23 Eylül 2012 Pazar

Beirut İstanbul Konseri - 21.09.2012



Biletleri 1 ay öncesinden tükenmiş bir konser bu bahsettiğimiz. 2006 yılı, Amerika'da kurulmuş bir grup Beirut. Çıkış şehri, en güzel şarkılarından birinde de anlatılan Santa Fe, New Mexico. Zachary Francis Condon isimli, Santa Fe'li abimizin kurduğu, şimdiye kadar 3 albüm, 5 EP (extended play - 1'den fazla şarkı içeren ama albüm olarak değerlendirmek için de yeterli sayıya ulaşamamış albümsüler) çıkarmış bir grup. Kendisi bir jazz trumpetçisi olan Zachary abimiz, wikipedia'nın söylediğine göre 17 yaşında abisiyle bir Avrupa gezisi yapıyor. Zaten bir sinemada çalıştığı zamanlarda Balkan müziğine (Goran abimiz), Fellini aryalarına ve Sicilya cenaze bandolarına ilgi duyan Zach, Avrupa dönüşünde edindiği tecrübeler sonucu kendi kendine kayıtlar yapmaya başlıyor ve 2006 yılında Beirut grubu ile albümler çıkarmaya başlıyor.

Yanlış olmasın ama 2007 yılından sonra ikinci gelişleriymiş Beirut'un İstanbul'a. 6 kişilik bir orkestra ile çıktılar sahneye; arka üçlüde bir bateri (ve türlü türlü vurmalı çalgılar), bir bas gitar (ve bir de kontrabas aldı eline ara ara) ve bir akordeon (bir yandan da piyanonun başına geçti bazı bazı), ön üçlüde bir trompet (galiba bu abi de bir iki şarkıda piyanoya geçti), Zach (bazen trompet, bazen ukulele, tamamen vokal), ve üflemeli eline aldığı birkaç bir şeyi (Tuba, trombon, arada o da piyanoya geçti sanıyorum) çalan abiler unutulmaz bir akşam yaşattılar bizlere.

Cuma günü kötü süprizlerle başladı. İstanbul beklenenden çok daha soğuk ve yağmurlu bir günle karşıladı biz Ankaralıları. Gökyüzünde ufka kadar uzanan gri bulutlar, konserin akıbeti konusunda olumsuz düşüncelere yol açtı. Neyse ki öğleden sonra önce yağmur dindi, konser saati yaklaştıkça da yağmur bulutları hafiften dağıldı ve hava da sonbahar sonu soğuğundan sonbahar başı soğuğuna doğru bir geçiş yaparak sevindirdi bizi. Aynı saatlerde Harbiye'de gerçekleşen Duman-Büyük Ev Ablukada konserinin de etkisi büyük olsa gerek, İstanbul trafiği tam bir felç altındaydı. Zar zor varabildik Kuruçeşme Arena'ya. Konser alanına geldiğimizde adını, sanını bir türlü bulamadığım, Balkan türküleri çalan neşeli bir ön grup çoktan kendi performanslarını yarılamışlardı. Özellikle grubun lideri olarak görünen davulcu abim kendince baya iyi bir performans sergiledi; fakat ne yazık ki zaten ön grubun çıkacağını bilmeyen, etkinliği 9.15'de başlayacak diye bilen seyirciyi yeterince coşturamamaları kendilerinde gözle görülür bir hayal kırıklığı yarattı. Davulcu abim "sizi ne yaparsak yapalım coşturamayacak mıyız?" derken yenilgiyi kabul eder gibiydi. Yine de hoş, eğlenceli, bilindik şarkılar ile Beirut'a iyi bir hazırlık süreci yaşattılar.

Konser tam anlamıyla enfesti. Beirutgil zaten çok sevimliydi; hep güleryüzlü, gömlek-pantolonlarıyla tarzlarına uygun uslu kıyafetleri, "teşekkürler" ile başlayıp her şarkıda bir iki harf değiştiren selamlamaları, sürekli enstrüman değiştiren üyeleri ve insana huzur, neşe duyguları aşılayan müzikleriyle çok güzel bir akşam yaşattılar. Seyirci öylesine mest oldu ki 2 kere geri çağırdılar grubu. Beirut'da bizleri kırmadı, her bisinde (gidermiş gibi yapılıp geri dönüp çalınan şarkı) 3'er şarkı çaldılar. Konser arasında (her sanatçının, her konserinde dediği üzere) şu anda burada olmaktan çok mutluyuz, şu anda dünya üzerinde olmak istediğimiz başka bir yer yok demeleri bizi ne kadar mutlu ettiyse, konser sonrasında twitter'da paylaştıkları "Istanbul, you have entered our top five shows of all-time list. Thank you." mesajı da bir o kadar sevindirdi, gururlandırdı. Bütün şarkılarını çok iyi bilmediğimden ve konserin üstünden biraz zaman geçmesinden hangi şarkıları çaldıklarını tam sıralayamayacağım ama Almanya'daki şarkı listesini buldum, baya tanıdık geldi bana. Sanıyorum ki benzer bir şarkı listesi çaldılar bu konserde de.

