13 Ekim 2013 Pazar

Cennetin Çeşmeleri - Arthur C. Clarke

Bilimkurgu, özellikle biz mühendisler olmak üzere meraklılarını çok bağlayan bir tür. Bir filmin, kitabın, çizgiromanın bilimkurgu olması bazen o esere bir şans tanımamız için yeterli olabiliyor (beni sık sık hayal kırıklığına uğratan bir ön yargı). Bilimkurgunun iyisini bulmanın verdiği haz, mutluluk ise bambaşka. Hal böyle olunca insan tanıdığı bir yazarın okumadığı bir kitabıyla karşılaşınca daha bir gözü kapalı yaklaşabiliyor. Bu yaklaşım, kitaplarının çoğunu zevkle okuduğum H. G. Wells'in yakın zamanda çıkmış, "edebiyat tarihinin ilk distopyası" olarak reklamı yapılmış "Efendi Uyanıyor" da yeni bir hayal kırıklığına yol açmıştı bende. Aslında isminden cisminden, kapağından, reklamından tahmin etmek gerekirdi. Boşuna değil H. G. Wells'in distopya denince ilk akla gelen yazarlardan biri olmaması.


Arthur C. Clarke aynı şekilde şimdiye kadar hep zevkle okuduğum bir bilimkurgu yazarı olagelmiştir (bknz. Bir Uzay Efsanesi). Bilimkurgu edebiyatının, özellikle de uzayın en önemli yazarlarından biridir Clarke. Hani "aklı bir karış havada" derler ya, Clarke'ınki bir karışı hayli hayli geçer. Amcamın oğluymuş gibi bahsettiğim bu büyük yazar, İngiliz kraliyet nişanıyla ödüllendirilmiş, British Interplanetary Society'ye başkanlık yapmış, Hugo ve Nebula başta olmak üzere pek çok ödülü birkaç kez kazanmış bir şahıs. Aklı hep uzaydaymış kendisinin. İnsanoğlunun uzayı iyice kontrolü altına aldığı, uzayda yaşam kurmaya başladığı, uzay bilimi ve teknolojileriyle ilgili gelişmelerin günlük yaşamın bir parçası olduğu gelecekler tasvir eder hep. Bir kitabı ya da kitap serisi uzunca bir dönemi konu alıyorsa yıllara göre teknolojinin gelişmesini bile hayal edip yansıttığını görürüz. Örneğin kitabın başlarında özel bir görev için kullanılan bir uzay mekiği, ilerleyen bölümlerde bir antika olmuş ve önemli olayların gelişimini anlatmak üzere müzeye kaldırılmıştır, vb. Clarke'ı pek çok bilimkurgu romanı yazarından ayıran nokta da buradadır. Başka bilimkurgu yazarları gelecekte güçlü hayal güçlerinin ürünlerini sergiler, onlara dayanarak hikayeler anlatırken Clarke'ın hikayelerinin temelini gerçek bilimsel, teknolojik gelişmeler, olaylar oluşturur. Hayal gücünden yoksun hikayeler olduğunu söylemiyorum. Tam tersine, özellikle bilim ve teknolojiyle ilgilenen insanları çok derinden kavrayacak bir hayal gücü vardır ortada. Fakat kullandığı fikirler öylesine güçlü bilimsel temellere dayanır, anlatım dili o kadar ayrıntılıdır, gerçekleşen olaylar o kadar mantıklıdır ki kurgusal bir romandan çok geleceğin geleceğinden gelme belgeselvari bir kitap okuyor gibi olursunuz. Bu olguya katkı sağlayan, kimilerince olumlu, kimilerince olumsuz bir yan olarak gözükebilecek bir nokta daha vardır Clarke'ın kitaplarında; hikayeler o kadar yavaş gelişir, hikaye yapısı olarak o kadar aksiyon içermez, o kadar az heyecan doludur ki, gerçek hayatta yaşanmış bir olayı anlattığına -eğer ki bilimkurgusal bir gelecekte geçmiyor olsaydı- inanabilirsiniz.

