Bubituzak'ın ilk albümü "Uzay Yolları Taşlı" yaklaşık 1 ay kadar önce çıktı. Zaten son zamanlarda canlı kayıtları bol bol dönmeye başlamıştı nette. Özellikle (albümde ismi "Kim Kime Kim" olan) "Kulaç" şarkıları da "bir Karnaval radyosu" olan Zeplin'de (çeşmeye reklam almaya başladık artık, başka türlü kiraları ödeyemiyoruz ... şaka şaka, yok öyle bir şey) sık sık çalınıyordu. Ardından geçen yılın sonları, bu yılın başları gibi albüm tanıtım videosunu paylaştılar sitelerinden. Daha önceden sadece netten 1-2 şarkılarını dinleyebilmiş, İstanbullu olmayan ve dolayısıyla ilk albümü henüz hazırlık aşamasında grupları internet haricinde dinleme şansı çok olmayan bir Ankaralı olarak "Uzay Yolları Taşlı" sevdiğim-seveceğim bir albüm tadı veriyordu tanıtımında. Hani Ayyuka'nın ilk albümündeki gibi bir müzik, yine benzer bir tatta, aşk, meşk, yalnızlık falan filan anlatmayan sözler (o türden şarkılar da kendi içlerinde, bazı şarkıcıların dilinde güzeller şimdi, haksızlık olmasın), felsefi, yoğun anlamlar içerme peşinde koşmayan görseller (bknz. hemen altta albüm kapağı)...
16 Şubat 2014 Pazar
26 Ocak 2014 Pazar
Barış Manço'dan Müzikal Ziyafet
Barış Manço ne sıklıkla aklınıza geliyordur? Belki arada sırada bir radyoda bir şarkısına denk geliyorsunuzdur, ya da Kim Milyoner Olmak İster'de sesli soruda çıkmıştır da orada duymuşsunuzdur. Belki bir şarkıcı yeni albümünde Barış Manço'nun bir şarkısını yorumlamıştır, ya da müziğini kullanmıştır (benim en son bildiğim Replikas'ın Biz Burada Yok İken albümünde Ölüm Allahın Emri vardı). Belki bazılarınız çok da sevmezdiniz kendisini. "Gülpembe" güzeldi, "Anlıyorsun Değil mi?" hoştu ama Ayı diye şarkı mı olurmuş? Ya da bazılarınız benim gibidir. Ben çok severim Barış Manço'yu. Kasetli günlerde hemen hemen bütün albümleri vardı, döndürüp döndürüp dinlerdim. Arabayla yolculuğa çıkacağımız zamanlarda bu sefer hangi kasetleri alayım diye bakardım. Hele "Sahibinden İhtiyaçtan" ı bulduğum vakit annemleri bıktırana kadar üst üste dinlemiştim. Tüm albümleri var sanıyordum ama "Nane Limon Kabuğu" nedense hiçbirinde yoktu. Pek çok şarkısı gibi "Nane Limon Kabuğu" da en sevdiğim şarkılarından biriydi, "Sahibinden İhtiyaçtan" ile 4-5 şarkı daha en sevdiğim şarkılardan oluvermişti.
Etiketler:
2023,
2024,
2025,
40. yıl,
Barış Manço,
enstrümental,
Güven Erkin Erkal,
Hamburger,
Müzik,
Yerli
1 Ocak 2014 Çarşamba
Pagan Çeşmesi - 2013 Yılı Filmlerine Bakış
2013 yılı sinema açısından nasıl geçti, neler oldu, neler izledik? Bir
arkadaş ortamında sohbet amaçlı gelen bu soru, geriye dönüp 2013 yılında
izlediğimiz filmleri tekrardan değerlendirmemizi, birbirimizin beğendiği
filmler hakkında bilgi sahibi olmamızı sağladı. İşte bizim geçtiğimiz senenin
filmlerine ilişkin bu fikirlerimiz:
29 Aralık 2013 Pazar
Küheyli Buharlan - Mümtaz Mehmet Tütüncü
Steampunk nedir? Steampunk, sanayi devriminin dünya teknolojisindeki en büyük ve son teknolojik devrim olduğu alternatif bir evren tasviridir. Viktoryen dönemi İngiltere'sinin tüm dünyanın moda-zevk anlayışına hakim olduğu, kullanılan tüm aletlerin mekanik olduğu bir dünyadır. Bir nevi makina mühendislerinin dünyası. Peki neden böyle? Nasıl oluyor da günümüz elektrik dünyasında buhar gücüyle çalışan makinelerin ön planda olduğu bir dünya tasviri bu kadar ilgi çekebiliyor? Böyle bir sorunun bence net cevabı tam olarak 19. yüzyılda yatıyor. 