Sanıyorum-inanıyorum ki Beirut'un da bizim kadar zevk aldıkları bir konser oldu bu. İstanbul boğazına karşı konser vermek de eminim İstanbul boğazına karşı Beirut dinlemek kadar zevklidir. Kuruçeşme Arena'nın otele dönüştürülecek olması, orada izleyebileceğimiz son konserleri izliyor olmamız ise sanırım günün tek hüzün kanağıydı.

22 Eylül 2012 Cumartesi

Bilkent Senfoni Orkestrası - Kültür ve Turizm Bakanlığı Ankara Devlet Çoksesli Korosu - Carmina Burana dinletisi - 20.09.2012

Sanattan zerre anlamam. Meslek gereği iyi gözlemciler olduğumuzdan, sanatı da uzaktan gözlemlemek benim için eğlenceli bir hobi. Yine güzel bir sanat aktivitesini sevgili Murat kaçırmadı ve Carmina Burana'yı dinlemek için Bilkent'e gittik.

Burana aslında Bavyera'nın ta kendisi, Carmina da Latince şarkılar, şiirler anlamına geliyor. Şarkılar, yaklaşık bin senelik bir Bavyera Manastırından çıkma, manastırın  ruhbanları (goliard grubu) tarafından yazıldığı düşünülen  ve sonradan derleme olarak bilgilere geçilmiş. Genelde anonim parçalar. 

Carl Orff ise 20'nci yüzyılın önemli bestecilerinden. Müzikal tiyatroya folklorik öğeler katmasıyla işleri renklendiren bir kişi kendisi. Carmina Burana'dan da şarkıların bazılarını seçerek ve olayı solistler, orkestra ve koro için yazmış. 

Özet olarak hayatın farklı adımlarına değinen Carmina Burana, aşk, para, haz, sonsuzluk, zaman, kader gibi olguların içinden geçerek (tabi eski Alman dili ya da Latince biliyorsanız.) dinleyiciye yaklaşık bir saatlik tatmin edici ve harkulade bir zaman geçiriyor. 

Bilkent Senfoni Orkestrasını daha önce bir kere, Temmuzda Film Müzikleri dinletisinde dinlemiştim. Beğendiğim Şef Işık Metin Bey ve ekibi yine parıl parıldılar. Koro Şefi Cemi'i Can Deliorman ve çoksesli koro ekibi ise gerçekten Carmina Burananın o ağır, şehvetli, yere basan atmosferini, kilisenin camlarından sızan ışık hüzmesinin içinde dans eden toz parçacıklarını boğazınızda hissetmenizi sağlam bir biçimde dinleyiciye yaşattılar. Kaliteli ve usta ekiple alınan zevk tam yerindeydi. 

Orkestra ve Koroya eşlik eden İrlandalı Soprano Claudia Boyle, Tenor Erdem Erdoğan ve Amerikalı Christopher Magiera müzik zevkinin o gece adeta doyuma ulaşmasına yardımcı oldular. Evet hepsi çok iyiydi; ama sesini duymamla vücudumdan ışık hızında bir enerji dalgasının geçmesine neden olan Boyle dinletinin resmen Wonder Woman'ıydı. 

Tekrarlanırsa kaçırılmayacak bir dinleti. 





* 6 Ekim 2012 Cumartesi, 20:00 Bilkent Konser Salonu'nda 'Paganini'nni Bir Teması Üzerine Rapsodi' var unutmadan.

19 Eylül 2012 Çarşamba

Seeking a Friend for the End of the World - 2012



Romantik komedilerin nedeni bellidir. Çiftlerin buluştuğu, romantizmin aşılandığı, komik ama aşk dolu, genelde mutlu sonla biten, çiftlerin romantik sahnelerde birbirlerinin ellerini daha bir sıktığı, bir çiftin en kolayca yapabileceği ortak aktivitedir romantik komediler. 

Arada bir çıkan deneysel romantik komedilere Seeking a Friend for the End of the World eklenince, ben de sinemaya gitmek için sevgili Murat ile Deniz kızını bir güzel kandırdım. Hem uzun zamandır romantik komedi izlememiştim, hem de romantik komediye hiç 3 kişi gitmemiştim.