"Cennetin Çeşmeleri" wikipedia'nın söylediğine göre Clarke'ın en meşhur 3 kitabından bir tanesi. Hayatının bir noktasından sonrasını dalış sevdası nedeniyle taşındığı Sri Lanka'da geçiren Clarke'ın, Sri Lanka'yı temele koyduğu bir hikaye Cennetin Çeşmeleri, ve diğer kitaplarından alışık olduğumuz üzere uzayda değil, dünyada geçen bir hikaye anlatılıyor bu sefer (yani en azından atmosfer sınırları içinde). Bu sefer hikayemizde uzay gemileri, astronotlar, gezegenler yok. Dünya dışı bilinç sahibi yaratıklar için de yok diyeceğim ama onlar var. Sadece arka planda yer alsalar, ana hikayeyle direk bir temas kurmadan, sadece dünyanın geleceği tasvirinin bir parçası da olsalar yine varlar. Ve yazar, insanlığın bugünüyle ilgili eleştrilerini, dinle ilgili eleştirilerini, yaşamla, tüketimle ve benzeri dünyevi konularla ilgili eleştrilerini de bu dünya dışı bilinç yoluyla aktarıyor okuyucuya. Peki tüm bunlar yoksa ne var hikayede, bu sefer ana kahraman kim? Uzay Efsanesi ve Rama gibi serilerden alışık olduğumuzun aksine "Cennetin Çeşmeleri" nin ana kahramanı bir mühendis. Hem de öyle böyle bir mühendis değil, Cebelitarık Boğazı üzerine bir köprü tasarlamış ve inşa ettirmiş, dünyanın favori mühendisi. Mühendisimizin yeni projesi ise yıldızlara uzanan bir köprü inşa etmek.



1900'lü yılların başında, ilk uyduların fırlatılmaya başladığı zamanlarda bir Rus mühendisi bir soru atar ortaya. Madem uydular gönderebiliyoruz, uzay mekaniği cisimlerin yörüngede sabit olarak kalmalarını sağlıyor, neden uzaya doğru bir asansör inşa etmiyoruz? O yıllarda mühendise verilen cevap basitmiş: çünkü bu imkansız. Bu cevabın geçerliliği ise 1900'lü yılların sonlarına doğru yitirmeye başlamış. Yine Rusya'da 1950'lerde labratuvarlarda ilk karbon nanotüpler görülmeye başlanmış. Mükemmel bir karbon zincirinden oluşan bu malzemeler o kadar güçlüymüş ki uzaya çıkacak bir asansör fikrini "lan, acaba...?" mertebesine çıkarmış. Uzaya çıkmakla ilgili onlarca kitap yazmış Clarke durur mu, zamanı biraz ileri sarmış ve teknolojinin bu fikrin bir projeye dönüşebileceği bir geleceği tasvir etmeye başlamış. Uzaya gitmek için ihtiyaç duyduğu şeyler elinde; fikir, fikri bir gün gerçek kılma potansiyeline sahip bir teknoloji ve fikrin gerçekleşmesini sağlayacak, teknolojinin yeterince geliştiği yıllarda yaşayan mühendis. Tabii çeşitli sorunlar, sıkıntılar olmadan direk düşünülen ve sonrasında inşa edilen bir asansörün öyküsü ne kadar okunası olabilir? Bizim de mühendisimizin projesini tamamlayabilmesi için pek çok sorunu çözebilmesi gerekiyor. Nitekim kitabın sonunda, olaylardan 1500 yıl sonraki dünya tasvir edilirken asansörün çok eski bir yapı olarak varlığını, uzaya köprü fikrini ilk okuduğunuz an öngörebiliyorsunuz (Tabii Clarke'ın tasvir ettiği haliyle olması baya zor).

Clarke, herkese tavsiye edilmesi zor bir yazar. Bilimkurguya, teknolojiye, uzaya yabancı ve soğuk kişilerin zevkle okuması çok mümkün olmayan bir yazar. Kaldı ki tüm bunları sevenler bile yavaş kurgusu, az aksiyonu dolayısıyla bir kitabını okuduktan sonra ikincisine geçmekte tereddüt yaşayabilir. Fakat dünyasına bir kere girebiliyorsanız hayal dünyanıza bambaşka boyutlar katacak bir yazar kendisi. Öyle olmalı ki onunkiler kadar başarılı bilimkurgu kitaplarıyla  çok az karşılaştık. Onun kadar başarılı yazar ise çok daha az.

