Türkiye'nin son yıllardaki en başarılı yerli çizgiroman çalışmalarından biri olan Deli Gücük'ün ilk iki cildi "Osmanlı Taşrasından Korku ve Dehşet Hikayeleri" ve "Alacakaranlık Zamanlar" dan bir zamanlar bahsetmiştik. Gel zaman git zaman, blogunda 3. cildin çıkacağı duyrulan Deli Gücük'ün yeni cildine ulaşmak biraz zaman aldı. Arada 2012 yılının sonbaharında İletişim yayınlarından Murat Başekim'in yazdığı 7 tane hikayeden oluşan "DG" isimli bir kitapla heyecan ve merakımızı tazeledikten sonra 2013 Mart ayı ile birlikte Deli Gücük'ün 3. cildi "Zifirname" raflardaki yerini aldı.
28 Nisan 2013 Pazar
23 Nisan 2013 Salı
Zerre - Erdem Tepegöz
Türk sineması artık tamamen başarılı bir sektör haline gelmiş durumda. Her ay, hatta hemen hemen her hafta vizyona birkaç tane Türk filmi giriyor. İşin sevindirici yanı, bu filmlerin hepsinin boş aksiyon, boş komedi ya da boş korku filmlerinden olmaması. Komedi olsun, gerilim olsun, 'sanatsal film' olarak değerlendirilen nispeten durağan, karakter odaklı filmler olsun, Türk filmleri açısından vizyon (bence) baya canlı bir yapıda. İşin üzücü yanı ise -en azından Ankara'da- alışveriş merkezi içinde bulunmayan sinemaların büyük bölümünün kapanmış olmaları. Bir zamanların On, Derya, Batı, Megapol, Kavaklıdere ve daha bilimum sinemaları artık "bizim zamanımızda sinemaya gitmek için AVM'ye gidilmek zorunluluğu yoktu" dedirtmek istercesine peş peşe kapandılar. Büyülüfener sinemaları (Bahçelievler ve Kızılay) ve Kızılırmak, AVM içinde olmayan, geriye kalan sayılı sinemalardan (Ankara özelinde benim aklıma başka sinema gelmedi açıkçası. Varsa da benim bilmediğim sinemalar). AVM sinemaları aslında iyiler, koltuklar rahat, ulaşım nispeten daha sıkıntısız ve benzeri güzellikleri var. Sıkıntılı noktaları ise belli gruplara dahil olmalarından kaynaklı olsa gerek, gösterdikleri filmler çoğunlukla Amerika'nın stüdyo filmleri ve Türkiye'deki yüksek bütçeli filmler. Mesela geçenlerde Altyazı dergisinde denk geldiğim "Yabancı" isimli filme gitmek için sinemalara bakındım; film sadece Kızılırmak, Büyülüfener ve bir AVM sinemasında vizyona girmişti. Yakında vizyona girecek Iron Man 3'ün 20 tane falan sinemada, bazı sinemalarda 2'şer salonda vizyona gireceğini düşününce bence üzücü bir sayı 3. Kaldı ki olay sadece Türk filmleri de değil. Zamanında Amerika'dan bir bağımsız film olan "Düşler Diyarı" (Beasts of the South Eastern Wild) filmi için vizyona baktığımızda onun da ancak 2-3 sahnede oynadığını görmüştük.
