14 Ekim 2012 Pazar

Looper - 2012


Akademiye tam zıt yönde ilerleyen filmler benim için her zaman daha ilgi çekici olmuştur. Motto dahilinde ilerleyen film seyirleri işin özgünlüğünü yok ederken, arada çıkan asi filmler biraz olsun bizlerin kendi gelmesini sağlıyor. Bu aykırılığın en son adımı 'Tetikçiler' olarak, yine çok anlamsız bir çeviriyle gelen 'Looper'.

Yönetmen Rian Johnson aykırılığını, eskiye yönelik saygı duruşunu da bozmadan gerçekleştirebilen biri. İlk filmi 'Brick' ile yine Joseph Gordon Levitt ile Film Noir'i liseye taşımış, kara film süslemelerini farklı bir uzama çok da göze batmadan profesyonelce yerleştirmişti. Diğer filmi 'Brothers Bloom' ile de Heist(Soygun) filmlerine selam çakmış ve yoluna devam etmişti. 


Looper'da ise biraz hızlı ilerlemiş Johnson, zira mevzu bu sefer bilimkurgu. Çok spoiler vermeden ince makaslarla konuyu şu şekilde özetlersek; 30 sene sonra (2074) zaman yolculuğu bulunmuştur. Geleceğin mafyaları, öldürecekleri insanları geçmişe (2044) gönderirler. Geçmişte de bu insanları öldürüp, cesetten kurtulamaları için tuttukları Looper'lar işlerini özenle gerçekleştirmektedir. Protagonistimiz Joe, işini adabıyla yapıp, parasını serserilikle yiyen karizmatik oğlanımız. Zaman gelir, devran döner, Joe'nun karşısına gelecekten 30 sene yaşlı hali gelir ve onu alt edip kaçar. Firmaya hesap vermesi gereken Joe, yaşlı halini ararken, bir yandan diğer Looper'dan kaçmaya çalışır. Daha sonra olaylar çok karışır. (Spoiler duvarına geldik.)

Baştan söyleyeyim, film benim için çok başarılı. Uzun zamandır bekliyorduk zaten Looper'ı. Ödüller aldı, beklentileri yükseltti. Buna rağmen filmi izlerken çok küçük boyutlarda hayal kırıklığı yaşadım. 


Hikayenin güzelliğinin yanında, yaratılan 2044 yılı atmosferi bilimkurgu severler için tam bir vaha. Akıllıca düşünülmüş, kesinlikle uçuk olmayan, gerçekçi bilimkurgu detayları, özellikle arkaplandaki birçok küçük buluşu bulmaya çalışırken kendimizden geçtik sinemada. Yeni nesil sanat, bina, teknoloji tasarımları yapan insanları kutluyorum. Bilim-kurgu ortamı bir hayli süpersonik. 

Atmosfer ve hikaye ile ilgili tek tepkim zaman yolculuğu ve telekinetik mutantların bir araya zorla sokulmuş gibi gözükmeleri. Yanlış anlaşılmasın, hikaye bu 2 olguyu sonlara doğru çok yerinde bağlıyor; ama mutantlara gerek var mıydı bilmiyorum. Rainmaker hikayesi (izleyince anlaşılacak) daha fantastik olmadan da bitirebilirdi, tamamen zaman yolculuğuna sadık kalınabilirdi diye düşünüyorum; ama dediğim gibi bu halinde de hiçbir sorun yok. 'Film ikisini de kaldırmamış abi, saçmalamış adam o ne öyle marvel filmi gibi.' diyen Angus Young arkadaşları sakinliğe davet ediyorum.

Oyunculuk gayet yerinde, Gordon-Levitt'in uzuun bir zaman Bruce Willis'e benzemeye çalıştığı apaçık. Başarılı yüz makyajının üzerine, yerinde ve emek verdiği belli olan hareketleriyle Bruce Willis olmuş resmen. Bu eleman kendini gittikçe kanıtlıyor. Zaten seviyorum JGL'i, daha da sevdiriyor her filmiyle arkadaş. Bruce Willis ise bildiğimiz Bruce, eline silah ver, koştursun. Eline iki Famas silahını aldığı sahne bir anlık Die Hard havası yaratmıyor değil; ama olsun biz Bruce'u öyle seviyoruz. Filmde onun önemiyeti birincil olmadığı için, odun oyunculuğu da biraz arkaplanda gömülebiliyor Bruce'un, o yüzden hiçbir sorun yok. Protagonist ve antigonistlerin tam olarak belli olmadığı filmde (ki bu durum çok leziz), oyunculuk illa ki daha bir öneme sahip olduğundan, bu iki kişi dışında da herkesin ortamı kurtaracak kadar filmi taşıdığını söyleyebilirim.