29 Eylül 2013 Pazar

"Anne Ben Barbar mıyım?" - 13. İstanbul Bienali

İstanbul Bienali, bu sene 13. yılına "Anne, ben barbar mıyım?" sorusuyla girdi. İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın düzenlediği bienalde, 14 eylül - 20 ekim tarihleri arasında İstanbul'da 5 farklı mekanda tüm dünyadan katılan sanatçıların eserleri sergileniyor. Sanat, sergi güzel, kaçırılmaması gereken etkinlikler, İstanbul'da her fırsatta gitmek, gezmek istediğimiz bir şehir diyerekten biz de bulduğumuz bir fırsatta atladık, gittik İstanbul'a. 2 gün haftasonu elverdiğince, gücümüz yettiğince bienali gezdik.

"Anne, ben barbar mıyım?" Lale Müldür'ün aynı isimli şiirinden bir alıntıymış. Bienalin  başlığı olarak bu soruyla ilk karşılaştığımda bienalin bir kimlik sorgulaması tadında sanat eserlerinden oluşacağını düşünmüştüm. "Barbar" ı bildiğimiz, günlük kullandığımız anlamıyla alınca, yani "zorla, şiddetle istediğini yaptıran, genel kuralları hiçe sayıp kendi gücünün yettiği şekilde davranan..." olarak almıştım. Bir yandan bizim toplumumuza Avrupa'nın bakış açısı "barbar" olduğundan, toplumsal bir kimlik sorgulaması fikri uyanmıştı. Öte yandan Gezi parkı olayları ile, çeşitli söylemlerle (çapulcu, vs.) barbar etiketi yapıştırılmaya çalışılan insanlara ve onların hareketlerine, hedeflerine yönelik bir söylem olabileceğini düşünmüştüm (ikincisini gerçekten bienali gezmeye başlamadan önce mi düşündüm, yoksa şimdi aklıma geldi de önceden düşünmüş gibi gösterme fikri hoşuma mı gitti tam emin değilim. Bilinç değişik bir oyuncak). Tabii söz konusu bienal olunca kesin bir doğru ya da kesin bir yanlıştan söz etmek çok mümkün olmasa gerek. Sonuçta eserleri bu gözle inceleyince de eminim pek çok fikre ulaşmak mümkün. Bienali gezdiren rehberlerin özellikle vurguladıkları nokta ise şu: "barbar" kavramı, ilk çıktığı eski Yunan dönemindeki anlamıyla kullanılmıştır. O zamanlar şehirlerde yaşayan insanlar, kırsal kesimde yaşayan insanların ne konuştuklarını anlamazlarmış. "Ne diyor bu yabaniler, bar-bar-bar-bar diye bir şeyler konuşuyorlar" derlermiş (yani demişlerdir herhalde). Antik-Yunan zamanlarında Yunanca konuşamayan, Yunanlı olmayanları, ilerleyen zamanlarda Hristiyan olmayanları, sonrasında da batılı olmayanları tanımlayan bir kavram olmuş bu (Bienalin kavramsal ayrıntıları ile ilgili kendi internet sitesinde yazanları okumanızı tavsiye ederim. Kavramsal Çerçeve başlığı baya dolu dolu bir başlık). Sergilenen eserler hem kamusal alan, kamusallık-evrensellik, hem de yabancılık, toplum dışılık konuları çevresinde dolanıyor.