SAFFTEOTW (filmin ismi çok uzun) aslında bir apokaliptik romantik komedi (aporomedy). Matilda adlı göktaşı dünyaya hızla yaklaşmaktadır. Armageddon filmi tarzı, göktaşını yörüngesinden saptırma amaçlı bir görev de başarısız olunca insan ırkı dünyadaki son 3 haftasını resmen ilan eder. 

Filmde aslında çok değişik bir ayrılık sonrası bunalım ve arınma süreci aktarılıyor. Dünyanın ömrünün 3 hafta olduğu ilan edilmesinden itibaren, kuralların durduğu, herkesin başına buyruk hareket ettiği, özlemlerin ve hayallerin gerçekleştirilmeye çalışıldığı manyak bir dünyada, terkedilen ve yalnız öleceği için bunalıma giren Dodge'un, alt kattaki rock müzik düşkünü genç İngiliz kız Penny ile tanışması ve hayaller için yola düşmeleri filmin ana gidişatı.

SAFFTEOTW, apokaliptik mevzuya çok absürd ve manyakça bakıyor. İnsanların korkutucu derecede normalden sapmamaları, insanların dünya yokolmayacakmış gibi hala evlerini temizlemeleri ya da ön bahçe çimlerini biçmeleri, milletin bu son 3 haftayı, onlara verilmiş bir tatilmiş gibi görmeleri ve tatil planları yapmaları aşırı garip ve eğlenceli. Filmin aykırı dünya sonu yorumu gayet süpersonik.

Steve Carell absürd komedi insanı. Ta '40 Year Old Virgin'den beri, sosyopatlığı ve tipsizliği ile karşı cins  tarafından tercih edilmeyen; fakat iç güzelliği ile sonunda mutluluğa ulaşan tiplemeleriyle biz nerd'lerin adeta idolü. Son zamanlarda biraz durgun rollerde görsek de kendisini hala çok beğeniyorum. Keira Knightley de bir o kadar aykırı rollerin adamı olduğundan, ikisi de filme gayet iyi uymuşlar bence. Sinir bozan derecede esenlikli ve renkli bir dünya sonu betimlemesi absürdlüğün uç noktalarındayken, bu iki tipin aykırı eğlenceli birliktelikleri gayet uyum içinde. Aslında bütün olay da bu zaten filmde.

Her örneği gibi öyle süper olmayan, sadece hoş bir romantik komedi SAFFTEOTW de. Birşey vermeyecek,  tatlı ve aptalca esprilerle dolu, arada sırada güleceğiniz, bazen üzüleceğiniz, sonunda sadece iyi hissedeceğiniz bir film. 

Ha bir de plak muhabbetlerini çok beğendim. Ayrıca o Friendsy's var ya filmin ortasında gittikleri. Orası lazım galiba her şehre.

Gitmeden bir de, romantik komedilerle ne kadar alakam olmadığını belirtmek için aşağıya Tool'dan Vicarious parçasını koyuyorum.

13 Eylül 2012 Perşembe

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Kendinizi çok yetersiz, etkisiz, bilgisiz, söylediklerinizi anlamsız hissettiğiniz zamanlar oluyor mu? Sanıyorum eskiden, çocukken daha sık yaşadığımız bir his bu. Büyüdükçe olgunlaşmamız, daha çok şeyi başarabilmemiz, daha fazla sorumluluk alabilmemiz gerekiyor. Bizden bu bekleniyor, biz de böyle olmak istiyoruz. Belki de çocukken çabucak büyümek istememizin nedenlerinden biri bu. Daha çok şey öğrenip, daha fazla güç kazanıp bu hislerden kurtulmak istiyoruz. Büyürken en büyük isyanlarımızdan biri bu konuda oluyor, artık yeterli olduğumuzu, karar verebildiğimizi, bir şeyler başarabildiğimizi göstermek, kanıtlamak istiyoruz (en çok da kendimize). Sanırım bu yüzdendir ki büyüdüğümüzü sandığımız günlerde başımıza bir şeyler geldiğinde, benzer duyguları yaşadığımızda çocukken olduğumuzdan daha derin korkuyoruz, daha çok yıkılıyoruz, daha çok üzülüyoruz. Yılları boşuna yaşamış gibi hissediyoruz, kazandığımız, başardığımız şeylerin boş olduğu sanrısına kapılıyoruz. Aslında kendimizi bir çocuk gibi hissediyoruz; çocukluğun o güzel anlarından, masumiyetinden, neşesinden arınmış bir çeşidi.