Çeşitli sanatçıların oluşturduğu V.A. Soundtrack ise filme çok uygun. Atmosferi uçurmaya gayet yardımcı nitelikte. 

Zaman yolculuğu konusu çok baş ağrıtan bir konu. Filmi izlerken muhtemel 'E abi o neden öyle olmadı? Bu neden buradan gitmedi?!' gibi sorular sorulabiliyor. Filmin bunlara ara ara verdiği alt-mesaj var; Farketmez. Otur filmini izle, aksiyonuna bak sen, boşver mantık hatalarını, loop hole'ları diyor. Boşver baba, ne düşünüyosun, ekmek kadayıfı gibi film yapmış adam sana, hala söyleniyorsun. 

Güzel bilimkurgu atmosferi üzerine, nezih oyunculuk, heyecanlı ve merak uyandırıcı hikaye ile doğru soundtrack derlemesi toparlayabilmiş bir yapım Looper. Haftasonunun 2 saatini daha güzel hale getireceği şüphesiz. 


Unmechanical - 2012 - Bağımsız oyunlar


Bağımsız 'Indie' oyunlar artık yıllara damgasını vuracak düzeye ulaşmayı başarıyorlar. Yüksek bütçeli prodüksiyonların aksine, ince düşünülmüş hikayesi veya oynanışı ile oyuncuyu tam kalbinden vurmayı başaran çok az sayılı oyun var dışarıda. Belki de en güzel başlangıç 2008 yılında Jonathan Blow tarafından geliştirilen Braid ile olmuştu. Mükemmel oynanışı, harika atmosferi ve hikayesi ver inanılmaz Soundtrack'iyle ne olduğunu anlamadan yüzümüzde patlamıştı oyun. Hala gözümde oynadığım en etkileyici oyunlardan biri olmasının yanında Soundtrack'ini zevkle dinlemeye devam ediyorum. 2009 yılında Amanita Design tarafında geliştirilen Machinarium ise o senenin en akılda kalıcı oyunu olmayı başarmış, steam-punk'ın kıyısından gezip, gotik havasını koruyan atmosferi ve eğlenceli hikayesi ve bulmacalarıyla oyunculardan tam puan almıştı. O senelerde uzun zaman Machinarium ile uğraştığımı hatırlıyorum. 



2010 yılına bakıldığında akla gelen isim benim için illa ki Super Meat Boy. Team Meat'in geliştirdiği oyun, Platform oyunlarına tamamen saygı duruşunu belli edip, üzerine bu saygı çerçevesinden birçok şey eklemişti. Hatta o kadar çok şey ekledi ki, oyun çıldırtacak derecede zor; ama komik hale geldi. Hala 1250'nci kere denediğim yeri saçma sapan gülme krizleriyle geçiştirmeye çalışıyorum oyunu oynarken. Çok eğlendirmişti.

2011 yılında ise en çarpıcı oyunlardan biri Limbo. Daha sonraları Emo kızların oyuncağı olan, 'Yağ çok duygusal oyun!' laflarını duyduğumuz şansız oyun, gariptir o kızların dediği gibi gerçekten başarılı. Ucu açık hikayesi, etkileyici sunuşu ve basit oynanışıyla oyunseverlerin bir saatte bitireceği (Emo kızların aylarca oynadığı) hoş bir öykü. Saatlerce olmasa da, 15-20 dakika sonu hakkında muhabbet etmeye zorlamıştı bizi Limbo. 



2012 yılını bitirirken de bu sene gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki en tatlı bağımsız yapım Unmechanical. Limbonun karanlıklığını, Braid'in özgünlüğünü, Machinarium'un tarzını ve Meat Boy'un pratikliğini içinde toplamaya çalışan bir oyunu andıran Unmechanical özünde çok basit ve eğlenceli. 

Öğrenci projesi olarak başlamış Unmechanical. Daha sonraları 'Beyler iş ciddiye bindi.' lafıyla olaylar gelişmiş ve evimize kadar girmiş. Oyun yapısı itibari ile platform-puzzle kırması denebilir bir şekilde. 


