20 Şubat 2012 Pazartesi

American Gods - Neil Gaiman

Neil Gaiman'ı çoğumuz tanıyoruz. Küçükken okul kütüphanesinde Yüzüklerin Efendisi serisini keşfetmesiyle başlayan fantastik kurgu merakı, daha sonraları hediye olarak edindiği Narnia Günlükleri ve Alice Harikalar Diyarında serileriyle tavan yapmış ve şimdiki yazılarının temellerinin kurulmasında etkili olmuştur. Kısa ve uzun hikayeler yazan abimizi en çok çizgiroman Sandman serisinden tanıyoruz elbette ki. Çizgiromandan öte romanlarından en ünlüsü ise Amerikan Tanrıları. 

Kitabı öncelerde internetten incelediğim kadarıyla Türkçe okumamaya karar verdim, zira yetersiz çevrim, bazı noktaları satır aralarında bırakabiliyormuş; fakat sanırsam yeni basımı gelmiş/geliyormuş onun hakkında maalesef bir fikrim yok. 

Kitabın kısaca özeti ise şöyle; Hapishane cezasının bitmesine üç gün kala Protagonist abimiz Shadow, karısının bir trafik kazasında öldüğünü öğrenir ve hapishaneden erken tahliye edilir. Eve dönerken uçakta kır saçlı yaşlı deuteragonsit amcamız Wednesday ile tanışır ve onun kişisel koruması iş teklifini kabul eder. Wednesday ile Shadow şehirden şehre dolaşarak Wednesday'in çeşitli işlerini hallederler. Wednesday Shadow'a soru sormamasını sık sık tembih eder; fakat Shadow birşeylerin farkındadır: Fırtına yaklaşıyordur. 

Kitap hakkında çok spoiler vermek istemiyorum; çünkü hikayesi gerçekten Gaiman'ın yıllar süren çabasına değmiş. Kitap harika göndermeler, müthiş yansımalar ve ironilerle bezenmekle beraber, her yeni karşılaştığınız karakterin kesinlikle bir mitolojik karakterle bağdaştığını bilerek okurken karakteri çözmeniz de ayrı bir macera yaratıyor. Mitolojiye ilgi duymayanlar için elbette ki çok birşey ifade etmeyecektir; ama kişisel favorim olan Mad Sweeney karakterini daha fiziksel betimlemesinden ne olduğunu anladığınız zaman, her şey daha da renkli ve güçlü canlanıyor akılda ve daha değişik bir deneyim oluyor okurken.

Aslen İngiliz olan Gaiman'ın yarattığı Amerika uzamı zerre göze batmıyor. Her şey olması gerektiği gibi, Amerikan olmayan bir insanın Amerika'yı gördüğü ölçüde. Duman altı otoyol Diner'ları, bakımsız ve çirkin köşebaşı motelleri, otuz santim karla dış dünya ile iletişimi olmayan küçük kasabaları ile tam bir Ridley Scott Amerikası gözümüzde canlanan. Karakterlerin de güzel oturtulmasıyla her şey yerli yerinde bence. 

Tabi böyle gerçekçi bir Amerika'nın üzerine kurulan fantastik dünya ise ayrı bir şahane. Mitolojik tanrı ve hizmetkarlarının gerçek dünyadaki kulpları harkulade harmanlanmış. Hangi mitolojik kişiyle karşı karşıya olduğunuzu gerek karakter üzerinden, gerekse ortam üzerinden hemen hissettiriyor Gaiman müthiş anlatımıyla. Tabi gizli saklı olan karakterler de yok değil, ki onlar kitabın en büyük süprizleri. Fantastik ortamlar Amerika'dan biraz kopuk tabi, ama bir o kadar güzel. Özellikle sonlardaki Yggdrasil benzetmesi beni benden aldı.