1800'lerin başlarında Endüstri Devrimi gerçekleşir ve 1800'ler buhar gücünün ve mekaniğin kontrolü altında kısa sürede teknoloji alanında büyük bir sıçramaya sahne olur. Ardından Jules Verne ve H. G. Wells gelirler. Kendi günlerinin en başarılı bilimkurgu eserlerini yazarlar. Jules Verne bir yandan aya gider, bir yandan dünyanın merkezine gider, bir yandan balonla dünyanın çevresinde dolaşır. Hepsinin ötesinde de kaptan Nemo ve Nautilius (hatta daha doğrusu Nautilius ve kaptan Nemo) u sunar bizlere. H. G. Wells ise farklı bir dünyanın peşindedir. Onun evreninde hayvanları ameliyat ederek insanlaştırmayan çalışan Dr. Moreau, görünmezlik iksiri üzerinde çalışan Görünmez Adam, 3 boyutta hareketin yorumlanması ile zamanda yolculuğu bulan bilim adamı ve uzaylıların dünyayı istilası vardır. Bu iki büyük yazar başta olmak üzere dünya çapında güçlü bir bilimkurgu edebiyatı oluşur (Wells ve Verne öncesi pek çok eser bilimkurguya yakın, bilimkurgu olarak tanımlanmaya uygun kabul edilir. Mary Shelley'nin Frankeinstein'ı da günümüz yaklaşımına en yakın ilk bilimkurgu eser olarak değerlendiriliyor. Ama yine de Wells ve Verne'ün bilimkurgu edebiyatı oluşumunun kırılma noktası olduğunu belirtmek doğru bir yaklaşım olur). Endüstri devrimi ışığı altındaki teknolojinin başrolü oynadığı hikayeler anlatmak demek bir zamanlar bilimkurgu demek olsa da artık bilimkurgunun bir alt dalı olarak steampunk demektir.1 Aralık 2013 Pazar
Ayyuka - Kiracı Odaları
Ayyuka'nın romantiklere, klasik aşk şarkılarını sevenlere, yarınlara umutla bakanlara, melankoliklere, duygusallara, iç huzurunun peşinde koşanlara hitap etmeyen şarkılarıyla ilk tanışmamızdan beri yıllar geçti. İlk albümlerinde "Küçük kız sıkıldı oğlanından. 'Olmaz' dedi oğlan, 'sen benimsin bırakmam'. Kız gitti, oğlanın gözü yaşlı. Bir toz bulutu bile çıkmadı gayrı..." diyerek yakalamışlardı bizi. Ardından "...Tersi dönmüş kara fatma, zıplaması mümkün değil. 'Ya ez' diyor, 'ya ters çevir'. Halim öyle böyle değil..." ile hitap ettikleri kitlenin haricinde kalanları iyice elediler. İçinizden geçenlere tercüman olan şarkılar değildi onlarınki, kendinizi ifade etmek, kendinizi bulmak için dinleyemezdiniz Ayyuka'yı. Daha çok aslında geniş çerçevede olanları vuruyordu yüzünüze. Aşk şarkılarının ismi "Aksi" ydi ve "... sen karadan gel bana, ben denizden kaçayım. Sen büyü beyaz köşkte, ben bahçene kusayım..." diyordu, "Dünya Hali" nde "...kah balıktım susuz çölde, kah deveydim deniz dibinde..." ile uyumsuz olmanın keyfini (!) sürüyordu (Sarkastik olmaya çalıştım da, sarkazm yaptığımın belli olmama ihtimaline karşı parantez içinde ünlem koydum. Yapamayabiliyorum çünkü bazen sarkazm, ciddiye alanlar oluyor, absürd bir resim çıkıyor ortaya).
14 Kasım 2013 Perşembe
Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları - Yeditepe Canavarı
İstanbul'un bir fon olarak Türk çizgiromanlarında ne kadar canlı olarak yer aldığı ile ilgili görüşlerimizi paylaşmıştık zamanında. Milattan yaşlı şehir, "hikayede bir karakter olma" klasiğinin ötesinde resmen hikayeleri şekillendiren, yönlendiren, tadını, havasını katan bir yapıda. Mesela hikaye Cihangir'de geçiyorsa bir yerde kedi olacak illa ki (bknz. duvardaki silahın patlaması). Ya da karakterimiz karşıdan karşıya vapurla geçiyorsa bu karşıdan karşıya vapurla geçiyor demektir; ama arka planda martılara simit atan birileri varsa İstanbul'da boğazdan geçiyor demektir. İstanbul'u turistik merakla seven bir Ankaralı olarak yorum yapmak konusunda çok da öteye geçemiyorum. Eminim İstanbul'u yaşayan arkadaşlar bu gibi örnekleri kitap çıkartacak kadar uzatabilirler. Uzatamayacak bir insan olarak benim söyleyebileceğim ise -geçen sefer de aynı noktaya değinmiştim sanırsam- çok değerli çizerlerimizin büyük kısmının İstanbul'da yaşamasından ve çok yetenekli olmalarından ötürü yaşadıkları şehri hikayelerinde çok güzel bir şekilde -belki isteyerek, belki farkında olmayarak- yansıtıyor olmaları.