2.5D klasına giriyor oyun. 2.5D, 3 boyutlu bir uzayda, sadece tek bir düzlemde 4 yöne gidebildiğiniz bir koridorun olması olarak düşünülebilir. Bu olayları çok kolaylaştırırken, arkaplanda olan biteni de incelemek için harika bir şans veriyor. 

Ortalama bulmacaları, kısa süren oyun zamanı oyuncuyu düşüren etkenler olsa da, harika tarzı, güzel atmosferi, mükemmele yakın Sountrack'i ile benim için 2012'den akılda kalacak bir oyun oldu kendileri. Oyunun fragmanını zaten siz bulursunuz, o yüzden soundtrack'ten 'Ana tema'yı ekliyorum sona.

Caspian - Waking Season


Hazar Denizi görmek istediğim yerlerden biri. Dünyanın en büyük gölü biliyorsunuz, hatta insaların yüzü olmamış oraya göl demeye, deniz demişler; ama konumuz bu değil. Konumuz diğer Caspian.

Caspian 2004 doğumlu, Amerika kütüklü, instrumental bir post-rock grubu. Kendilerini biz, 2011 Nisan ayında Belçika - Zottegem'de düzenlenen nezih DunkFest!'te tanıdık. Festivalde Caspian'a kadar her şey normal ve güzel gidiyordu, ki Caspian inanılmaz sahne performansı ve mükemmel albümü Tertia ile bizi darma duman etmişti. Güzel ışıklandırma ince düşünülmüş haylazlıklar seyircinin tam beğenisini toplamıştı ki benim için hala 2011 DunkFest!'in en iyi grubuydu Caspian, God is an Astranout falan hikaye gelmişti. O günden beri Tertia albümünü zevkle dinliyorum Ankara sokaklarında. 

Caspian'ın en net özelliklerinden biri durdukları yeri ve çevresindeki grupları iyi bilmeleri. Godspeed you Black Emperor, Sigur Ros ya da Mogwai gibi gruplardan esinlendiklerini veya etkilendiklerini açık açık belirtmekle beraber, 4 gitar kullanmak gibi değişik tarzlarıyla da, sayılan diğer grupların arkalarından gitmediğini de dinleyiciye farkettirmeden geçmiyorlar. 

Waking Season Caspian'ın en yeni albümü, çok taze. Uzun zamandır bu albümü bekliyordum, zira albüm çıkmadan önceki yaptıkları açıklamalarda olayın biraz daha yumuşak olacağını; ama karanlık ve heyecanlı taraflarını da koruyacaklarını belirtmişlerdi. Uzun zaman geçti, albüm sonunda geldi. 


Ve bence tam dediklerini yapmış Caspian. Dediğini yapan gruba saygım sonsuz. Ağırdan alan Waking Season, Caspian'ın şekil değiştirmesinin ilk adımlarını bize verir gibi. Yavaş yavaş başlayan albüm, kendilerine haz 'eko' tarzlarıyla çekiç gibi vuruyor dinleyiciye. Ara ara nefes alırken, genel çerçevede temposunu sürekli değiştirerek hiçbir şekilde sıkmıyor ve her parçayı favori olabilecek şekle sokuyor adeta. Dönüşümün ince dokunduğu, heyecanın alttan alttan verildiği bu albümün en güzel yanı da belki yine outro şarkının mükemmel olması. Caspian DunkFest!'te Tertia'nın bitiş parçası Sycamore ile harkulade bir şov gerçekleştirmişti; parçanını sonlarına doğru davulun ağır basmasıyla gitaristler sırayla gitarları bırakıp 5 kişi birden davul çalmaya başlamışlardı, kendimizden geçmiştik. Aynı şekilde bu albümün de son şarkısı 'Fire Made Flesh'  bitiş konseptine çok uygun, parça ile şık bir konser bitişi yapacaklarını düşünüyorum.

Postrock denince benim gözümde ilk akla gelen isimlerden biri olması gereken, bilinmiyorsa kesinlikle şans verilmesini önerdiğim tatlı mı tatlı bir grup Caspian. 





30 Eylül 2012 Pazar

Dredd - 2012


Yasama yürütme ve yargının sokaklara inip aramızda kol gezdiği Dredd'in yeni filmini uzun zamandır bekliyordum. Güzel bilimkurgu öğeleri ile bezenmiş, aksiyonun ön planda olduğu, birçok toplumsal olgunun da arkaplanda analizden geçirildiği Dredd bizi neyse ki oldukça tatmin etti. 