Eski dünya tanrılarının vücut bulmuş halleri kadar Gaiman'ın kendi yarattığı yeni dünya tanrıları da bir o kadar ilgi akıllıca. Kendi tarzları olduğu kadar, eski mitolojik imgelerle de bağdaştırılmış birkaçı. Çok parmaklarımın ucuna basarak yazıyorum yazıyı çünkü en ufacık spoiler vererek kendi aldığım hazdan mahrum bırakmak istemiyorum bu yazıyı okuyanları. 

Kitap baştan sona çok sürükleyici, çok heyecanlı ve okuması çok eğlenceli. Bende bulunan kitap '10th Anniversary Edition' idi. (Yukarıda gözüken kapak.) Bu versiyonunda kitabın sonunda 'The Monarch of Glen' adlı bir ek kısa hikaye var, ki en temelde Shadow'un kim olduğuna dair tam bir açıklama getiriyor. (Aslında kitapta biraz çıtlatıyor, hatta kısa hikaye olmadan da çözenler olmuş Shadow'u.)  Bir de 11 Nisan 2011 tarihinde Neil Gaiman'ın twitter'da kitabın meraklılarıyla yaptığı soru cevap kısmı var. Çok kritik şeyler var bu soru cevap kısmında da trivia gibi, okuması çok eğlenceli.

Ek olarak biraz önce öğrendim ki, Nisan 2011'de Gaiman HBO ile American Gods'ın dizisinde anlaşmış ve 6 sezon olacağını belirtmiş kendi twitter'ında. Kitabın devamının gelebileceğini de tıklatmış azıcık bize. Odin'in öğütleri, Loki'nin şakaları sizinle olsun efendim.

6 Şubat 2012 Pazartesi

Melis Danişmend

Bilenler önce "Üçnoktabir" grubundan tanımışlar kendisini. Ben "Üçnoktabir" i "Barda" filminin film müziklerinden duymuştum. Oradaki şarkıları "Dediler ki" grubun öteki şarkılarını merak ettirecek kadar iyi değildi bence. Sonradan dönüp bakındım biraz; Sertab Erener'in "İncelikler Yüzünden" şarkısını çok güzel yorumlamışlar. Onun haricinde "üçnoktabir" günlerinden ağıza takılır bir şarkı yok gibi. Kendisi bu arada Vizyon Dergisi ve Radikal gazetesinde gazetecilik yapmış. Sonra da Rolling Stone dergisinde çalışmaya başlamış.


Sonrasında 2010 yılında "Daha Az Renk" adında ilk albümü yayınlanmış. Ben ilk defa "Bin Doz Öfke" şarkısı ile duymuştum ismini; Üçnoktabir'in solisti olduğunu ondan sonra öğrendim. "Bin Doz Öfke" yi baya beğenip, kendisinin müzikle geçmişinin de başarılı olduğunu görünce albümünü almıştım. İlk dinleyişte 1-2 şarkı öne çıkıyor, öteki şarkıları akılda kalmıyor bile. Fakat zamanla, dinledikçe, alıştıkça tüm şarkılara ısınıyor insan (Hani Dolapdere Big Gang ilk dinlediğinde pek bir eğlenceli, ilginç gözükür de birkaç dinlemeden sonra bıktırır da insan şarkıların asıllarını özler ya, onun tam tersi bir etki işte). Zaten kendisi de -yanlış hatırlamıyorsam Akustikhane'ye misafir olduğu zamandı- albümünün insanları neşelendirmesini beklemediğini, daha çok kendi kendine düşüncelere dalmasına yardım edeceğini umduğunu (ya da bunun gibi bir şeyler işte, cümleyi tam kuramadım) söylemişti. Yani sessiz, sakin zamanlarda dinlenecek bir albüm.