"Bizim Büyük Çaresizliğimiz" 2 yakın dostun hikayesi. Ender ve Çetin, lise yıllarında tanışmış, yakın dost olmuşlardır. Ara ara ayrı yaşamışlardır; biri Ankara'da, öteki İstanbul'da, ya da biri Türkiye'de, öteki yurt dışında. Ama bu ayrılıklar onları koparmamış, daha da yakınlaştırmıştır. Zaman geçer, ikisi de Ankara'da, birlikte yaşamaya başlar. İki orta yaşlı dostun evine bir gün bir misafir konuk olur. Liseden yakın başka bir arkadaşları, Amerika'ya giderken, üniversiteye giden küçük kız kardeşini bırakacağı kimsesi yoktur, Ender ve Çetin haricinde. Hikaye başlar, Nihal, Ender ve Çetin'in evine taşınır.

Ender ve Çetin, hayatın "kazananlar" listesine hiçbir zaman tam olarak girememiş iki karakterdir. Gerek gönül ilişkileri, gerek sosyal ilişkileri, gerek işleri... Herhalde en büyük başarıları, gerçekleşmiş en büyük hayalleri birlikte yaşamaktır. Nihal'in ikilinin hayatını nasıl etkilediğine, yavaş yavaş düzenlerinin nasıl değiştiğine şahit oluruz. Ender ve Çetin, çocukluğun eksikliklerini kapatmak için çabalamamış, kendilerini eksiklikleriyle kabul etmiş, o şekilde yaşamışlardır. Yine de büyüklere ait o acımasız duyguyu, "büyük çaresizlik" i onlar da tadacaklardır.

"Bizim Büyük Çaresizliğimiz" 2004 yılında Barış Bıçakçı tarafından yazılmış bir roman. Kitap, Ender'in ağzından, Çetin'e yazılmış bir mektup niteliğinde. Nihal'in eve gelmesi ile yaşadıklarını, geçirdikleri günleri değerlendiriyor Ender. Bir yandan bugünü, bir yandan geçmişi anlatarak ikilinin hikayesini derin bir duygusal yoğunluk ile veriyor. Kitabın isminden anlaşılacağı üzere de hikaye dönüp dolaşıp ikilinin çaresizliklerine dem vuruyor.

"Bizim Büyük Çaresizliğimiz" aynı zamanda 2011 yılında, Seyfi Teoman tarafından çekilmiş, kitabın uyarlaması olan filmin de ismi. Başrollerde Ender ve Çetin olarak İlker Aksum ve Fatih al, ve Nihal olarak Güneş Sayın oynuyor. Filmin senaryosu Barış Bıçakçı ve Seyfi Teoman tarafından yazılmış. İstanbul Film Festivali'nde "Radikal Halk Ödülü", "Jüri Özel Ödülü" ve "En İyi Görüntü Yönetmeni" ödüllerini almış. Film, kitaba birebir sadık gidiyor. Öyle ki filmi izlerken kitabı tekrar okumuş gibi oluyorsunuz, Barış Bıçakçı'nın cümleleri gözünüzün önünde canlanıyor. Öte yandan çıkarılmış sahnelerde de görebildiğimiz üzere filmin senaryosu ve kurgusu üzerinde çalışılırken çaresizlik duygusunun iyice vurgulanması üzerinde durulmuş. Çıkarılmış sahneler hep neşeli, renkli sahneler.

Çaresizliğin üstünde bu kadar çok durunca filmin ve kitabın depresif, karanlık bir hikaye olduğu düşünülmesin. Bahsi geçen çaresizlik ızdırap dolu, yakıcı, umutsuz bir çaresizlik değil. Giriş kısmında anlatmaya çalıştığım, daha çocukça, daha yumuşak, daha şaşkın bir çaresizlik. Tıpkı hikayenin geçtiği uzam, Ankara gibi, durgun, sakin, melankolik. Zaten gerek karakterlerimiz, gerekse de yazarımız Barış Bıçakçı örnek birer Ankaralılar.

Sanırım son sözü kitabın arka kapağına söyletmek bir kez daha daha uygun olacak. Bakalım yayıncının tercih ettiği alıntı sizi kitaba ne kadar çekecek?

"Nihal'e başından beri olduğumuzdan farklı göründük. Böyle gerekmişti. Koruyucu, kollayıcı, soğukkanlı, ne yapması gerektiğini bilen, Nihal düzgün yürüsün, üniversiteyi uzatmadan bitirsin, yaşadığı felaketten makul adımlarla uzaklaşsın diye asfalt döşeyen iki orta yaşlı, deneyimli erkek. Biri göbekli, diğeri kel."