22 Mart 2013 Cuma
İyi Güzel Muhteşem Yarın - Cory Doctorow
Cory Doctorow'u daha önce duymuş muydunuz bilemiyorum. Benim kendisini keşfetmem, Türkçe'ye çevrilen (yazının konusu olan) kitabın kapak tasarımını ilginç bulmamla başladı. Yanda gördüğünüz kapak tasarımı ve bir betimleme ya da zincirleme isim tamlaması olmayan kitap ismi, değişik bir şeyler vaad ediyormuş gibi gelmişti bana. Okuduktan sonra biraz aldatıcı olduğuna karar verdiğim kapak ve arka kapak yazısı, benim ilgimi çekmeye yetti: "İlerlemenin sonuna varıldığında ne olur? Çağdaş bilimkurgunun önemli isimlerinden Cory Doctorow, tasarladığı Disney motifleri egemenliğindeki karamsar gelecekte, ergen 'üst-insan' Jimmy ile düşlerinin kızı ölümlü Lacey'nin öyküsü etrafında...". Kitabın sonuna geldiğinizde ise kurgusal hikayenin yanında, hatta belki kurgusal hikayeden çok yazarın ilginç bir insan olduğunu görüyorsunuz. "Bilimkurgu yazarı, blogçu ve teknoloji aktivisti Cory Doctorow, ünlü Boing Boing blogunun ortak editörüdür ve aralarında Guardian, New York Times, Publishers Weekly ve Wired gibilerinin bulunduğu pek çok gazete, dergi ve internet sitesine yazılarıyla katkıda bulunmaktadır. Doctorow, teknoloji yasaları, politikaları ve anlaşmalarında özgürlüğü savunan, kar amacı gütmeyen sivil özgürlükler kuruluşu olan Elektronik Sınırlar Vakfı'nın (eff.org) Avrupa İlişkileri Müdürlüğü görevini yürütmüştür. İngiltere'deki açık üniversitenin konuk profesörlerindendir ve Kanada'daki Waterloo Üniversitesi'nde sanal kürsü sahibidir. 2007 yılında California Üniversitesi Anenberg Kamusal Diplomasi Merkezi'nde Fullbright Başkanlığı görevini yürütmüştür. 2008'de baba olmuştur, kızı Poesy Emmeline Fibonacci Nautilus Taylor Doctorow, her türlü teknolojik ve insan yapımı eseri solda sıfır bırakan bir mucizedir." (Kitabın içindeki yazar tanıtımını direk aktardım) Gerek bu tanıtım yazısından, gerekse hikayeden sonra gelen, 2010 Dünya Bilimkurgu Fuarı'nda yaptığı konuşması ve bir röpörtajı gösteriyor ki bir yandan tam bir bilimkurgu hayranı olan, "geek" olarak adlandırılan insan grubunun örnek bir üyesi, bir yandan da teknik, teknolojik, bilimsel pek çok konuya uzun uzadıya kafa patlatan ve hakkatten çok sağlam fikirleri olan birisi.
16 Mart 2013 Cumartesi
18. ODTÜ Rock Şenliği - Büyük Ev Ablukada, Milankundura, Fil Bizim İşimiz
Bir ODTÜ Rock şenliğini daha bitirdik bu akşam. Bu sene kısmet ilk gün ve son güne oldu, ona rağmen harika konserler dinledik. Yani dinledik derken, bugün biraz tek başıma kaldım. Söz konusu Büyük Ev Ablukada olunca, bir de cuma akşamı olmasının etkisiyle 2-3 gün önceden tükenmişti biletler. Birlikte gidelim diyen pek çok kişi eşlik edemediler bana bu konserde. Bir de tek başıma kaldım derken de nasıl bir olumsuz elektrik varsa üstümde, onlarca insan ayakta kaldı, oturacak yer bulamadılar, benim sağımdaki de solumdaki de iki koltuk boştu, kimse gelip oturmadı yanıma. Çok da itici bir insan değilimdir aslında, insanlar neden ayakta kalmayı, merdivenlere oturmayı benim yanımda oturmaya tercih ettiler tam kavrayamadım.