Bienalin sergilendiği 5 mekan İstiklal caddesi üzerindeki Arter, Salt Beyoğlu; Eminönü'nden geçen tramvayın geçtiği cadde olan Kemeraltı caddesindeki Galata özel Rum İlköğretim Okulu, Rum okulunun biraz ilerisinde, İstanbul Modern'in yanında yer alan Antrepo no:3 ve Unkapanı tarafında yer alan 5533. Biz ne yazık ki kısıtlı zaman dolayısıyla 5533'e gidemedik, diğer 4 yeri gezebildik. Bienali gezmek ücretsiz, mekanlara istediğiniz gibi girip gezinebiliyorsunuz; isteyenler için ücretli rehberli turlar yer alıyor. Ben bu rehberli turlara katılmayı şiddetle tavsiye ederim. Alacağınız tek bir biletle 3 mekanda (Arter, Rum okulu, Antrepo) rehberli turlara katılabiliyorsunuz. Rehber arkadaşlar bienale ve sanat eserlerine çok hakimler. Açık bir şekilde vakitleri olsa her bir eserle ilgili uzun uzun bir şeyler anlatabilirler. Tabii rehberli turun süresi kısıtlı olduğundan vakitleri yettiği kadarını anlatıyorlar. Bir de bizim kadar şanslıysanız ve turlardan bir tanesinde sizden başka kimse yoksa rehberle uzun uzun sohbet etmek, eserlerle ilgili kendi fikrinizi belirtme fırsatınız oluyor. Üzerinde düşünmek, fikir belirtmek bienale daha bir dahil olmanızı sağlıyor.



Arter'de sizi Jimmie Durham'ın "Kapıcı - (The doorman)" isimli heykeli karşılıyor. Çöplerden yapılmış bir heykel bu. Rehberimizin söylediğine göre Jimmie Durham eski Amerikan halklarıyla (kızılderililer, Aztekler, vb.) ilgili araştırmalar yapan bir aktivistmiş. Bu eseri, bu halklar için çok önemli olan volkanik bir taşla ilgili yaptığı araştırmalar sonucunda çıkmış. Sanatçı aynı zamanda çöp olarak atılmış nesneleri de çok severmiş. İşlevi bitmiş, ona yüklenmiş misyonunu tamamlamış bir malzemenin özgürlüğüne kavuştuğunu düşünürmüş. Bu şekilde onlara heykellerle yüklendiği misyondan farklı kullanımlar sağlayarak algı bozan bir yaklaşımı varmış. Benim bu anda "adam ne güzel özgürlüğe kavuşmuştu, sen ona yeni misyon verdin, aldın özgürlüğünü elinden. Oldu mu peki?" diyesim geldi ama sanatsal bir yapıya mühendissel bakış açısı katmak istemedim. Biraz ileride yer alan "Hector Zamora" nın çalışması yine Arter'deki ilgi çekici çalışmalardan biri. Duvara yansıtılan videoda bir mekan içerisinde birbirine tuğla fırlatan birkaç grup işçi görürüz. Yerde ise işçilerin kullandıkları kasketler ve eldivenler durmaktadır. Youtube'da "Inconstância Material" diye aratırsanız, Türkiye'de aynısı gerçekleştirilmiş ve Arter'de sergilenen vidyonun aslını izleyebilirsiniz. Çalışma ile ilgili ayrıntılı bilgiyi yine bienalin ana sayfasından erişebilirsiniz. Konuyu bienalin bakış açısıyla düşünmeye çalışınca tuğlaların, çalışmanın gerçekleştiği binayı (ya da vidyonun yansıtıldığı duvarı) ayakta tutarken o kadar sağlam gözükürken aslında ne kadar kırılgan olduklarını konuştuk. Barbar olan (atılan tuğlalar) ile olmayan (binayı oluşturan tuğlalar) arasında çok büyük farklılıklar bulunmadığı, bizim çalışmaya yönelik bir yorumumuz oldu. Arter'de yer alan (bizce) en vurucu çalışma ise Meksikalı, çok isimli bir sanatçının (ctrl+c, ctrl+v = José Antonio Vega Macotela) "Zaman Takası" isimli çalışmasıydı. Bir hapishanede gerçekleştirmiş sanatçı bu çalışmasını. Birlikte çalışmak üzere anlaştığı mahkumlardan bir şey yapmalarını istemiş, karşılığında da mahkumun bir isteğini gerçekleştirmiş. Mesela bir mahkum, hücresindeki sigara izmaritlerinden bir kolaj oluştururken sanatçıdan çocuğunun ilk adımlarını izlemesini istemiş. Eserler, bu bilgi ışığında bakılınca çok etkileyici, insanı kendi dünyasına çeken bir yapıya bürünüyor. Özellikle parmağını sürte sürte "Monte Cristo Kontu" kitabının üzerinde bir delik açan mahkumun bu çalışması bence çok başarılıydı. Hele ki kitap da benzer bir şekilde azimle kaza kaza yıllar yıllar içinde hapisten kaçan bir adamın hikayesini anlatıyorken.