Dredd, nükleer post-apokaliptik bir Amerika'da, duvarlarla çevrili mega şehirlerin oluştuğu, karmaşanın, yoğunluğun, kalabalığın, sıcağın, tozun, pisliğin her yerde olduğu bir uzamda karşılışıyor bizi. Sekiz yüz milyon insanın konakladığı, New York ve Boston arasının tamamen kaplayan Mega City 1, karanlık ve umutsuzluğun insanoğlu üzerindeki etkisini çok uzaklardan bile yansıtabilen bir şehir. Umudun, morallerin, etiğin yokolduğu bu şehirde pek tabi suç oranı da tavan yapmış durumda. Bu şımarıklığı da düzeltmek için kurulan Adalet Sarayı'nın görevlileri olan 'Judges' yani yargıçlar, aslında MP Polisi - Yargıç terimlerinin sokakta vücut bulmuş birleşmiş halleri. Özet olarak herhangi bir yargıç sokakta sizi yakalayıp yargılayabiliyor, hükmünüz idam ise hemen orada gerçekleştirebiliyor. 

Filmin konusu ise özetle şu şekilde, şehirde yeni çıkan ve aşırı derecede tutan Slow-Mo adlı uyuşturucu büyük tehlike oluşturmaktadır. Bir cinayet ihbarı üzerine varoşlardaki Peach-Trees adlı 200 katlı dev Mega-Bina'ya giden Dredd ve psijik mutant stajyeri Anderson, şans eseri buranın Ma-Ma ve klanının üssü olduğunu ve Slow-Mo'dan bu klanın sorumlu olduğunu öğrenirler. Klanın önemli üyelerinden birisini yakaladıktan sonra merkeze sorgulamak üzere geri götürmeye çalışırlarken, Ma-Ma elemanını sorgulanmasını önlemek için binayı tamamen kapatır ve bütün apartmana duyuru yaparak bu iki yargıcı infaz etmesini ister, bu şekilde aksiyon başlar. Yakın zamanda izlediğimiz harika ötesi Endonezya aksiyon filmi The Raid: Redemption ile konu aynı aslında.


Mükemmel bir distopya ile karşılıyor bizi Dredd. Gattaca'dan aldığım distopya duygusunu, geçen yılın filmi In Time'da ucundan koklayabilmiştim. Dredd bana Gattaca'ya çok yakın, özellikle ilk yarısında, distopya duygusunu tüylerim diken diken olurcasına verdi. Maalesef ikinci yarı tamamen bina içinde geçtiğinden, o güzel yaratılmış distopyayı çok görme fırsatımız olmadı, ki bu beni üzen maddelerden biriydi. Güzel bilimkurgu detaylarının süslendiği, yerinde bir post-apokaliptik uzama çok başarılı bir distopya düzeninin oturtulduğu apaçık. Film ön planda mükemmel bir aksiyon filmi iken, arkaplanda hüküm ve yargının, ölümün ve yaşamın değerinin, orantısız gücün, yozlaşmış düzenin ve koruyucuların yavaş ve ince ince yergisini bizlere aktarıyor. Robotik hale bürünmüş yargıçların sokakta koruduğu düzenin, düzene ne kadar yardım ettiği, sokaktaki insanın düşüncesine bile danışmadan verilen hükümlerin ne ölçekte yararlı olduğu husuları arada bir göz kırpıyor. 

Yargıç olmak istemeyen acemi kızımız Anderson ile de aynı şekilde düzen sorgulaması, alacağı kararlar karşısında sürekli tereddüt hali aslında sokaklardan gelen düşüncenin, dünyaya yargıç gözüyle baktığı anki ilk şaşırmasını duyuruyor. 

Satır aralarında verilen alt mesajlar haricinde film o kadar göreve yönelik ki, beni mest etti. Kafa yormaya hiç gerek yok; Peach Trees'de tuzağa düşürüldükten sonra Ma-Ma'yı yakalamayı amaç edinen Dredd ve Anderson, film boyunca kat kat binada ilerleyerek aksiyondan aksiyona uçuyor. Ve aksiyonlar harkulade. Film daha Dredd girişinin yapıldığı ilk sahneden itibaren kaliteli bir yapım olduğunu çıtlatırken, binadaki her aksiyon sekansına ayrıca bayıldığımı belirtmek istiyorum.