14 Mart 2013 Perşembe
18. ODTÜ Geleneksel Rock Şenliği - Gevende, Kafabindünya, Mutrib
Bir ODTÜ Geleneksel Rock Şenliği serüvenini daha dün akşam başlattık. Yani ODTÜ MT (Müzik Toplulukları) başlattı, biz hemen hemen her yıl olduğu gibi seyirci olarak yerimizi aldık. Bu sene konser takvimi açıklandığı anda bende büyük bir heyecan yaratmıştı çünkü gerek her günün son grubu, gerekse de ön grupların çoğu sahnede dinlemeyi çok izlediğim gruplardı. Yan taraftaki listede görüyorsunuz zaten, ne kadar başarılı bir liste olduğu, dinleyenin zevklerine göre değişir tabii; ama benim açımdan baya heyecan verici bir program. Tabii geçen senenin şenliği Korhan Futacı, Yasemin Mori ve ön grupları ile yine güzel bir şenlik yaşatmıştı bize. Bu senenin en büyük sıkıntısı artık çalışıyor olmak oldu. Geçen senelerde rahat rahat dinliyorduk; oysa bu sene ilk konserin başlangıç saati de son konserin bitiş saati de önemli bir hal aldı. Biletleri satan çocuğa konser saatlerini sorduğumda kapının 4'te açılacağını, son grubun da büyük ihtimalle 8 civarı çıkmasını beklediklerini; ama konserlerde illa ki sarkma olacağını söyledi. Hal böyle olunca bizde hesaplamalar başladı, saat 6'da ODTÜ'de olabilsek, ilk gurubu kaçırmış olsak, bir şeyler atıştırsak... Aynı bu şekilde de başladık ilk güne. Saat 6'da bir şeyler atıştırıp Mimarlık Anfisi'ne geçtik. En azından ikinci gruba yetişmiş olmak istiyorduk çünkü ikinci grup post-rock tarzları ile Türk rock grupları arasında ayrı bir yerleri olan Kafabindünya'ydı. Tabii Rock Şenlikleri geleneğini bozmadı, saat 6'da gittiğimizde hala daha kapı açılmamıştı. Saat 7 gibi kapı açıldı, saat 7.30 gibi ilk grup Mutrib sahneye çıktı.
6 Mart 2013 Çarşamba
Beş Sevim Apartmanı - Mine Söğüt
Mine Söğüt'ün son kitabı olan "Deli Kadın Hikayeleri" nden bahsetmiştim bir zamanlar. O zamanlar Mine Söğüt, kitapevlerinde karşıma çıkan ilginç bir isimdi, bir yandan merak ediyor, öte yandan sırf kapağına bakılıp kitap alınır mı diyordum. Tabii kitap tasarımlarını, eşi Bahadır Baruter'in yapıyor olması pek bir çekici geliyordu bana (Bahadır Baruter benim özellikle eskiden "Lombak" dergisinde yayınlanan Ruhaltı çizimleri olmak üzere çizimini çok beğendiğim bir karikatürist). "Deli Kadın Hikayeleri" beni çok etkilemişti, Mine Söğüt böylece takip ettiğim bir yazar oldu benim için.
Memo Tembelçizer'in Lemanyak günlerinden kalma "Lemanyak Şehitleri" köşesine pek çok kereler Miki ve Biki olarak misafir olması sonucu çok sevimli, çok sevecen, neşe dolu bir kadın portresi çiziyordu Mine Söğüt; öte yandan böyle sevecen bir iç dünyası olan bir insanın bu tür şeyleri (acı çeken kadınlar, kadına şiddet, deliren kadınların hikayeleri) bu kadar çarpıcı bir şekilde betimlemesi ilginç gelmişti bana. Mine Söğüt'ün nasıl bir insan olduğunu Lemanyak Şehitleri'ni, ya da çeşitli sitelerde denk geldiğim röpörtajlarını okurken iyice merak etmiştim. Bu konuda tüm sorularımın cevabını Burak'la birlikte geçtiğimiz hafta katıldığımız CerModern'deki söyleşisinde aldım.