(Film müziklerini yapmış olan Sakin grubundan, filmin fragmanı tadında bir klip)

11 Eylül 2012 Salı

Burhan Öçal & Trakya All Stars feat. Smadj - Kırklareli İl Sınırı


Trakyalı olmayı hep sevmişimdir. Dünyanın en tatlı insanlarının olmalarının yanı sıra, karışmış (özellikle) Roman ve Balkan kanı ile çingenliğin, cinliğin gözünü oymuş insanlarız. Edirne ve Tekirdağ'da geçirdiğim tanıdık, akraba ziyaretleri ve kısa yaz tatillerinde şunu gördüm ki, bu adamlar müzikle eğlenmesini çok iyi biliyorlar. Bir Keşan yaz gecesinde ateş almaya gittiğiniz rakı masasındaki ahalinin 'Agacım otur şüyle be ya!' teklifiyle, o gecelik bütün dertleri, darbuka ve klarnet ile unutturması birinci gözden tecrübe ettiğim bir olay. 

Burhan Öçal, özellikle vurmalı çalgılardaki becerisi ile öne çıkmış; fakat zirilyon tane enstrüman çalan bir Trakyalı. Kırklareli doğumlu olan Öçal, yıllardır Zürih ve İstanbul arası volta atıyor. Yöresel Türk müziğini deneysel anlamda müthiş harmanyalabilen abimizin son albümü, yine bir o kadar başarılı grup The Trakya All Stars ve harkulade deneysel elektro müzik yapan değişik Tunuslu müziysen Smadj ile kaydettiği 'Kırklareli İl Sınırı'. 

Burhan Öçal'ın Kırklareli'ye saygısını belirtmek için oluşturduğu albüm, Trakya'ya özgü anonim parçaların, kendi besteleriyle beraber, çok değişik bir şekilde elektro ambient efektler ile yorumu aslında. Bildiğimiz çoğu anonim Trakya şarkısının The Trakya All Stars performanslarıyla, Öçal'ın harika arkaplan ritimleri ve Smadj'ın ince editleri birleşince oluşan harman bambaşka bir kapıyı açtı bana, ki aslında şöyle oldu; 

Geleneksel Lise yemeğimizin bu sene İstanbul'da olması üzerine sevgili Murat ile geçen haftasonu yemek öncesi İstiklal D&R'da gezerken ikimiz de bir anda mekanda çalan garip parçaya dikkat kesildik. Murat'ın merakıyla görevliye sorup albümün Kırklareli İl Sınırı olduğunu öğrendik. Albümü sonra edindiğim zaman, orada dinlediğimiz şarkının aslında 'Tekirdağ Karşılaması' olduğunu öğrenince, iyice şaşırdım; çünkü parçanın albümdeki yorumu bambaşka bir havada ve çok iyi. Bunun gibi çoğu parçanın albümdeki yorumunu dinlerken ne yapacağımı bilmez bir hale geliyorum ve en sonunda vücut bir yerden patlak veriyor, ritim tutmaya başlıyorum. Özellikle Süleyman Aga ve Tekirdağ Karşılaması parçalarına şans verin, zira müthiş yorumlar bence.

Folk müziğin usta ellerde çıkan yorumlarıyla, seviyeli elektro süslemelerinden hoşlanıyorsanız, hele ki Trakya havaları hoşunuza gidiyorsa Burhan Öçal ve The Trakya All Stars ilk ziyaret edilecek yer.

Dinleyin be ya. 



10 Eylül 2012 Pazartesi

Feriköy Mezarlığı'nda Randevu - Barış Uygur

Barış Uygur abimizi çoğunlukla mizah dergilerinden tanıyoruz. Bir zamanlar Pişmiş Kelle'de, Gırgır ve Alarm dergilerinde yazıyormuş kendisi, hemen hemen ilk sayısından beridir de Uykusuz'da. Kimi zaman politik taşlama, kimi zaman da güncel yaşamdan ironiler yazdığı "Akıl Fikir Ofisi"  ve tamamen politik taşlamadan oluşan "Normal Şartlar Altında" adlı iki köşe yazıyor kendisi her hafta.

"Feriköy Mezarlığı'nda Randevu" Barış Uygur'un (yanlış bilmiyorsam) ilk romanı. İlk bölümleri 2004 yılında Otium internet sitesinde tefrika olarak yayınlanmış (tefrika [arapça]: Gazete ve dergilerde çıkan, birbirini tamamlayan yazılardan oluşan dizi.). Kitabın kapağındaki ve tanıtımlarındaki "Bir Süreyya Sami Polisiyesi" ibaresine bakaraktan devamının geleceği, Süreyya Sami'yi başka işlerde de göreceğimizi kabul edebiliriz sanırım.