Dredd'e gelince, herkes Dredd'i Slyvester Stallone ile tanıdı, aslında ben de. Daha sonraları konunun aslında İngiliz 2000 AD'den çıkma bir çizgiroman serisi olduğunu öğrendim. Judge Dreed ne kadar 'cheesy' ise, Dredd o kadar zıttı, aslında çizgiromana bu sefer çok daha sadık. Bu sefer Dredd'in yüzünün gözükmesi, über kahraman Dredd imajı gibi yanlışlar yok. Dredd o mükemmel miğferini film boyunca çıkarmıyor ve kahraman imajı çizmiyor. Çok uzman bir özel tim imajını sürekli kurduğu planlar ve tuzaklar ile bilinçaltımıza gömüyor. Kahraman olmadığını zaten ikinci yarısı çok net bir şekilde görebiliyoruz, spoiler vermek istemiyorum.

Setlerin ve ışıklandırmanın epey güzel olduğunu söylerek asıl beni çok mutlu eden konuya gelmek istiyorum; soundtrack. İskoç Paul Leonard Morgan (Limitless) Dredd için, gergin, boğuk bir elektro albüm hazırlamış . OST film ile o kadar uyumlu ki, aksiyon sahneleri başlamadan önce başlayan parçalar ile koltukta heyecandan konum değiştirmek rutin hale geliyor. 

Karl Urban Dredd karakterine ne kadar yakışmış emin değilim. Bazı yerlerde Dredd'i çizgiromana çok uydurabilirken, bazı sahnelerde ağzı ile sürekli yaptığı 'Not Bad' duruşu aşırı derecede 'çemçük ağızlı' sıfatını kazanıyor ve itici oluyor. Dredd'in ve Anderson'ın kıyafet ve ekipmanları, araçları aşırı iyi. İlk filmdeki aşırı Spacemarine tarzı kıyafetler gitmiş, daha gerçekçi olan saha uniforması yerini almış. Glock tabancanın modifiyesi olan Judge pistol ise filmin şov kısmı. Çizgiromanda yer alan Chopper tarzı motorlar, daha futuristik torunları ile değiştirilmiş ve atmosfere büyük etkide bulunmuşlar. Miğfer'e ise hiç laf yok, müthiş oturmuş Urban'a. 


Olivia Thirlby ile ilgili aynı şeyi söyleyemem ama Lena Headey filmde çok iyi. Antigonistlerin protogonistler kadar iyi olduğu filmler her zaman daha dengeli olur, ki burada da aynısı geçerli. Klanın başı, 200ncı katın sahibi Ma-Ma'yı canlandıran Headey, pis duruşu, iğrenç sıfatı, fesat hareketleri ile feminenlikten tamamen çıkmış, korkutucu bir seviyede baba edasıyla filme hükmediyor. Dredd ne kadar düzeni temsil ediyorsa, sakinliğini koruyan o kadın da kaosun içindeki kuralcı düzenin bayrağını taşıyor.

Özel efektler ise gayet yerinde. Slow-Mo kullanan kişinin gözünden gözüken o pastel renkli, simlerin uçuştuğu yavaş dünya gayet ilgi çekici. Özellikle Judge ve Anderson'ın binadaki ilk baskınlarını, bir bağımlının gözünden izlemek heyecan vericiydi. Aşırı 'gore' sahneler, filme ne hikmetse getirilen kız arkadaşları kendilerinden geçirdi. Açıkçası ben de bir sahnede adem-elmamı tutmak zorunda kaldım. Vahşi sahneler filmin ruhuna gayet uyuyor ve ölçülü duruşunu koruyor.

Filmde iki üç yerde farkettiğim mantık hatası çok kopmama neden oldu; fakat eninde sonunda popcorn sci-fi aksiyon filmi olduğundan, hemen hazmedip yoluma devam ettim, öyle yapılmazsa filme tekrar tutunmak imkansız bir hal alıyor çünkü. O kadar yargılamaya gerek yok, bilimkurgu bu, o traş köpüğü görünümlü spreyi sıkar vücuduna, hemen ayağa kalkar, boşverin.

Bilimkurgu, aksiyon, distopya öğelerinin üçlü çektiği bu film öncekine göre kesinlike bir süpriz. Biraz önce Criticker.com'daki eski 'Judge Dredd' notuma baktım, 55'imiş, 55'lik bir filmin devamına aslında ben de şans vermezdim; ama bilimkurgu ve aksiyon sevenleri kesinlikle memnun bırakacak biri Dredd bu sefer.