Söz konusu toplum içinde yabancı olmak, dışlanmak, itelenmek, ötekileştirilmek olunca romanlar, Sulukule ile ilgili olan çalışmalar da hem bienal çerçevesine en iyi oturan hem de en etkileyici çalışmalardandı. Bu çalışmalar için Rum Okulu'nun en üst katında bir köşe ayrılmıştı ve Sulukule'deki "kentsel dönüşüm" ile ilgili bir belgesel gösteriliyordu. Antrepo'da ise bir odada Sulukule çıkışlı yeni nesil bir rap grubu olan Tahribad-ı İsyan için Halil Altındere'nin çektiği bir nevi klip gösteriliyordu. "Harikalar Diyarı" isimli şarkıları için çekilmiş vidyo, Sulukule'deki kentsel dönüşüme verilen bir tepki olarak çok başarılı bir çalışmaydı. Bu klip de dahil olmak üzere en çok eser,  (bence)  bienalin en etkili ve etkileyici mekanı olan Antrepo'da sergileniyor. Özellikle David Moreno'nun ölü maskeleri fotoğraflarına kağıttan huniler yapıştırdığı çalışması üzerinde düşündükçe farklı fikirler doğuran, benim en çok aklımda kalan eserlerden bir tanesi. Biraz uzaklaşıp baktığınızda hunilerin gölgeleri fotoğrafların ağızlarına yerleştirilmiş birer konuşma balonuna dönüşüyor. Tabii konuşma balonlarının içi siyah olduğundan (gölge sonuçta) ölü maskeleri sizinle, sizin anlayacağınız şekillerde konuşamıyor. Bir sonraki esere bakmaya geçerken hala daha içimde bir dürtü dönüp bu çalışmaya bakmamı, onun anlattıkları üzerinde daha fazla düşünürsem daha iyi anlayabileceğimi söylüyordu. Antrepo'da öyle bir çalışma var ki gözden kaçması çok mümkün, ama kaçırmadığınız zaman çok memnun olacak, etkileneceksiniz. Hemen girişte sağ tarafta bir çocuk atölyesi var, görevli birkaç arkadaşın çocuklarla birlikte çalıştıkları bir oda. Bu odanın devamında ise gizlenmiş başka bir oda daha var. Bu gizlenmiş odada kağıtlardan şekiller kesilmiş, masanın üstüne koymuş. 2 tane de fener bırakılmış odanın bir kenarına. Siz fenerleri kağıtlara tutarak arka duvarda kağıtların gölgelerini düşürüyorsunuz. Yaklaştırarak, uzaklaştırarak, ışık kaynağının yerini değiştirerek bir nevi gölge oyununun yönetmeni oluyorsunuz. Yan atölyede ise çocuklar, gölge yaratacak kağıttan yeni figürler (ağaçlar, binalar, insanlar, vb.) oluşturuyorlar. Sanıyorum Ankara'ya dönüş otobüsüne yetişmemiz gerekmeseydi en az yarım saat oyalanırdık o odada.

Güzel, etkili olan her eserle ilgili bir şeyler yazamıyorum; bienali anlatan kitap yaklaşık 500 sayfa, benim gücüm ancak aklımda kalan birkaç eserle ilgili aklımda kalan birkaç yorumu paylaşmaya yetiyor. Zaten eserler; haklarında bir şeyler yazılmasına (monolog) değil, konuşulmasına, tartışılmasına, farklı düşüncelere yol açılmasına (dialog) yönelik çalışmalar. İstanbul'un sanat dolu sokakları, bienal çatısı altında sizleri bekliyor. En az 1, en fazla 3 arkadaşınızla gidin, gezin, konuşun, bakının, düşünün, yorumlayın. (Yazımı hepimiz barbarız diye bitirmek istiyorum ama sanata değer veren insan kostümünü son anda barbar dürtülerle çarçur etmeye de gönlüm elvermiyor. İç çelişkiler dünyası...)