Süreyya Sami, İstanbullu bir eski polis. Kendisini kitabın arka kapağından az çok tanımak mümkün: "Süreyya Sami, beyhude zaman usancıyla televizyonu zaplarken, sağa sola bakınırken, iş işte, o kadının peşine düşüyor. Yanında yıkık dökük senelerle dolaşan, cehalet ambarlarında gezinirken hiç susmayan sinik bir adamla tanışıyoruz. Teşkilattan ayrılmış, kendisiyle konuşmaktan yorulmuş, uzun cümleler kuramayan bir adamın polisiye defteri açılıyor böylelikle." Bir üst çerçeveye çıkıp, okuyucu nezdinde değerlendirecek olursak Süreyya abimizin en büyük sıkıntısının güncel kahraman polis Behzat Ç. ile karşılaştırılmak olacağını düşünmek yanlış olmaz. Aslında kitabı "Süreyya Sami Polisiyesi" olarak tanıtmak böyle bir karşılaştırmaya neden oluyor ve Süreyya abimize haksızlık ediyor. Süreyya abimiz, Behzat abimizden çok farklı. Öncelikle Süreyya abimiz aksiyon adamı değil. Kendisi Amerikan kara filmlerinden tanıdığımız bir detektif. Polislikten ayrılabildiği kadar erken ayrılmış. Aslında detektif olmak gibi bir niyeti yok, sadece birileri ona detektiflik yapması için para verirse detektiflik yapıyor. İkinci olarak, Behzat abimizden farklı olarak Süreyya Sami çok güvenilir, çok idealist ve çok da sorunları olan biri de değil. Mantığına yatan şeyleri yapıyor, elinden geldiğince (mantık çerçevesi dışına çıkmadıkça) ahlaklı, dürüst (yasaya uygun) işler yapıyor. Kahraman olmak gibi bir derdi yok, hayatını sürdürsün yeter. Öte yandan hem Ece Temelkuran'ın bir yazısında belirttiği, hem de bizim kendi aramızda sohbetlerde bahsettiğimiz üzere Behzat Ç. ne kadar ergenlik sancılarından kurtulamamış, ergen delikanlı profilinden sıyrılamamış bir karakterse, Süreyya Sami de bir o kadar ergenliğini bitirememiş bir karakter. Toplumsal olgunluk bakımından sınıfta kalmış; mesela kravat seçerken: "... yıllar yılı çok önemsiz bulduğum bu garip aksesuarın ne çok anlamı varmış meğer. Eh, onların hiçbiri aklımda değildi ve benim sadece üç kravatım vardı. Ben de ütülü olan tek bir tanesini seçmek zorundaydım." (sayfa 59). Benzer şekillerde yaşındaki ilerlemenin karakterine yeterince yansımamış olduğunu ikili sohbetlerinde, daha çokca da okuyucu ile sohbetlerinde (monolog desek daha doğru) görüyoruz.

Türkiye'de bir film noir detektiflik öyküsü için İstanbul ideal bir fon oluşturmuş. Barış Uygur da gerek karakterinde, gerek hikayesinde Türk insanının yapısını (çoğunlukla İstanbullu olmak üzere büyük şehirli insan tipi) kara film çizgisine başarılı yerleştirmiş. Çok çetrefilleşmeyen bir kurgu, az ama öz karakterleri ile başarılı bir hikaye olmuş. Olur da devamı gelirse, artık ana karakterlerin yapıları az çok oturmuş olacağından ötürü çok daha güzel kitaplar olacaklardır.

"Annem yıllar önce bana "Bir kadın aranmak istemiyorsa onu asla arama. Bazı kadınlar, sen onları ara diye aranmak istemiyormuş gibi yapabilir. Onları da arama. Aranmak isteyen bir kadını da arama, bırak o seni bulsun" demişti. Annemin bütün öğütlerine uysaydım zaten şimdi bambaşka yerlerde olmam gerekirdi.

Ama bu öğüdüne uymanın pratikte mümkün olup olmadığını bilmiyorum. Aslında basit görünüyordu: "Asla kadınları arama." Doğrusunu isterseniz arayacak pek kadın tanıdığım da söylenemez. Onları da aramayarak kaybetmek çok mantıklı gelmiyor. Şimdi tek yaptığım şey bir kadını, üstelik tanımadığım bir kadını aramak. Üzgünüm anne."
Feriköy Mezarlığı'nda Randevu, arka kapak

8 Eylül 2012 Cumartesi

Solaris - Stanislaw Lem - 1961



Solaris, küçükken Soderberg'in uyarlamasını izleyip, hiçbir şey anlamadığım, garip bir bilimkurgu filmi olarak tanımlıydı aklımda. Bir süre önce, iletişim yayınlarının da kitabı tekrar basması ile, bu önyargıyı kafamdan silmek için kolları sıvadım. Uzun zamandır elimin altında duran Solaris'i, son İstanbul yolculuğu sırasında okumaya başladım. Bir çırpıda biten kitap, bütün her şeyi kursağımda bırakmasının yanında, filmleri de açlığımı zerre dindirmedi, aldığım zevk üst seviyelerde.

