24 Haziran 2012 Pazar

Neuromancer - William Gibson (1984)


Teknolojinin gelişmesiyle yalnızlaşan insan ve toplumun örneklerini ve uyarılarını sürekli görüyoruz çevrede. Sabah programlarında çıkan uzman bey babalara kadar düştü bu konu. Gazetelerde uyarılar, dijital medyada ilgili yazılar tonla var artık. Seneler önce, ne zamandı hatırlamıyorum, Devlet Tiyatroları'nın 'Tek Kişilik Şehir' adlı oyunu bir kafe ortamında bu konuya değiniyor, güzel bir sonla seyirciye ders veriyordu. Böyle bir sorunun ve farkındalığının olduğu şühpesiz.

Bir yandan da kişisel fikrim şöyle: teknolojinin gelişmesi roket hızında, ona laf yok; fakat yalnızlaşma ve mutsuzluğa götürecek kadar değil. Teknoloji hayatımızda domine bir pozisyona geçmiş olabilir, fakat ben şuna inanıyorum ki, teknoloji yapmak istediğimiz ve beklediğimi şeyleri sadece daha kolay hale getiren bir seviyede. Elden bırakmadığımız sürece ne yalnızlaşma olur, ne mutsuzluk.

Fakat, teknolojinin hayatın her adımında olduğu, içimize kadar işlemiş bir dünyada böyle bir insiyatifimizin  olmayacağını görmek gökteki yıldızlar kadar açık. Neuromancer'ın da bize verdiği uzam tam olarak bu. 'Siberpunk' adlı terimi dünya ile tanıştıran William Gibson, elektronik, dijital, sanal ve elektromekanik alanların dünyayı hükmettiği bir ortamı hazırlıyor bizlere. Durum böyle olunca, mutsuzluk, esenliksizlik, bunalım ve yalnızlık en üst seviyeye erişiyor. Özet olarak yüksek teknoloji ve düşük hayat seviyeleri siberpunk aleminin ana mottosu. 


William Gibson'ı atlamamak lazım burada, kendisi siberpunk janrasını yaratmakla beraber, reality TV, internet ve video oyunlarının gelişiminde fikir babalarından. Yazar olmasının yanısıra, son 40 yılda gelişen teknolojiyi 'novel' konumunda tutan en ünlü bilimsel düşünürlerinden  kendisi. Bilimi ve bilimkurguyu iyi yaratması ve mükemmel üslubuyla Gibson çağ için çok önemli.

Neuromancer, yakın gelecekte Japonya'nın distopik şehri Chiba City'nin yeraltı mekanlarında başlıyor. Yetenekli bir bilgisayar hacker'ı ve madde bağımlısı  olan Henry Case protagonistimiz. Yakın zamanda çalıştığı bir gruba kazık atan Case, grup tarafından yakalanarak mycotoxin ile aşılanır ve siberuzay'a girme yetisini kaybeder. Bütün yeteneğini kaybeden Case işi yapamaz hale geir, hayattan tamamen kopar ve kayıp bir insan şekline bürünür. Esrarengiz insan Armitage ve sibernetik modifikasyonları olan kişisel koruması 'Razorgirl' Molly ile Case'in yolları kesiştiğinde Armitage ona vücudundaki mycotoxin'leri geri alabileceğini; fakat karşılığında onun için bir iş yapması gerektiğini söyler. Case bu teklifi, şüpheyle de olsa kabul eder ve ana hikaye başlamış olur. 