13 Ekim 2013 Pazar
Cennetin Çeşmeleri - Arthur C. Clarke
Bilimkurgu, özellikle biz mühendisler olmak üzere meraklılarını çok bağlayan bir tür. Bir filmin, kitabın, çizgiromanın bilimkurgu olması bazen o esere bir şans tanımamız için yeterli olabiliyor (beni sık sık hayal kırıklığına uğratan bir ön yargı). Bilimkurgunun iyisini bulmanın verdiği haz, mutluluk ise bambaşka. Hal böyle olunca insan tanıdığı bir yazarın okumadığı bir kitabıyla karşılaşınca daha bir gözü kapalı yaklaşabiliyor. Bu yaklaşım, kitaplarının çoğunu zevkle okuduğum H. G. Wells'in yakın zamanda çıkmış, "edebiyat tarihinin ilk distopyası" olarak reklamı yapılmış "Efendi Uyanıyor" da yeni bir hayal kırıklığına yol açmıştı bende. Aslında isminden cisminden, kapağından, reklamından tahmin etmek gerekirdi. Boşuna değil H. G. Wells'in distopya denince ilk akla gelen yazarlardan biri olmaması.
Arthur C. Clarke aynı şekilde şimdiye kadar hep zevkle okuduğum bir bilimkurgu yazarı olagelmiştir (bknz. Bir Uzay Efsanesi). Bilimkurgu edebiyatının, özellikle de uzayın en önemli yazarlarından biridir Clarke. Hani "aklı bir karış havada" derler ya, Clarke'ınki bir karışı hayli hayli geçer. Amcamın oğluymuş gibi bahsettiğim bu büyük yazar, İngiliz kraliyet nişanıyla ödüllendirilmiş, British Interplanetary Society'ye başkanlık yapmış, Hugo ve Nebula başta olmak üzere pek çok ödülü birkaç kez kazanmış bir şahıs. Aklı hep uzaydaymış kendisinin. İnsanoğlunun uzayı iyice kontrolü altına aldığı, uzayda yaşam kurmaya başladığı, uzay bilimi ve teknolojileriyle ilgili gelişmelerin günlük yaşamın bir parçası olduğu gelecekler tasvir eder hep. Bir kitabı ya da kitap serisi uzunca bir dönemi konu alıyorsa yıllara göre teknolojinin gelişmesini bile hayal edip yansıttığını görürüz. Örneğin kitabın başlarında özel bir görev için kullanılan bir uzay mekiği, ilerleyen bölümlerde bir antika olmuş ve önemli olayların gelişimini anlatmak üzere müzeye kaldırılmıştır, vb. Clarke'ı pek çok bilimkurgu romanı yazarından ayıran nokta da buradadır. Başka bilimkurgu yazarları gelecekte güçlü hayal güçlerinin ürünlerini sergiler, onlara dayanarak hikayeler anlatırken Clarke'ın hikayelerinin temelini gerçek bilimsel, teknolojik gelişmeler, olaylar oluşturur. Hayal gücünden yoksun hikayeler olduğunu söylemiyorum. Tam tersine, özellikle bilim ve teknolojiyle ilgilenen insanları çok derinden kavrayacak bir hayal gücü vardır ortada. Fakat kullandığı fikirler öylesine güçlü bilimsel temellere dayanır, anlatım dili o kadar ayrıntılıdır, gerçekleşen olaylar o kadar mantıklıdır ki kurgusal bir romandan çok geleceğin geleceğinden gelme belgeselvari bir kitap okuyor gibi olursunuz. Bu olguya katkı sağlayan, kimilerince olumlu, kimilerince olumsuz bir yan olarak gözükebilecek bir nokta daha vardır Clarke'ın kitaplarında; hikayeler o kadar yavaş gelişir, hikaye yapısı olarak o kadar aksiyon içermez, o kadar az heyecan doludur ki, gerçek hayatta yaşanmış bir olayı anlattığına -eğer ki bilimkurgusal bir gelecekte geçmiyor olsaydı- inanabilirsiniz.