A dopo.

*Anderson'a dikkatli bakarsanız, kısa sarı saçları ve siyah kaşları ile Street Fighter'dan Ken Masters'ı görebilirsiniz.

*Ma-Ma is not the law, I am the law.

Ted - 2012


Seth MacFarlane çok değişik bir adam. Fena eğitimli ve zeki birisi. Çoğumuz onu ana olarak 'Family Guy' ve 
'American Dad' ile tanıyoruz. Bir de bir zamanlar önce internette bir saate yakın bir motivational videosu geziyordu bir okulun mezuniyetinde yaptığı konuşmayı içeren. MacFarlane ilk defa İbrahim Tatlıses stili ile kendisi yazıp, yönetip, üzerine bir de oynadığı film projesi TED ile beyazperdeye adım attı. 

TED, Boston yakınlarda oturan bir ailenin tek çocuğu olan John Bennett'in yılbaşında aldığı oyuncak ayının canlanmasını dilemesi ve dileğinin gerçek olmasıyla başlıyor. Aşırı derecede paniğe neden olan Ted, bir süre sonra dünya çapında ün kazanıyor, talk show'lara çıkıyor, insanlara imza dağıtıyor. Bir yandan da sekiz yaşından beri beraber olduğu arkadaşı John'u hiç bırakmıyor. John, 35 yaşında, kız arkadaşıyla çıkmalarının dördüncü yıllarını kutlamaya hazırlanırken, boş boş evde oturan Ted sorun olmaya başlıyor ve olaylar komik bir hal alıyor.

MacFarlane tadının eksik olmadığı, vurucu, utandırıcı, ağır ama bir o kadar da gülmelik esprilerin havada uçuştuğu, Family Guy konseptine çok uyan bir yapım Ted. Özellikle ikili dialogların ortasında, konuşma ile ilgili kısa bölümlerin sıkıştırılması, olayların çok hızlı gelişmesi, olabildiğine ünlü yan karakterin hikayeye bir anda manasızca dahil olması bende aşırı bir şekilde Family Guy'ın film versiyonunu izliyormuşum hissi yarattı. Ya da MacFarlane'i sadece o dizi ile tanıyor olmam bunun bir sonucu. 

Hoşça vakit geçirilecek, sevgili E.T.'nin de dediği gibi 'Abi baya güldüm ya açıkçası.' dedirtecek, garip bir şekilde 5 dakikada Ted'in canlı olduğuna inandıran, diğer olayların daha da garip geldiği güzel bir film kendileri. 

*Aliens Android benzetmesi muhteşemken, Flash Gordon hikayesi geçmişten bambaşka anıların hortlamasına neden oldu. 

27 Eylül 2012 Perşembe

Pis İşler

Çizgiroman denince günümüzde çoğunlukla Amerikan tarzı çizgiromanlar düşünülür. Tabii çok haksız bir yaklaşım da değil bu, dünya çapında hayranları olan ve hayranlarını hakkıyla besleyen bir sektör olması nedeniyle. Konuyla biraz daha ilgililer, ya da farklı yollarla ilgi sahibi olanlar Japon mangalarına da yakın dururlar. İşin o kısmı bambaşka bir hikaye tabii, Japon anime-manga evreni dışarıdan bakanlar için eğlenceli bir dünya gibi gözükse de içine girdikçe daha fazla girmekten kendinizi alamayacağınız, bir bataklık gibi, ucu bucağı olmayan bir evren. En popüler olanlara aşina olduktan sonra sırf kendi ilgi alanınızla ilgili onlarca seri bulabilir ve yine de aynı zevklere sahip arkadaşlarınızla takip ettiğiniz seriler konusunda kesişmeyebilirsiniz. Konu Avrupa çizgiromanlarına gelince (tabii "Avrupa" diye genellemek çok doğru değil ama yine de bir ayrım noktası oluşturmak açısından faydalı) olayın şekli biraz değişir. Öncelikle çizgiroman okusun, okumasın herkesin favori bir Avrupalı çizgiromanı vardır. İsterseniz Asteriks olsun, isterseniz Red Kit, isterseniz Şirinler. Hele söz konusu çocukluğunu 60'larda yaşamış babalarımız, dayılarımız, amcalarımız ise hedef direk İtalyan çizgiromanları: Teksas, Tommiks, Kaptan Swing, Tex, Mister No... Öte yandan çok da bilmeyiz (belki de önemsemeyiz) okuduğumuz çizgiromanın nereli olduğunu, kimin ürettiğini (eğer ki kendi topraklarımız çıkışlı değilse). Amerika-vahşi batıda geçen hikayeler Avrupa'da yazılmış-çizilmişse bunu nereden bilebiliriz ki; hikaye Amerika'da geçiyor! İşte bu bilinçsizlik, daha doğrusu Amerikan çizgiromanlarının hem sektörel hem reklamsal hem de uluslararası yayıncılık (yani müşteriye ulaşabilme) konusundaki üstünlüğü Avrupalı çizgiromanları hak ettikleri ilgiden mahrum bırakır. Çok şanslıysak meraklı, araştırmacı, ilgili bir yayıncı bulup yayınlaması kolay olan Amerikalı çizgiromanın ötesinde iyi bir Avrupalı çizgiromanı bulur, ülkemizde yayınlar.

