır. Ben de Deniz Kurdu'nda aynı hissiyatı yaşadım, "ne kadar güzel çizmiş adam" (Bundan mı bahsediyordu diye çok düşünmüştüm, açıp baktım, başka bir çizgiroman için söylüyormuş).


Hikaye, yeni nesil hikayeler gibi seyri süprizlerle değişen, okuyucuyu şaşırtan bir sonlu türden değil. Eski usul, ufak gelişmelerle ilerleyen bir öykü. Soylu sınıfından bir eleştirmen bir gemi turuna çıkar. Fırtınalı denizlerde hayat onu hiç beklemediği bir gemi yolculuğuna ve kendisinin tam zıddı, 'Deniz Kurdu' kaptana götürecektir. Sonrası karakterler arası çatışma, hayat ve felsefe sorgulamaları. Bol miktarda da çeşitli yazar ve düşünürlere göndermeler ve referanslar yer alıyor. Deniz Kurdu yakın zamanda okumaktan en çok zevk aldığım çizgiromanlardan biri oldu, hiç yoktan bir kitapevinde çizgiroman bölümüne gidip içini şöyle bir karıştırmanızı tavsiye ederim.