Akustikhane'nin 2. sezonunda konuk olana kadar kendisini sadece şarkı söyleyen tarafıyla tanımıştım. Akustikhane'deki söyleşiyi izleyince karakter olarak da baya hayranlık duyulacak bir insan olduğunu gördüm. Bir yandan kendi alanında (müzikte) ne kadar dolu, bilgili bir insan olduğunu görüyorsunuz, bir yandan da alçakgönüllü yorumlarıyla söyleşi kısımlarını dinlemekten de zevk alıyorsunuz (söyleşi kısımlarını tabii nete koymadıklarından youtube'da falan bulup paylaşmak çok mümkün değil. Artık program tekrarı olursa). Bu yazıyı yazıp kendisini tanıtma isteği duymama neden olan ise blogunda yazdığı bir yazısı: http://melisdanismend.blogspot.com/2012/02/tesekkur-ederim.html

Çok basit bir yazı aslında. Herhangi bir bilgi ya da haber veren bir şey değil; sadece kendisini takdir eden insanlara teşekkür etmiş. Fakat birazda bu nedenle, yazının yalınlığı ve samimiyeti dolayısıyla bir kez daha hayran bıraktı kendisine. Yaklaşık 1 hafta kadar önce Melis Danişmend'in bir konserini izlemeye fırsat bulamamış ve bir konserine gitmek isteyen insanlar için gerçekleştirmeye çalıştığı (ve fiyaskoyla sonuçlanan) internet konseri de aynı şekilde benim çok takdir ettiğim bir çalışmaydı. Bir yerlerde denk gelinince kaçırılmaması gereken ve yaptığı her türlü çalışma ilgiyi hak eden bir sanatçı olduğunu düşünüyorum. Evet.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Long Distance Calling


Long Distance Calling, kütük Almanya olan bir postrock grubu. Yanlış hatırlamıyorsam, Limbo-Pillow adlı muazzam blogtan keşfettiğimiz LDC, çok kısa sürede acayip beğenimizi kazanmıştı. Kendileri genç bir grup olmasına rağmen, 3 albümü 'Satellite Bay', 'Avoid the Light' ve 'Long Distance Calling' dinleyenlerinden hep çok olumlu geri-beslemeler almış. Post-rock ve Post-metal müziğinin dengeli olarak harmanlandığı müzik anlayışına aslında 'Avant-Garde' metal deniyormuş, onu da son zamanlarda bu grupla birlikte öğrendik. Kendileri de aslında biraz itiraz ediyorlar Postrock yaptıklarına; 'Başka birşey yapıyoruz biz arkadaşım.' deyip geçiyorlar. Postrock yapıyorlar ama bence bal gibi.


Parçaları genelde enstrümental olmasına karşın, birkaç şarkılarında vokalist misafir ediyorlar. Değişik bir hava katıyor katmasına vokalli parçaları; amma velakin bana grup çok yumuşuyormuş gibi geliyor, çok hoşuma gitmiyor o yüzden. Vokalsiz parçaları şahane ama, gerektiğinde sert, gerektiğinde melankolik oluyor genelde. Parçalarının kıvamları çok güzel o yüzden bizce. 

Geçenlerde grubu Beyoğlundan seyretme fırsatımız oldu E.D. ile birlikte. Sahnede güzelce eğlendiler, bizi de gayet gaza getirdiler. İstediğimiz parçalar çalındı, istemediklerimizde ise hava almak için dışarı çıktık. Memnun kalarak ayrıldık konserden. Konser ardında imza ve fotoğraf aldığımız elemanları da çok sevdik; fotoğrafta en önde olan -Erinç'in deyişiyle- Long Distance Calling'in Uzun Saçlısı, yani LDCUS, çok sempatik abi. Ayrı sevdik kendisini. Erinç'e de bir o kadar benziyordu fiziksel olarak. 'Belçika'ya Dunk Fest'e gelin.' diye azarladık, 'Elimizden geldiğince abi.' dedi, daha da sevdik.

Postrock musikisinin dinlenebilir gruplarından Long Distance Calling. Sağlıklı kalmak için süt için.

31 Ocak 2012 Salı

H. G. Wells

Asıl adı Herbert George Wells. Kendisi Jules Verne ile birlikte bilim kurgunun babası sayılıyor. Kendisi tarih, politika, savaş gibi pek çok konularda kurgusal olmayan bir sürü yapıt vermiş, yüzlerce makale yazmış... (http://en.wikipedia.org/wiki/H._G._Wells_bibliography) Tabii bizim kendisini tanımamızın ve bu yazıya konu olmasının nedeni başta da belirttiğim gibi bilim kurgunun babası olması.