"Pis İşler" bahsi geçenlerden, Avrupalı bir çizgiroman. Milano çizgiroman okulu öğrencisi, 24 yaşındaki Diego Cajelli, bir çizgiroman projesi çalışmaları içindedir. Öğretmenlerinin desteği ve yakın arkadaşlarının projeye dahil olması ile "Pulp Stories - Pis İşler" e başlar. Çeşitli fuarlarda karakterlerini tanıtarak tanınırlık sağlarlar ve 90'ların sonunda çizgiromanlarını tamamlarlar. Çeşitli serilerde gösterdikleri başarı kısa zamanda çok sevilmelerini sağlar. Diego Cajelli Diabolik, Zagor, Dampyr gibi tanınan serilerde yazarlık yapar, Luca Rossi de çeşitli tanınmış İtalyan serilerinde görev aldıktan sonra Amerika'ya, Vertigo'ya transfer olur ve Constantine, House of Mystery gibi serilerde çalışmaya başlar. Yani "Pis İşler", yetenekli birkaç İtalyan çizgiromancının gençliklerinde yayınladıkları ilk çizgiroman olarak ayrı bir ilgi çekici bir seri.

Hikayeye gelecek olursak... Çok da gelinebilinecek bir hikaye yok ortada aslında. Amerika'da geçen bir suç öyküsü. Daha doğrusu kesişen suç öyküleri. Pek çok ilginç karaktere sahip neo noir öyküler var elimizde; polisler, özel dedektifler, katiller, Femme Fatale'ler, kaçaklar, korumalar... Kendi istediği şeyin peşinde koşan, pek çok kişiyi öldüren, yer altı dünyasından çeşit çeşit tanıdıkları olan karakterler. Çizgiromanın noir atmosferini desteklemek için siyah-beyaz basılmış hikaye. Diego Cajelli hikayenin atmosferini şu şekilde tanımlıyor: "... gölgelerin son derece etkili kullanımıyla görseller hikayenin klasik bir "sahne"si değil, genel atmosferini yansıtan bir "özet" olacaktı." Editör de çizgiromanı tanımlarken çok yerinde bir cümle kurmuş: "Yazar Tarantino'dan etkilenmiş ama Sin City dersini de iyi çalışmış". 

Arka plan ayrıntıları, dolu dolu kareler, çok başarılı çizimlerle sadece okumanın ötesinde, kare kare zevkle izleyeceğiniz bir çizgiroman "Pis İşler". İtalyan, Fransız ya da Amerikalı olması da aslında çok farketmez; umarım yakın zamanda benzeri, yapımcısının tüm enerjisiyle üretilmiş, 1000 sayılık bir hikayeyi devam ettiren gereksiz çizgiromanların ötesinde olan (sinema sektöründen bir tabir ödünç alarak) "bağımsız çizgiromanlar", Türk yayıncıların daha sık dikkatini çeker de bizlere bu tür çizgiromanları daha sık yayınlarlar.