Chiba City - PHATandy
Japonya, Rusya, Fransa, Amerika, Türkiye gibi oradan oraya atlayan hikaye yakın gelecekteki siberpunk olasılığını çok iyi bir şekilde kurguluyor ve deneycilik ile harika bir şekilde simule ediyor Gibson. Gri, mavi ve siyahın karıştığı, aklımızda aslında ufaktan canlanan Japonya uzamından, geleneksel görünümünü korumuş; fakat siberpunktan nasibini almış yağmurlu bir Beyoğlu gününe kadar her şey yerli yerinde ve ustaca uyumlu. Birbirinden tamamen farklı özelliklere sahip ana takım, kitabı bir macera havasında tutsa da, arkaplanda teknolojinin toplum üzerindeki izdüşümlerinden, yapay zekanın mantık ve duygu algoritma analizlerine, siberuzayın betimlemelerinden, vücuda yapılan elektromekanik eklentilerin (augmentation) insan psikolojisi üzerindeki etkilerine kadar birçok konuyu ince eleyip sık dokuyor. Kitabın temposu ara ara düşse de sürekli olarak bir şekilde bilimkurgu severleri peşinden sürüklemeyi başarıyor. Kitabın Türkçe çevirisinin başarısız olduğunu duyduktan sonra (Gerçi şimdi 6 45 yayınları tekrar çıkarmış, onun hakkında bir bilgim yok.) Murat sağolsun Almanya'dan bir İngilizce kopyasını istedim ve onu okudum. Türkçesinin bilmem; ama ağır anlatımıyla Gibson'ın arada bir beni darmadağın ettiğini söylemeliyim. Nerede olduğumu anlamıdığım noktalar, tekrar okumak zorunda kaldığım chapter'lar oldu. 



Zamanı için, ki hatta şimdi için bile, süper yapay zeka, matrix'e girme, siberpunk gibi konularıyla, özetle içinde bulunduran her şeyiyle çok gelişkin bir kitap Neuromancer. En önemli bilimkurgu eserleri ödülleri olan,  Nebula, P. K. Dick, Hugo'yu o zamanlar çok kolay alan bir kitap olduğunu da ekleyelim. Çevremizde gördüğümüz çoğu benzer kitap ve filmlerde Neuromancer'dan birşeyler bulmak çok kolay, Matrix'e girme  mevzusu veya yazının başındaki resimdeki kızımız Molly, Matrix filmi ve filmdeki Trinity'nin yaratılmasında temel refereansların başını çekiyor. 

Kitabı okuduktan sonra ilgisi devam edenler için Neuromancer'ın çizgiromanlarını okumalarını da tavsiye ediyorum. Son bölümü hariç çizgiromana dökülen hikaye, akılda yaratılan dünyayı karşılaştırmak için çok eğlenceli bir araç. Şahsen benim kafamda hayal ettiğim İstanbul'u çizmemişler, fakat gerisi aynen düşündüğüm gibiydi, bu da okurken beni çok eğlendirdi.


Bilimkurgu'nun Dünya'da, gerçekçilik çerçevesinde kısıtlandığı, aşırıya kaçmadığı sınıflarından hoşlanıyorsanız, Matrix, 13.Kat, Blade Runner gibi filmleri veya Deux Ex ya da System Shock gibi vidyo oyunları ilginizi çekiyorsa, bu konunun babasını okumanızda yarar var. Bu şekilde siberpunk'ın bomba gibi doğuşuna siz de tanık olabilirsiniz. Bilimkurguya ilgisi olmayanlar için ise bu kitabı okumak dünyadaki en azaplı süreçlerden biri olabilir. 

23 Haziran 2012 Cumartesi

CerModern Açık Hava Film Günleri ve Bir Yaz Dönümü Sanat Gecesi Kuğulu Park Dinletisi