Kendisini şimdiye kadar okumamış olan dostlara ismin aşina gelmesi için Türkçe'ye çevrilmiş (dolayısıyla en meşhur olan) birkaç kitabından bahsetmekte fayda var. Orson Welles tarafından radyoda okununca gerçek sanılarak Amerika'da yüzlerce insanın paniğe kapılmasına neden olan "Dünyalar Savaşı", yer altında yaşayan halk Morlockları bilim kurgu edebiyatına kazandırmış olan "Zaman Makinesi", onlarca uyarlamaya konu olmuş "Görünmez Adam" ve "Dr. Munreu'nun Adası" benim Türkiye'de kitapevlerinde görebildiğim kitapları (kitapevleri dediğim de en fazla Kızılay Dost ve İmge'den ibaret, kendimi bir an tüm Türkiye'yi gezmişim gibi hissettim). Her bir kitap ile ilgili, birbirine atıflarda bulunarak uzun uzun, farklı konularda yazmak, konuşmak mümkün. Bu yazının konusu ise yeni tanışılmış bir sahafta (Burak'a sevgiler) bulduğum "Kızıl Oda ve öteki öyküler" isimli bir toplama öykü kitabı.

Adından da anlaşılacağı üzere kitap "Kızıl Oda" ve öteki kısa öykülerden oluşuyor. Her biri 10-15 sayfa arası değişen 20 öykü var kitapta. H. G. Wells'in bilim kurgunun yanı sıra Steampunk'ın da yaratıcılarından biri olduğunu göz önünde bulundurunca öykülerin hemen hemen tamamının Viktoryen İngiltere'sinde geçmesi çok şaşırtıcı olmaz sanırım. İşi ilginç kılan kısım ise öykülerin tamamının bilim kurgu olmaması. Kimi öyküler var ki çok sıradan insanların, sıradan hayatlarından, sıradanın bir tık ötesinde bir kesitini anlatıyor. Mesela ayağını sakatlamış bir adam, camından dışarıda olanları izliyor, ya da iflasın eşiğindeki bir küçük esnaf, karısının zengin bir akrabasından para istemek için bir sürü iç çelişki yaşıyor. Bilim kurgu olmayan hikayelerin çok heyecan verici olduğu söylenemez. Fakat zaten en fazla 15 sayfa olduklarından yorucu, sıkıcı bir hal almıyorlar. Öte yandan karakterlere çok başarılı yaklaşımlar heyecan vermese de baya zevk veriyor. Mesela küçük esnafın, karısının (çok da hoşlanmadığı) zengin akrabaları ölüp de tüm varlıkları onlara kalınca üzülmeye çalışması ve kaç tane yazlık villa olduğu düşünceleri arasında gidip gelişi insanda "eheh" efekti oluşturuyor (pöf, ne işkence bir cümle oldu).

Tabii kitabın bir de çoğunlukta olan kurgusal öyküleri var. Kurgusal öyküler çoğunlukla baya iyiler; bir iki tanesi de -bence- bütünün içinde sıkmadan geçip gidiyor. Öykülerde günümüzün iyi tanınmış yazarlarından bazılarının bazı hikayelerinin temellerini bulmak mümkün. Mesela ben Stephen King'in 1408'i, Kızıl Oda'nın detaylandırılmış bir biçimi (Ya da Kızıl Oda'ya ne demeli? -Red Room. bknz. Shining). Kitabın en uzun öyküsü olan "Körler Ülkesi" bence kitaptaki en başarılı bilim kurgusal sosyolojik hikaye. Bir deprem sonucu dünyanın geriye kalanından kopan bir köy; köydeki herkes bir salgın sonucu kör oluyor ve yeni doğan çocuklar kör olarak doğuyorlar. Bir süre sonra ise görmek kavramı bu köyün insanları için tamamen yok oluyor. 15 kuşak sonra ise kazara bir insan düşüyor bu köye. Gören adamın körler ülkesindeki maceraları, körler ülkesindeki sosyal yapı falan... Baya etkileyici bir hikaye çıkarmış ortaya.