24 Eylül 2012 Pazartesi

Taş Uykusu - Aslı Tohumcu

Aslı Tohumcu, Türk edebiyatının son zamanlarda ses getiren isimlerinden birisi. Kendisi Milli Eğitim Bakanlığı'nın başlattığı "Yazarlar Okulda" projesine "Abis" isimli ilk kitabı ile dahil olmuş, ardından kitapta gençlerin gelişimini olumsuz etkileyeceği iddia edilen ifadeler yer aldığı için bu kitabı projeden çıkarılmış. Benim kendisi ile tanışmam, kendisinin bir "Afili Filintalar" yazarı olmasıyla başlamıştı. Ardından gel zaman git zaman, Sabitfikir dergisinin 2011yılının en iyi romanları listesinde afili ablamızın "Taş Uykusu" romanının yer aldığını okuduk. Afili Filintalar'daki birkaç yazısıyla kesinlikle okumaya değer olduğuna karar verdikten sonra "Taş Uykusu" na bir göz atmak gerektiğini düşündüm. Kitabın arkasındaki tanıtım yazısı ise kitapla ilgili, kendisini okumamı sağlayan yeterli malzemeyi sağladı bana:

"İstanbul'da ya da Erzurum'da, Hatay'da ya da Muğla'da, belediye otobüslerinde balık istifi yolculuk eden insanlar. Otobüsün arkasında, en beyefendi haliyle dikilen orta yaşlı bir adam. Sıradan bir emekli. İşine giden bir kadın. Dudakları sürekli kıpırdayan bir altıncı sınıf öğrencisi. Bir şemsiye satıcısı. Eli kolu sürekli oynayan, yakası paçası dağılmış bir adam. İçlerinden biri çocuğunu öldürmüş olabilir mi? Sübyancılıkla suçlanmış... Kocasının tecavüzüne uğramış... Şoföre uzatılsın diye verilen akbilleri cebine indirmiş... Taş Uykusu, ... günümüz Türkiye'sinin şiddet yüklü yüzünü hüzünlü bir fotoğraf karesine çeviriyor."

Yağmurlu bir İstanbul gününde, bir otobüs yolculuğuna çıkarıyor bizleri "Taş Uykusu". Boş otobüse şöförün düşünceleriyle giriş yapıyoruz. Her durakta yeni yolcular biniyor otobüse, her yeni yolcuyla da yeni bir dünyaya, yeni düşüncelere açılıyoruz. Otobüs kalabalıklaştıkça bir kişinin iç dünyasından ötekisine çakışmalar yoluyla geçiyoruz; hatırlayanlar için Snatch'in açılış jeneriği gibi. Mesela otobüs şöförünün düşünce akışını bir arkadaşına el ederken bırakıyoruz, akşam oğluna el edip yanına çağıran kasabın düşünce akışına geçiyoruz. Kasabı, kestiği etleri düşünürken bırakıyoruz, türbanlı kadının karşısında oturan kıza, etini gösterdiği için sarfettiği düşünceleriyle devam ediyoruz. Hergün karşılaştığımız, her çeşit insan var otobüste. İşsizi, sürekli mesajlaşan kızı, emeklisi, yaşlı teyzesi, hırsızı, öğretmeni, öğrencisi, serserisi, gazetecisi... Herkesin kendine göre sorunları, acıları, korkuları, beklentileri var. Aynı zamanda da herkesin de etrafındaki başka insanlarla ilgili fikirleri, tahminleri, ön görüleri, sıkıntıları, nefretleri, öfkeleri var. Zaman ilerliyor, otobüs kalabalıklaşıyor, otobüs doldukça kişi sayısı, düşünce sayısı, dünya sayısı, ilgi sayısı, öfke sayısı artıyor ve en sonunda da büyük final...

Bir solukta okuyacağınız, kendinizden ve çevrenizden, hatta hergün bindiğiniz otobüslerden çok şeyler bulacağınız bir kitap "Taş Uykusu". Türkiye'de geldiğimiz noktayı, bir üst çerçeveden ele alabilmek açısından iyi bir fırsat sunuyor. Aslı Tohumcu'nun Afili Filintalar yazılarına ve kendi şahsi sitesine, buralardan ulaşmak mümkün.

"Pis kokuyor. Her mevsim böyle bu. Değişmiyor. Birçok şey gibi. Koklamayı ne zaman bıraktı, hatırlamıyor. Saymayı bıraktıktan çok sonraları, o kesin. Sadece saymayı mı, yanıt vermeye yetişmeye de çalışmıyor epeydir. Bunun insanları sinirlendirdiğinin farkında ama yapacak şeyi yok. Aksi, bir çene ishali..."
Taş Uykusu, 7. sayfa