Solaris'i anlatmak zor; çünkü kitap birinci cümlesinden itibaren korkunç derecede heyecanlı ve esrarengiz bir hal alıyor. Kris Kelvin adlı sorunlu bir psikiyatrist, kitabın geçtiği zamandan yaklaşık yüz yıl önce bulunan Solaris adlı gezegen hakkında yazdığı makaleler ile ilgi toplar ve Solaris'in yörüngesinde bulunan araştırma üssü tarafından çalışmalara davet edilir. Kelvin'in Solaris'e Prometheus adlı modül yardımıyla inişiyle başlar hikaye. Araştırma gemisinde gariplikler silsilesi hemen göze çarpar ve geçen zamanla Kelvin geminin içindeki 'ziyaretçileri' farkeder. Bu ziyaretçiler, araştırma ekibinden olmayan; ama orada olduklarını da gayet garipsemeyen bazı kişilerdir. Son olarak tanıştığı ziyaretçi de, yıllar önce intihar eden eşi Rheya'dır. 



Ne olduğunu anlamadan, müthiş bir gerçeklik ve mantık tufanıyla vuruyor Solaris okuyucuya. Aslen doktor olan yazar Stanislaw Lem, kendini bilime vermiş bir insan. İkinci dünya savaşı öncesi tıp okumaya çalışıp, savaş yüzünden eğitimine ara vermiş ve ancak savaş sonrası istediği mesleğe kavuşabilmiş. Daha sonraları yazmaya başlayan bu Polonyalı, Solaris ile kasıp kavurmuş ortalığı. Yazarın geçmişini biraz olsun gördükten sonra, eserdeki müthiş bilimkurgu öğeleri ve beni bile bazen yıldıran bilimsel terimler, kuramlar dalgası daha da mantıklı geliyor. 

Solaris, kırmızı ve mavi iki güneşin olduğu bir sistemde, tümüyle okyanus ve üzerinde küçük benekleri andıran adacıklardan oluşan kendi halinde bir gezegen. Mavi gündüzün, mor geçişiyle, kırmızı gündüze dönüştüğü ve az bir süre de tamamen gece karanlığına büründüğü Solaris, iki güneşin gezegende yarattığı değişken çekim kuvveti ile, garip benliğini insanoğlunun ilgi menziline sokmayı başarıyor ve araştırmalar başlıyor. Farklılıkların, garipliklerin gittikçe arttığı araştırma sonuçları ile, Solaris'in aslında bir gezegen olmadığı, bilincinin olduğu kocaman bir organizma olduğu kuramları ortaya atılıyor. Yaptığı hareketler, verdiği tepkiler ve tepkisizlikler, gösterdiği agresif davranışlar ile Solaris insanın bütün ilgisini kazanıyor. Sürekli gelişen başarısız araştırmalar, insan hayatına malolan kazalar ve harcanan devasa miktarda paralar ile ilgi gittikçe azalıyor ve araştırma projesi 4 kişilik bir projeye kadar düşüyor. Değişiktir ki, Solaris bu 4 kişiye çok farklı bir açıdan yaklaşıyor. 



Müthiş bir bilimkurgu arkaplanı ile süslenmiş, gizemin ilk satırdan, son kelimesine kadar korunduğu hikaye aslında beklenilenden çok fazla konuyu Kelvin aracılığıyla vermeyi amaçlıyor. Basit bir 'Uzaylı' konusu, rüyalarıma girecek kadar ağır, sürekli kafamı kurcalayan insan varoluşu, madde ve bilinç arasındaki ilişki, hayat tanımı, duygu ve mantık uyuşmazlığı, tinsel ve tensel temas çelişkileri gibi yüksek dozda mevzulara bürünüyor. Bir yandan Solaris'in o sonsuz okyanusunun mavi güneşle parıldadığı manzaradan mest olurken, bir yandan Kelvin'in yanıbaşında uzanan, yıllar önce dünyada ölmüş, eşi Rheya'ya beslediği aşkın, gerçekten o varlığa mı, yoksa anılardaki Rheya mı olduğu konusu üzerinde kafa yorup bitkin düşüyorsunuz. Kırmızı güneşin odada yarattığı basık ve sıcak atmosferle kavrulması, sıvı oksijenin o korkunç soğukluğuyla bir anda bambaşka duygu ve düşüncelere sokuyor okuyucuyu. 