Son celsede bulunabilinen tüm kitapları okunması gereken bir yazar H. G. Wells; en azından söz konusu bilim kurgu olunca. Arthur C. Clarke bile Wells hayranıymış, H. G. Wells Society'nin zamanında ikinci başkanıymış.

24 Ocak 2012 Salı

Locke & Key

Hani bazen bir kitabın ilk birkaç sayfasını okursunuz da ardından o yazarın tüm kitaplarını okumak istersiniz ya; işte o türden bir açlığın garantileyicisi bir çizgi roman serisi "Locke & Key". Joe Hill isimli abimiz 2008 yılının başında yazmaya başlamış, şimdiye kadar 4 ciltte toplanmış 24 sayı ve 5. cildi oluşturacak 4 sayı yayınlamış. 4. ciltten benim hissettiğim hikaye sona yaklaşıyor gibiydi, sanıyorum ki 5. cilt sonuncusu olacak. Anlattığı bu hikaye ile birkaç Eisner ödülü ve British Fantasy ödülünü almış Joe abim.



İş böyle olunca, dedim ya ikinci sayfada merak ediyor başka neler yazmış bu abi de biz kaçırmışız şimdiye kadar diye. Çok bir şey kaçırmış sayılmayız; henüz çok yeni bir yazarmış Joe Hill. Yazdığı kısa öyküler pek çok ödüller kazandırmış kendisine; Ray Bradbury Fellowship, Bram Stoker Ödülü, British Fantasy ödülü (bunu iki kere kazanmış demek ki) falan da filan da. İlk kitabı "Heart-Shaped Box" 2007'de yayınlanmış. Türkçe'ye "Kadife Kutudaki Hayalet" şeklinde çevrilmiş. Ankara'da baktığım hiçbir kitapevinde bulamadım ben kendisini; asıl dilinde okumak için bir işaret olsa gerek bu. Peki asıl bombaya hazır mısınız? Joe Hill abim, babasıyla karşılaştırılmamak, babasının adını kullanıyormuş gibi olmamak için gerçek adını kullanmıyormuş. Kendi asıl, uzun ismi: Joseph Hillstrom King.


Locke & Key ile ilgili çok fazla bir şey anlatmak istemiyorum; çünkü söylenecek her cümle bir sayfanın süprizini kaçıracak. En üstü kapalı haliyle: Locke ailesi yaşadıkları bir trajedinin ardından Lovecraft kabasında babalarının büyüdüğü eve taşınırlar. Hikayenin odağında 3 Locke kardeş var. Kardeşler taşındıkları bu evde bazı ilginç anahtarlar bulurlar, baya ilginç özellikleri vardır bu anahtarların. Tabii doğal olarak bu anahtarlarla ilgilenen birileri daha vardır ve artık bu birileri ile Locke ailesi arasında çeşitli karşılaşmalar yaşanır.

Çok başarılı karakterleri, iyi işlenmiş olay örgüsü ile baya başarılı bir seri Locke & Key. Sanıyorum (umuyorum) ki yakın bir tarihte Türkçe'ye de çevrilecektir. 2010-2011'de dizi uyarlaması için birkaç girişimde bulunulmuş. Söylenen o ki Fox uğraşmış, didinmiş, bir pilot bölüm yayınlanmış. Ama pilot bölüm çok tutmayınca vazgeçmişler, proje rafa kaldırılmış. Çizgiroman uyarlamalarının çok revaçta olduğu, ama çok başarılı olmadığı günümüzde belki de çizgiroman olarak kalması çok da fena olmaz.

Görsel köşe,

Bu sabah yine işsiz olmamın getirisiyle aradan birkaç şeyi kısaca çıkarmak istedim. 