"Cennetin Çeşmeleri" wikipedia'nın söylediğine göre Clarke'ın en meşhur 3 kitabından bir tanesi. Hayatının bir noktasından sonrasını dalış sevdası nedeniyle taşındığı Sri Lanka'da geçiren Clarke'ın, Sri Lanka'yı temele koyduğu bir hikaye Cennetin Çeşmeleri, ve diğer kitaplarından alışık olduğumuz üzere uzayda değil, dünyada geçen bir hikaye anlatılıyor bu sefer (yani en azından atmosfer sınırları içinde). Bu sefer hikayemizde uzay gemileri, astronotlar, gezegenler yok. Dünya dışı bilinç sahibi yaratıklar için de yok diyeceğim ama onlar var. Sadece arka planda yer alsalar, ana hikayeyle direk bir temas kurmadan, sadece dünyanın geleceği tasvirinin bir parçası da olsalar yine varlar. Ve yazar, insanlığın bugünüyle ilgili eleştrilerini, dinle ilgili eleştirilerini, yaşamla, tüketimle ve benzeri dünyevi konularla ilgili eleştrilerini de bu dünya dışı bilinç yoluyla aktarıyor okuyucuya. Peki tüm bunlar yoksa ne var hikayede, bu sefer ana kahraman kim? Uzay Efsanesi ve Rama gibi serilerden alışık olduğumuzun aksine "Cennetin Çeşmeleri" nin ana kahramanı bir mühendis. Hem de öyle böyle bir mühendis değil, Cebelitarık Boğazı üzerine bir köprü tasarlamış ve inşa ettirmiş, dünyanın favori mühendisi. Mühendisimizin yeni projesi ise yıldızlara uzanan bir köprü inşa etmek.
1900'lü yılların başında, ilk uyduların fırlatılmaya başladığı zamanlarda bir Rus mühendisi bir soru atar ortaya. Madem uydular gönderebiliyoruz, uzay mekaniği cisimlerin yörüngede sabit olarak kalmalarını sağlıyor, neden uzaya doğru bir asansör inşa etmiyoruz? O yıllarda mühendise verilen cevap basitmiş: çünkü bu imkansız. Bu cevabın geçerliliği ise 1900'lü yılların sonlarına doğru yitirmeye başlamış. Yine Rusya'da 1950'lerde labratuvarlarda ilk karbon nanotüpler görülmeye başlanmış. Mükemmel bir karbon zincirinden oluşan bu malzemeler o kadar güçlüymüş ki uzaya çıkacak bir asansör fikrini "lan, acaba...?" mertebesine çıkarmış. Uzaya çıkmakla ilgili onlarca kitap yazmış Clarke durur mu, zamanı biraz ileri sarmış ve teknolojinin bu fikrin bir projeye dönüşebileceği bir geleceği tasvir etmeye başlamış. Uzaya gitmek için ihtiyaç duyduğu şeyler elinde; fikir, fikri bir gün gerçek kılma potansiyeline sahip bir teknoloji ve fikrin gerçekleşmesini sağlayacak, teknolojinin yeterince geliştiği yıllarda yaşayan mühendis. Tabii çeşitli sorunlar, sıkıntılar olmadan direk düşünülen ve sonrasında inşa edilen bir asansörün öyküsü ne kadar okunası olabilir? Bizim de mühendisimizin projesini tamamlayabilmesi için pek çok sorunu çözebilmesi gerekiyor. Nitekim kitabın sonunda, olaylardan 1500 yıl sonraki dünya tasvir edilirken asansörün çok eski bir yapı olarak varlığını, uzaya köprü fikrini ilk okuduğunuz an öngörebiliyorsunuz (Tabii Clarke'ın tasvir ettiği haliyle olması baya zor).
Clarke, herkese tavsiye edilmesi zor bir yazar. Bilimkurguya, teknolojiye, uzaya yabancı ve soğuk kişilerin zevkle okuması çok mümkün olmayan bir yazar. Kaldı ki tüm bunları sevenler bile yavaş kurgusu, az aksiyonu dolayısıyla bir kitabını okuduktan sonra ikincisine geçmekte tereddüt yaşayabilir. Fakat dünyasına bir kere girebiliyorsanız hayal dünyanıza bambaşka boyutlar katacak bir yazar kendisi. Öyle olmalı ki onunkiler kadar başarılı bilimkurgu kitaplarıyla çok az karşılaştık. Onun kadar başarılı yazar ise çok daha az.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