Kitabın bitmesiyle ortada kalmam bir olmuşken, hemen Solaris'in uyarlama filmlerine saldırdım.
Solaris'in biri Tarkovsky tarafından 1972 yılında, biri de Soderberg tarafından 2002 yılında çekilmiş iki adet uyarlaması mevcut. Filmler aslında kitabın hikayesini anlatmaktansa, kitabı bazı yan konulardan tamamlıyor. Tarkovsky'nin Solaris'i, Kris Kelvin'in Solaris'e gelmeden önceki yaşamını da izleyiciye vererek, konuyu biraz daha insan ve sistem üzerinde yoğunlaştırıyor. Soderberg ise konuyu tamamen bunlardan uzaklaştırıp, Kris ve Rheya arasındaki sevgi ve farkındalık üzerine çeviriyor. 


Elbette iki film arasında sidik yarışı yapmayacağım. Tarkovsky'nin filmi bence de çok güzel; ama Soderberg'in Solarisi bence büyük ölçüde haksızlığa uğramış bir yapım. Kitabı okumayanlar için gerçekten anlamsız, yeterince kendini açıklayamayan bir film olduğunu kabul ediyorum, ama hikayeyi bildikten sonra her şey değişiyor. Cliff Martinez'in mükemmel soundtrack'i ile bezenmiş, güzel bir oyunculuk ve yönetmenlik ile, hayalimdeki Solaris'e çok yakın bir Solaris'i bize sunmuştu. Özellikle Jeremy Davies'in Snow rolü gerçekten alkış alacak cinsten, düşlediğim o hafif kaçık Snow'u Jeremy Davies harika biçimlendirmiş.


Tipik bir uzaylı konusundan çok daha fazlasının olduğu Solaris, bilimkurgunun yapıtaşlarından. İnsan algısı, gerçeklik, duyguların mantıkla açıklanması gibi konular hakkında kafa yoranların kesinlikle okuması ve filmlerle hikayeyi pekiştirmesi gerekiyor.


'Sanki sen özellikle yanaşmıyorsun anlamaya.' diye inledi. Başından beri Solaris'ten söz ediyorum ben, yalnızca Solaris'ten. Yenir yutulur gibi değilse gerçek, benim suçum değil bu. Ama şöyle ya da böyle, başından geçen bunca şeyden sonra, sonuna dek dinlemek zorundasın beni. Kozmosa çıkarıyoruz, her şeye hazırız: Yalnızlığa, zorluğa, tükenişe, ölüme hazırız. Alçak gönüllülükten söylemeye dilimiz varmıyor ama, kendimize hayran hayran baktığımız oluyor. Ama çok, çok yazık! Birazcık yakından baktığımızda bütün o şevkin aslında düzmece olduğunu görüyoruz. Aslında kozmosu ele geçirmek değil istediğimiz, yalnızca Yer'in sınırlarını kozmosun sınırlarına dek genişletmek. Filanca gezegen bizim gözümüzde Büyük Sahra gibi kıraç, öteki Kuzey Kutbu gibi buz tutmuş, başkası Amazon Havzası kadar bereketli olsa olsa, insansever ve şovalye ruhluyuz: Başka soyları köleleştirmek değil niyetimiz, onlara kendi değerlerimizi miras bırakmak, karşılığında da onların mirasını devralmak istiyoruz. Kutsal Bağlantı'nın Savaşçıları sayıyoruz kendimizi. Bu da bir başka yalan! Yalnızca insanı arıyoruz biz, başka dünyalara gereksinimimiz yok. Ayna gerek bize. Başka dünyaları ne yapacağımızı da bilmiyoruz. Tek bir dünya, kendi dünyamız, yetiyor bize. Ama olduğu gibi de kabul edemiyoruz onu. Kendi dünyamızın ülkesel bir imgesi peşinde koşup duruyoruz hep: Bizimkinden üstün bir gezegen, üstün bir uygarlık arıyoruz, ama kendi geçmişimizin prototipi üzerinde gelişmiş olsun istiyoruz. Ve aynı zamanda yüzyüze gelmek istemediğimiz, kendimizi sakınmaya çalıştığımız bir şey var içimizde. Ama o hep içimizde kalıyor, çünkü Yer'den yola çıkarken bir ilk günahsızlık durumunda değiliz. Gerçeklikte nasılsak buraya öyle geliyoruz, sayfa çevrilip de gözlerimizin önüne serilince gerçeklik - kendi gerçekliğimizin sessizce geçiştirmeyi yeğlediğimiz yanı yani - artık sevmiyoruz onu.'

Solaris , sayfa 85, İletişim Yayınları