Devlet Tiyatrolarının oyunlarından biri olan Barış'a gittik birkaç gün önce, Antik Yunan oyunu olan Barış, sonralardan 1900lerin ortalarında modernleştirilmiş, 2010'da da biraz Türklük serpilmiş içine, detayını anlatmak istemiyorum ama Senaryo olarak zaten çok karışık olmayan; ama derin anlamlar çıkarılabilecek ve bence maalesef zayıf kalan bir oyun. Bizden çok geçer not alamadı. 


Bir Zamanlar Anadoluda'yı sonunda evde DVD keyfi ile izleyebildim. Üç Maymun'dan sonra gerçekten bence de en azından halka biraz daha yakınlaştı NBC. Uzak hala favorim olmasına rağmen, BZA büyüleyici bir film. Müthiş atmosfer, müthiş bir yönetmenlik, harika oyunculuklar ve çok sıcak bir senaryo. Filmin içinde kendimi kaybettim. Uzun zamandır bir film başlarken bu kadar heyecanlanmamıştım, en son Nolan filminde olmuştu sanırım. Muhtarın kızının çay verme sahnesinde ben de aşık oldum kıza. (Ablam yukarıda.) Teşekkürler NBC, eski filmlerini hiç aratmıyor yenileri. Her şey çok güzel, her şey çok yerinde. Filmin gece sekansına diyecek kelime bulamıyorum, görülmesi gerekiyor sadece. Fırat Tanış duruşuyla yetti bana, harika bir insan. Kamera arkasında bağlama çalışını da gördüm ya, yetti bana. 


Ejderha Dövmeli Kız'ın kitaplarını da okumadım, İsveç (ti sanırım.) filmlerini de izlemedim, o yüzden karşılaştırma yapmayacağım. Fincher bu işi biliyor ama. Düşmeyen temposu, vurucu sahneler, çok iyi Ejderha Dövmeli Kız (!) seçimi ile harika bir prodüksiyon var. Spesifik olarak Daniel Craig'ten korkuyorum diye arkadaşım var, Efe kendisi, korkma, Bond'u düşünmedim bile yüzüne bakarken Craig'in. O kadar sıyrılmış bence Craig her şeyden. Filmin Introsuna benden artı bir puan. Zeppelin seven olarak çok zevk aldım.



Zenne, harika bir girişe sahip. Intronun etkisinden çıkamamışken çoğu sahnede çarpıldım. Zenne, bir homoseksüelin başından geçenlerin bir film gerçek bir olaydan esinlenilmiş, ki bu daha da vurucu yapıyor filmi. Oyunculuklar şahane, atmosfer yerinde, karşılaşılan gerçeklik ise hayli insanı boğan cinsten. Türü ve Türkiye koşullarında bakılacak olursa örnek teşkil edebilir Zenne. Akılda kalıcı sahneleri var; ama beğenmediğim yönleri de az değil. Filmin müziklerini Demir Demirkan iyi kaldırmış, gayet uyumlu bence her şey. Görüntü yönetmenliğini ayrı sevdim, lens açılarının değişimi ile flashback çok aklıma yattı benim. Kişisel olarak Şehit Binbaşının ailesi beni çok başka yerlere götürdü. Dram aralarda çok abartıya kaçtı diye düşündüm izlerken, en sonunda gerçek bir hikaye olduğunu görünce sustum. Herkesin kaldıramayacağı, cesur, ama biliyorum ki yine çok tepki çekecek bir film Zenne.  




Uzun mesafe sonunda bizi çağırıyor, cuma günü Bronx Pi Sahne'de Avrupa'da bir türlü yakalayamadığımız Long Distance Calling'i sonunda yakalıyoruz. Pislikler Belçika'ya, Dunk Fest'e de gelmemişlerdi, çok şey kaçırdılar, onlar kaybettiler. Postrock müziği altında aslında müziklerine buram buram metal döken abiler, ki kendiler bambaşka müzikler yaptıklarını savunuyorlar sürekli, bu sektörde Erinç ile beraber, aslında Erinç'in çok değil sanırım, kişisel favorilerimizden; heyecanlıyız. Daha da kişisel notum var; Into the Black Wide Open ve 'özellikle' Arecibo çalmazlarsa mekanı yıkarım.