Mine Söğüt, tam Memo Tembelçizer'in çizdiği gibi, sevimli, neşeli, sevecen bir insan. Anlattığı öykülere hiç uymayan, ince bir ses tonu ve melodili bir konuşma tarzı var. Kitaplarının kaynağı, acı, şiddet, delilik dolu hikayelerin çıkışı ise gazetecilik geçmişinde saklıymış. Yıllarca gazetecilik yaptıktan sonra bir süre Öküz dergisinde yazıları yayınlanmış. Söyleşide söylediği üzere artık televizyonu ve gazeteleri hayatından tamamen çıkarmış. "Süreçleri uzun uzun anlatarak dikkatimizi dağıtıyorlar, sonuçları görebilmemizi engelliyorlar" diyor gazeteler için. Güncel hayatı internetten takip ediyormuş artık. "Süreçleri okumaktansa sonuçlara bakınmakla yetiniyorum" diyor. Kitap yazarken belli bir düzeni olmadığını anlattı söyleşide, "Yazmak; yemek ya da içmek gibi. Nasıl ki acıktığınızda yemek yer, susadığınızda su içerseniz, bunları yapmak gerektiğinde değil, içinizden -doğal yollarla- yapmak gelirse yazmak da benim için o şekilde" diye anlattı (tabii anlattıklarını kayda almadığım için birebir cümleleri değil bunlar). Çoğunlukla bir melodi yakaladığında, o melodiye göre yazarmış. Yazının bir müziği olduğunu, yazı yazarken de çoğunlukla o müziğin peşinde gittiğini söyledi. Kitaplarıyla ilgili soru soran insanlara, bir cevap vermeden önce "siz nasıl düşündünüz?", "siz nasıl değerlendirdiniz?" gibi sorular sorarak olayı bir soru-cevap söyleşisinden çıkartıp daha bir sohbet, tartışma, paylaşım ortamına dönüştürmesi de hoş bir ortam yarattı. Tabii 20 virgülle, 10 satırlık cümleler kuran abilerimiz bambaşka bir tat kattılar söyleşiye, o konuya çok fazla girmesek olur sanırım. Burak arkadaşımızın "Kadınların gözünden onların hikayelerini anlatıp ardından da onları deli olarak nitelendiriyorsunuz. Delilik çok güçlü bir kavram, sizin için, kitaplarınızda delilik nerede duruyor? Delilik sizin için ne anlam ifade ediyor?" sorusu geceye renk katan, cevaplamadan önce Mine Söğüt'ü düşünmeye iten sorulardan bir tanesi oldu (soruyu yanlış yazmamışımdır umarım). Ben de gecenin sonunda pişmiş kelle gibi sırıtarak elimde kitapla imza sırasına girerek renk kattım; ama sanırım sadece kendi suratıma. Bir noktada heyecanlanıp kitabı Burak'a verdim, "al abi sen imzalat" dedim ama kendisi son dakikada kitabı elime geri tutuşturup "hadi bakalım" dedi. Ben de "ehe" diyerek kitabımı kendisine uzattım, imzalatmak üzere. Sonrada kırmızı kulaklarla topuk (biraz fazla heyecanlanabiliyorum bazen)...
Gelelim imzalattığım kitaba. "Deli Kadın Hikayeleri" ni okuduktan sonra kitapevinde bir gün "Beş Sevim Apartmanı - Rüya Tabirli Cinperi Yalanları" kitabına bakınıyordum. O sırada yanımdan geçen bir genç "çok etkileyici, harika bir kitap. Bence okumalısın" diye tavsiyede bulunup yoluna devam etti, ben de aldım kitabı. Hikayemiz "Beş Sevim Apartmanı" nda açılıyor. 5 katlı Beş Sevim Apartmanı'nın her katında başka birisi yaşamaktadır. Dışarıdan bakan komşuların bilmediği şey, bu 5 garip insanın 5'i de delidir. Binanın bodrumunda yaşayan, kimsenin orada yaşadığını bilmediği psikolog doktor Samimi'nin hastalarıdır bu 5 insan. Cinler ve periler yüzünden delirmiş bu 5 kişiyi doktor Samimi belli bir amaç doğrultusunda binaya getirmiştir. Doktor Samimi'nin ve apartmanın öyküleri de dahil olmak üzere bir yandan tüm bu insanların öykülerini okurken bir yandan da doktor Samimi'nin günlüğü doğrultusunda onun yaptıklarını, amaçlarını izleriz. "Beş Sevim apartmanında garip bir şeyler oluyordu" diyerek başlayan kitap, apartman sakinlerinin (pek de sakin olmasalar da) hikayelerini anlatarak yavaş yavaş başladığı noktaya doğru ilerler. Bir yandan da bize aile içinde, çoğunlukla anne-babalarıyla yaşadıkları acılar, sorunlar, sıkıntılar yüzünden deliren, cinlerle perilerin dünyasına düşen insanların hikayelerini anlatır. Cinperilerin diyarında yaşayan tüm bu insanların hayal dünyalarının artlarında bir de gerçekte yaşadıkları vardır. Cinlerle perilerin onlara musallat olması boşuna değildir.