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Dumankara - Hayat Bir Yangındı (Çizgilerle Ankara)

Bir zaman önceydi, İstanbul'u sahne olarak kullanan, hatta sahneden de öteye resmen hikayelerinde bir karakter olarak şehre rol vermiş 2 şahane çizgiromandan bahsetmiştik. Çok kısa bir süre sonra ilginç bir süpriz kitapevlerinde yerini aldı: Dumankara. Kendisini "Deli Gücük" çizgiromanlarından tanıdığımız Levent Cantek'in senaryosu ile Ankara sokaklarını meskan tutmuş 21hikaye. Türkiye'de çizgiroman çok seri üretilen bir mecra değil. Son yıllarda -özellikle yabancı çizgiromanların tercümesini yapan yayınevlerinin çok iyi çizgiromanları Türkiye'ye getirmelerinin sayesinde- belli bir kıpırdanma yok değil, her ay raflarda yerini alan onlarca çizgiromanın arasında Türk yazar-çizerlere ait çalışmalar görmek mümkün. Fakat bu çizgiromanların büyük çoğunluğu mizah dergilerinde çıkan çok başarılı hikayelerin toplama albümleri olduklarından yurt dışında gördüğümüz başlı başına birer proje olan çizgiromanlardan yapı olarak daha farklılar. Mizah dergiciliğimizin -bence- çok gelişmiş ve çok başarılı olmasından ötürü çoğu her sayfası dolu dolu, kalite bakımından fazlasıyla tatmin edici ciltler; ancak benim bahsetmeye çalıştığım daha farklı bir boşluk. Son zamanlarda çıkan özellikle Stüdyo Rodeo'nun ve Levent Cantek'in çalışmaları aslında aradaki farkı çok güzel gösteriyor. Deli Gücük: Zifirname'nin sonsözünde de belirttiği üzere; bu çalışmalar yurt dışında oluşmuş terimler kullanıldığında klasik anlamda bir "çizgiroman" olmaktan çok birer "grafik roman". Yani birbirini takip eden karelerle bir hikaye peşinde koşmaktansa belli bir konu üzerine, bir bütün olarak inşa edilmiş çalışmalar.

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Vincent Price














Korku, beni en çok tetikleyen duygulardan birisidir. Kendisine bir kere kapılınca kurtulmak, kafamı iyi düşüncelerle, içimi hoş duygularla doldurmak için ne gerekiyorsa yaparım. Karanlıkta otururken bir ses duyduğumu mu sandım; hemen ışıkları yakar, etrafı kolaçan ederim. Gece uyandım ve odamın içinde bir silüet mi gördüm; açımı değiştirir gördüğüm şeyin gördüğümü sandığım şey olmadığını kendime kanıtlamaya çalışırım (yetmezse ayağa kalkar, silüeti oluşturan eşyaları dağıtırım). Ormanda, kampta, gece nöbetinde karanlığın, ıssızlığın, sessizliğin kara büyüsüne mi kapıldım; ateşi harlar, yakınımdaki alet, edevatı (bıçak olsun, çakı olsun, düdük olsun, fener olsun, hatta budaklı, sağlam bir odun bile olabilir) kontrol ederim. Benim için tehlike ile paralel bir duygudur korku; dolayısıyla içimi korku kapladığında tüm olası tehditlere karşı diken üstünde olurum. Korku benim için en etkili duygudur. Mesela mutluyken kötü bir haber alınca anında üzülebilirim ya da kızgınken iyi bir haberle tüm sinirim uçup gidebilir. Fakat içimde korku varsa başka hiçbir duygu o anda benliğimi saramaz, korkum geçene kadar hepsi sırasını beklemek zorunda kalır. Ne zaman ki korkuya neden olan şartlar değişir, o zaman diğer duyguların yolu açılır.