CerModern bu sene de yaz etkinlikleri kapsamında açık hava sinema akşamları düzenledi. Geçen sene Ankara'da olmadığım için bilgi sahibi değilim tema hakkında; fakat bu sefer ana gidişat Türk filmleri üzerineydi. 18-24 Haziran tarihleri arasında gerçekleşen akşamların ben sadece 22 ve 23'üne katılabilidim. 'Entelköy Efeköy'e karşı' ve Onur Ünlü'nün uzun zamandır merak ettiğim 'Celal Tan ve ailesinin aşırı acıklı hikayesi' filmleri açık havada püfür püfür esen rüzgar ve biralarla çok leziz 2şer saat yaşattılar bize. Ortamın güzelliği yerindeydi, ama arada bir gözümüze çarpan detaylar yok değildi. İzleyicilerin manyak gibi konuşması, hatta bazı insanların bira-muhabbete gelmiş olmaları, açık havada zaten zor duyulan ve CerModern yapısından ötürü yankı yapan sesini iyice duyulmaz hale getirdi. (Ben iki akşama da geç gittiğim için arkalarda oturdum, önler aynı şekil değildir eminim.) Maliyetin ve fedakarlığın farkındalığı ile beraber, böyle gecelerin Ankara'da daha da olmasını umut ediyorum.

(26 Haziranda gelen edit: Yok kesinlikle seyircide bir sorun var, sinema kültürü az çok biliyoruz ama olay açık hava olunca insanlar sinemadan ziyade aktivite gözüyle bakıyorlar olaya. Midnight in Paris'e gittik bugün, arkamızdaki ekip bayağı bir muhabbete gelmişlerdi. Arkadaşım televizyon mu bu önünde açıkken muhabbet ediyorsun? İzlemeyen varsa yürüsün gitsin lan, bizi de rahatsız etmesin.)


Cuma akşamı Cer'den çıktıktan sonra Kuğulu Park'a TOBAV, DETİS, TOMEB, OPSOD, KÜLTÜR SANAT-SEN, IŞIK DER, SANTEK DER meslek örgütlerinin düzenlediği Bir Yaz Dönümü Sanat gecesi adlı etkinliğe gittik. Devlet Tiyatroları, Opera ve Bale sanatçılarının verdiği dinletiye Limonata ve çekirdekle katılarak sanatsal duruşumuzu bir kez daha gösterdik. (İnsanın trilyonları da olsa bunu yiyor.) Akşam birçok  farklı sahne sanatçıları performans sergiledi. Tiyatro şarkıları, opera ve müzikaller, modern ve halk dansları, çok sesli koro ve solo gösteriler herkesi cezbetti. Biz tabi sinema çıkışı gittiğimizden çoğunu göremedik; ama sevgili Kutay Sungar'ı gece sonuna doğru yakaladık, mutlu olduk. Mükemmel bir çoşkunun ve desteğin bulunduğu gece geç saatlere kadar sürdü. Yine böyle gecelerin tekrarı ümidi ile..

Fotoğraf: Kutay Sungar 

19 Haziran 2012 Salı

Karanlık Gölgeler

Tim Burton abimizin markalaşmış bir isim olduğu artık su götürmez bir gerçek. O kadar ki günümüzde pastel renkli, gothik öğelerle bezeli, belli bir dozajda mizah içeren yapıtları Burtonvari (bknz. Burtonesk) olarak değerlendiriyoruz. Dolayısıyla herhangi bir filmin bir yerinde Tim Burton'ın ismi geçtiği vakit daha fragmanını bile izlemeden filmle ilgili bir beklentimiz doğuyor, merak ediyoruz filmi. Yani en azından benim için öyle (Abraham Lincoln the Wampire Hunter bile ne kadar kötü gözükse de fragmanından, benim içimde eğlenceli olacağına dair bir umut var). İş böyle olunca, yönetmenliğini yaptığı yeni film Dark Shadows - Karanlık Gölgeler'e de merak içinde, gidebilmek için gün saydık.



Öncelikle filmle ilgili, izlemeyenler için ansiklopedik, wikipediatik ve imdblik bilgiler: Yeni filmimiz ilk defa 1960'larda geçilmiş bir Amerikan pembe dizisinden uyarlama. Tam emin değilim ama sanırım ki hikayeler biraz yakın; tabii Tim Burton 1225 bölüm süren diziyi uyarlamamış, kendi hikayesini çıkarmış aradan. Tim Burton, Quentin Tarantino ve Madonna dizinin çok büyük hayranları olduklarını söylemişler zaman zaman. Johnny Depp, dizinin ana karakterlerinden biri olan Barnabas Collins'e o kadar hayranmış ki büyüdüğünde o olmak istiyormuş (ve çocukluk hayaline kavuşmuş böylece).