Yarattığı binbir türlü yaratıkla masalsı anlatımıyla, kurduğu karanlık dünyalarla, kendisinin de bahsettiği yazılarının müziğiyle, söyleşiye gelmiş birkaç öğretmenin uzun övgüler dizdiği başarılı betimleme gücüyle ("kitabı okurken o patlıcan yemeğinin tadını resmen damağımda hissettim" - hangi kitaptan bahsettiklerinden emin değilim) yakın takibe alınması gereken bir yazar Mine Söğüt. "Kırmızı Zaman" ve "Şahbaz'ın Harkulade Yılı 1979" söyleşide en çok bahsi geçen kitaplardı. Benim sıradaki hedefim bu iki kitap olacak. Kendisini hiç okumamış olanlar içinse zaten ilk kitabı olan "Beş Sevim Apartmanı" güzel bir başlangıç olacaktır.
Etiketler:
Beş Sevim Apartmanı,
Cermodern,
Kitap,
Mine Söğüt,
söyleşi,
Şiddet,
Yerli
31 Ocak 2013 Perşembe
Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi - Derviş Şentekin
Kitabın sonunda ana karakter ölüyor.
Yakın zamanda çıkan bir Türk polisiyesi "Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi". Bir gazeteciymiş Derviş Şentekin, Radikal'in Kitap ekinin editörlüğünü yapmış. 2011 yılında da ilk kitabı olan "Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi" yi çıkarmış.
Yazının başında şaka yapmış olduğumu düşünen varsa şaka yapmıyorum; gerçekten de kitabın en sonunda ana karakterimiz olan detektif ölüyor. Bana inanmıyorsanız bir kitapevine girdiğinizde bulabilirseniz kitabı elinize alın ve bakın. Kitabın son sayfasına bakmanıza gerek yok, kapağına baksanız da olur. Kapakta, anlatıcı karakterin öldüğünü 3 cümle ile çok net anlatıyor. Kapaktaki yazının çeldirici, şaşırtmaca olduğunu düşünebilirsiniz; o zaman kitabın arka kapağına bakın. Ön kapakta 3 cümle ile özetlenmiş ana karakterin öldürülmesi arka kapakta daha ayrıntılı anlatılmış. Diyeceksiniz ki "ama onların ikisi birden şaşırtmaca olabilirdi, belki yazar başka bir şeyden bahsedecekti, ana karakteri öldürmüş gibi yapıp öldürmeyecekti". Böyle düşünüyorsanız ve bana kızdıysanız kızmayın. Çünkü kitabın en başı, ilk bölümü de ana karakterin ölümünü anlatıyor. Hikaye başlamadan önce yazar, ana karakterini öldüreceğini kesin olarak bildiğinizden emin olmak istemiş, bunu garantiye almak için her fırsatı kullanmış.