28 Haziran 2013 Cuma

Uğursuz Bir Şey Geliyor Bu Yana - Ray Bradbury

"Something Wicked This Way Comes" olabildiğine şairane bir tabir değil mi? En azından ben kendisini ilk duyduğum zamandan beridir böyle düşünüyorum. İnsanın gözünün önüne hep bir gece karanlığını getirdiği konusunda sanıyorum hemfikir olabiliriz. Onun haricinde çeşitlendirmeler yapılabilir. Kimi gözünü kapattığında şehrin sokaklarının altında, lağımlarda dolanan, çıkmaz, arka sokaklarda, gölgelerde gizlenen bir şeylerin olduğu bir sahne canlandırır zihninde; kimi eski, Viktoryen bir evin onlarca koridorlarında, merdivenlerinde, tavan arasında dolanan bir şeyleri. Kimi için güvenli evinde, yatağında yatarken sokağın başında, bozulmuş sokak lambasının altından kendine doğru yaklaşan bir gölge olabilir, ya da gecenin bir yarısı denk geldiği bir parkta, hatta daha da iyisi bir mezarlıkta hışırtısını duyduğu ama göremediği bir şeyler... Korku edebiyatının en büyük isimlerinden birisi olan Lovecraft "... en büyük korku bilinmeyenin korkusudur" der ve hikayelerinde korkunun kaynağı olan canavarları olabildiğince az tanımlayarak boşlukları okuyucunun hayal gücüne tamamlamak üzere bırakır. "Something wicked this way comes" da bence tam olarak bunu yapan; yaklaşan "wicked" yani uğursuz, lanetli, fena, kötü şeyi net tanımlamadan -something- bırakan bir tabir.

20 Haziran 2013 Perşembe

Man of Steel - Zack Snyder - 2013



Geçtiğimiz son on sene, birçok nedenden dolayı çizgiroman ve süper kahramanlar için altın yılları oldu aslında.  Şöyle geniş çerçevede bir bakınca, gelişen görsel efekt teknolojilerinin artması, çizgiromanın aslında aşırı derecede yüksek düzeylerde rağbet gören bir yayın dalının olması ve 'nerd' popüleritesinin artması gibi etmenler bizi bu günlere getirdi. Bu konu çok daha detaylı olarak tartışılabilir; ama konumuz o değil.

11 Haziran 2013 Salı

Leyla the Band Ankara Konseri - 30.05.2013


Onları ilk defa "Leyla ile Mecnun" un 5. bölümünde dinledik. Mecnun, Leyla için bir orkestra toplayıp, pencerenin altında Seranat yapmış, Seranat'ın videosu youtube'da yayınlanınca da bir internet fenomenine dönüşmüştü. Hoş bu ilk şarkı senaryonun, hikayenin bir parçası olduğu için sonradan gelen büyük ilginin bir parçası olamadı. Sonuçta zaten genel olarak müzik tercihleri başarılı bir dizi, çoğu bölümde güzel şarkılar kullanılıyor, jenerik ve dizi içi müzikleri de güzel olunca bölüm içi bir hikayeden fazlası değil gibiydi. Fakat ilerleyen bölümlerde, sanki bir öngörüymüşcesine gerçekleşti bu senaryo. Bir bölümün finalinde, ardından bir internet fenomenine dönüşen "Bu Kıza Kadar" yayınlandı. Bu seferki şarkı senaryo icabı, hikayenin bir parçası değil, tamamen bir klip tadındaydı. Hikaye için çekilmiş bir klip değil, seyirci için çekilmiş bir klipti izlediğimiz. Tam anlamıyla bir müzik klibiydi ve çok tuttu. "Leyla the Band" grubunun fikir, oluşum ve gelişim süreci nasıl gelişti tam bilemiyorum ama bana öyle gleiyor ki "Bu Kıza Kadar" bu işin gerçekleşeceği yönündeki ilk ve en önemli kilometre taşıydı.