Filmin baya güçlü bir oyuncu kadrosu var. Johnny Depp ve Helena Bonham Carter'ı saymaya gerek yok zaten, filmin Tim Burton filmi olduğunu söylediğimiz anda bu iki isim kadroya dahil olmuş oluyorlar zaten. Ana rollerde ikisi haricinde Eva Green ve Michelle Pfeiffer yer alıyor. Oyunculuk bakımından konuşacak olursak bence her iki oyuncu da karakterlerinin hakkını veriyorlar. İlk defa Rorshack olarak tanıdığımız, yeni nesil Freddy Krueger, Jackie Earle Haley de evin tek uşağı rolünde, bir yan rol oyuncusu olmasına rağmen yine iyi bir oyunculuk çıkarmış. Bana öyle geldi ki uygun karakter ve fırsat verilse çok konuşulacak bir karakter oynayabilir gibi (yani insanlar onu Rorshack'tan öte bir karakterle anabilir). Yan rollerde, ailenin öteki üyeleri bence o kadar da iyi birer oyunculuk sergilemediler. Misafir oyuncu kadrosunda ise, konser vermeye gelen Alice Cooper harika bir uyum sağlamış filme. Bir sahnede karşımıza çıkan Christopher Lee ise karakter bakımından çok bir şey katmamış olsa da varlığı ile şenlendirmiş filmi.


----- Bundan sonrası filmle ilgili, izlemeden okumak istemeyenler için ayrım noktası burası. Sadece fikir vermek için; övmeyeceğim filmi.-----


Filmle ilgili 1-2 cümle laf etmek gerekirse, açıkçası ben filmden çıkınca içimde bir tatminsizlik hissi vardı. Filmin hikayesi pek bir eksik geldi bana. Sanki diziyi izleyen insanlara yönelik bir hatıra filmiymiş gibi, diziyi bilmeyen bizler için bazı şeyler çok hızlı gelişiyor. Bence en büyük sıkıntı filmin çoğunlukla Johnny Depp'in karakteri Barnabas Collins'in etrafında dönmesi. Öteki karakterlerden Eva Green'in karakteri kötü cadı haricinde diğer karakterlerle yeterince tanışamıyoruz. Mesela baba hiçbir önemi olmayan bir karakterken bir sahnede hırsız ve karısını aldatan baba olup bir sonraki sahnede ayrılıyor filmden. Helena Bonham Carter'ın doktoru biraz daha yer bulabilmiş kendisine filmde, onu ötekilerden biraz daha fazla tanıma fırsatımız oluyor ama karakterin ana hikaye akışına hiçbir etkisi dokunmuyor. Kendi kendine bir karakter, kendi kendine bir hikayesi var, ölüp hikayeden çıkmasının da hemen hemen kimseye bir etkisi olmuyor (sadece anne bir sahnede "doktor nereye gitti yahu?" diyor, o kadar). Hele ki sorunlu ergen gibi görünen kızın bir anda kurt adama dönüşmesi hiçbir anlam ifade etmiyor. O ana kadar hiçbir imada bulunulmamış. Kurt adam olarak karşımıza çıkmasının da hiçbir faydası yok; kimseyi dövemiyor, kimseye bir tehdit unsuru oluşturmuyor. Kurt adam olarak geliyor, dayağını yiyor, çekiliyor köşesine. Normal ergen kız olarak devam etse de olurmuş yani. Genele bakıldığı zaman, film bir çeşit zamanda yolculuk komedisi tadında, geçmişten günümüze gelen bir adamın günümüz dünyasındaki şaşkınlıkları. Zamanda yolculuğa ek olarak bir aşk üçgeni hikayesi görüyoruz. Bunların haricinde öteki karakterleri ilgilendiren aile bağları, sonsuz yaşam, yaşlanmak, ebeveynleri tarafından anlaşılmayan çocuklar gibi konuların varlığından bahsediliyor ama film akışında kendilerine yeterince yer bulamıyorlar.