Hikayeyi bozmadan kitabı tanıtmak gerekirse: İsmini bilmediğimiz bir karakter var elimizde. Kendisinden "ben" diye bahsettiği, başka birisi onun adını söyleyeceği vakit de "bana adımla seslendi" dediği için karakterimizin adını hikayenin sonuna kadar öğrenemiyoruz. Adını bilmediğimiz abimizle ilgili bildiklerimiz eski bir satranç şampiyonu olduğu, istihbarat teşkilatına girdiği, sonra da oradan kovulduğu. Hikaye başladığında elimizde eski bir istihbaratçı var yani, ve ondan kaybolan babasını aramasını isteyen bir kız.
Kitabı okumak isteyenlere kitabı beğenmelerinin yolunu açacağına inandığım söylemek istediğim birkaç konu var. İlk olarak, elinizdeki alışık olduğumuz türden bir polisiye değil. Aksiyonu olan bir hikaye değil en başta; hızla gelişen olaylar, koşuşturmalar, bulmacalar falanlar filanlar yok elimizde. Fazlasıyla sakin, fazlasıyla dingin bir kitap; olanlara bir anlam vermeye çalışan eski istihbaratçının günlük yaşantısına konuk oluyoruz. Zaten sürekli tekrarladığım üzere ana karakterin öleceğini, daha ilk sayfaya başlamadan bildiğimizden dolayı yazarın amacının sürükleyici, merak uyandıran, heyecanlandıran bir kurgu olmadığı aşikar. Hal böyle olunca kitap, ilham gelerek yazılmış bir hikayeden çok kurgulanmış, üzerinde çalışılmış bir proje gibi duruyor. Bir söyleşisinde yazar da bu görüşü desteklemiş:
"...
Roman klasik bir
açılışla başlayıp, “şah-mat”la sonuçlanıyor. Bol bol gönderme var;
gazeteci arkadaşım İbrahim Koçyiğit, kitaptaki yirminin üstünde
göndermeyi buldu. Romanda tam 41 sanatçıya gönderme var diyerek oyunu
daha da zorlaştırayım..." Açıkçası bu göndermeler konusunda ben çok da uyanık davranamadım; olaya hiç bu açıdan yaklaşmadığım için kitabı okurken bu noktaya çok fazla dikkat etmemiştim. Fakat çok bariz olan şu göndermeyi okumak benim çok hoşuma gitmişti:
"...'Onun için en rahatı cinayetçilerle takılmak; onlara yardım ediyorum.' 'Nevzat başkomisere mi takılıyorsun?' dedim heyecanla. 'Yok, yok. Onlar, neydi o genç çocukla kız, işte onlarla sağlam bir ekip kurdu. Dışarıdan kimseyle çalışmıyorlar pek.' 'Bu aralar Ankara'dan bir cinayetçi çıkmış, kasıp kavuruyormuş ortalığı' dedim Ankaralı başkomiserin adını hatırlamaya çalışarak. 'Hı hı, Behzat başkomiser. Tuttuğunu koparıyormuş adam. Kimsenin gıkı çıkmıyormuş. Tabancası elinde geziyor diyorlar; deli bir adammış.'
Behzat başkomiser sanıyorum hepimizin bildiği üzere Behzat Ç.'ye denk geliyor, Nevzat başkomiser de Ahmet Ümit'in polisiyelerinin çoğunun baş karakteri olan Başkomiser Nevzat (3 tane de çizgiroman hikayesi var kendisinin).
Polisiye bir hikayeye ve ilk bölümün hikayenin en sonunda, en heyecanlı anı ile başlamasına kanıp hareketli ve sürükleyici bir kitap bekleyenleri uyarırım; bu kitap sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Fakat bir (hatta arka planda birkaç) karakteri derinlemesine inceleyen, güzel, akıcı bir dili olan, iyi kurgulanmış ve daha gerçekçi bir hikaye okumak istiyorsanız, benim okumaktan büyük zevk aldığım bir kitaptı BPVKÇG (Bunu bir daha yapmayacağım, çok çirkin durdu).
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