17 Ocak 2012 Salı

Kutuluş Son Durak


İlk defa tanıştığım Yusuf Pirhasan'ın sanırım ikinci sinema filmi Kurtuluş Son Durak. Kadına şiddeti mizansen yönden veren film, şu sıralar sinemalardaki filmlerden bir hayli değişik bence, ki yazma gereği gördüm. 

Film bana ilk olarak Levent Kırca ve Nevra Serezli'nin başrollerini paylaştığı 'Ne olacak şimdi?'yi anımsattı bana. Kadın şiddetini, apartman ve sokak uzamlarında, özelden genele aktarmaya çalışan filmin kısa özeti şöyle; Kurtuluş Son Durak'taki 'Saadet' apartmanına, sevgilisinden yeni ayrılmış Psikolog ablamız Eylem taşınır. Bunalıma giren Eylem'i, apartmanın diğer kadın sakinleri kaldırır, kendine getirir. Kadına şiddetin kol gezdiği apartmanı adam etmeyi kafasına koyan Eylem, diğer kadınlarla 'pembe fularlarını kuşanır ve harekete geçerler. 

Apartman filmlerini aşırı beğenirim, karakterleri kapı numaraları ile tanıdığımız, açılmayan kapılardaki sakinlerin daha gizemli olduğu filmler çok çekici geliyor. Bu film de aynen öyle tanıtıyor karakterleri. Mizah ile birleşince bu özellik, çok sıcak bir film oluşmuş benim gözümde.  Sakin ve uyumlu renklerin de kullanılması, filmi daha da sıcak bir hale getirmiş. Müzikler, setler de kanımca gayet yerinde. 

Filmde çok birşey olmayınca, her şey oyunculara kalıyor aslında. Bu konuda film bence çok başarılı, Demet Akbağ, Nihal Yalçın, Ayten Soykök, Asuman Dabak, Mete Horozoğlu, Ahmet Mümtaz Taylan beni çok tatmin ettiler oyunculukları ile. Özellikle Nihal Yalçın ve Ahmet Mümtaz Taylan'ı iki kere kutluyorum, çok müthişti. (Özellikle Mümtaz Taylan son zamanlarda hem bu film ile, hem TV dizisi Leyla ile Mecnun ile, hem de Bir Zamanlar Anadolu'da ile favorim net.) Mizahı da, dramı da çok iyi kaldırmışlar karakterler oyunculuklar sayesinde, hiç gözüme batan biryer olmadı.



Film kurgusu ile de beni memnun etti, son dakikaların acelesi midir bilemiyorum, sonlara doğru film bence biraz havalandı, abarttı bazı olayları, bir anda çok özelden genele çıktı. Sonu biraz gözüme battı benim, onun dışında hiçbir sorun yok. Özellikle kadına şiddet ve kadın-erkek eşitliğini, bugünlerde sokaklarda bas bas bağıran bağnaz, yoldan sapmış feministler gibi değil de, teorik olarak tam optimum seviyesinde savunuyor. Kadınların maruz kaldığı şiddeti, nedenlerini, örneklerini ve yapılması gerekenleri film su gibi vermiş izleyiciye. Öyle zehir zemberek bir feminizm havası yok, ki müthiş bi'şey bu. 

Güzel konusu, hoş işleyişi ve harkulade oyuncukla Kurtuluş Son Durak bence izlenecek filmlerden bu ara. Kişisel bir son notum, hanım teyzelerle sinemaya gitmeyi çok özlemişim, her sahnenin öncesi ve sonrasında 'Bu kız ölür, bak şimdi ne olacak?, Vah kızım!' gibi yorumların duyulduğu sinema salonunda çok eğlendim.