Çok haksızlık da etmemek lazım bir yandan da. Anlattığı kadarını iyi anlatmış diyebiliriz Tim Burton abimiz için. Aynı zamanda hep alışık olduğumuz Burton atmosferini de doya doya yaşatıyor bize. Pastel gothik görkeme doyuyoruz yani. Son birkaç filmde hemen hemen hep aynı tiple aynı karakteri oynayan Johnny Depp de baya farklı bir karakterle çıkıyor karşımıza, kendisini neden sevip takdir ettiğimizi yeniden hatırlatıyor. Aynı zamanda müzik seçimi bakımından bizi mutlu ederken film müzikleri (film için bestelenenler) de bir o kadar güzel (yaşasın Danny Elfman!). Son celsede yüksek beklentileri hayal kırıklığına uğratacak ama Tim Burton sevenlere hoşça vakit geçirtecek ortalama bir film Karanlık Gölgeler.

2 Haziran 2012 Cumartesi

Prometheus


(Fotoğrafları ve kelimeleri spoiler içermeyecek şekilde seçtim, izlemeyenler için sorun teşkil etmeyeceğini baştan söyleyeyim.)

'Bilimkurgu da bir sanattır.' der Metis. İnsanlığın bir sonraki adımına yaklaşmasında sanatın ve teknolojinin meşaleyi tuttukları şüphesiz. Toplumda iki öğe bir ringin iki köşesindeki rakipleri olarak gözlemlense de hep, aslında içiçe olduklarını hepimiz biliyoruz. Gece, film çıkışında otururken yaptığımız konuşmada da belirtilmişti, Apollo programlarında kullanılan Saturn V roketinin tasarımında bilimkurgu yazarı olan roket mühendisleri de yer almaktadır, ki o insanlar bize şu anda başka gezegenleri görmeyi sundular yaptıkları buluşlar ile. Teknolojinin gelişmesiyle sanat şekillenir, sanatın dönüşümüyle teknoloji daha yenisi ve iyisi için tekrar yola düşer. İnsanlığın 2 bacağından her biridir sanat ve teknoloji.

Bilimkurgu baştan sona çok zor bir iş. Bir sonraki adımı hayal ederek bir dünya yaratmak, onu belirli mantık algoritmalarına uydurmak, üzerine bir de kurgulamak herkesin haddi değil. Hala Neuromancer'ı okuduğum şu sıralarda şunu farkettim ki, William Gibson gibi bir yazarın, sonsuzluğa gebe olan 'Cyberpunk' janrasını yaratmasının ardından, onu takip eden örneklerinin ne yazık ki sadece iki elin parmaklarını geçmeyecek kadarı onun kadar kaliteli olduğu. Hal bu olunca, lezzetli bir bilimkurgunun üzerinde durulması gereken özenin de önemiyeti de kendini insan karnından yeni çıkmış bir alien yavrusu kadar kendini belli ediyor. 

Prometheus genel çerçevede, dünyanın farklı noktalarında bulunan antik yazıtların incelenmesi ile keşfedilen, trilyonlarca kilometre uzakta bulunan bir gezegende yaşadıkları öngörülen ve insanların yaratıcıları olduklarına inanılan 'engineers' adı verilen bir ırka, Prometheus adlı gemiyle yapılan ziyareti konu alıyor. Farklı dallarda uzman olan bilimadamların 'cyrogenic' uyuma pad'lerinden uyanışı ile hikayeye dahil oluyoruz biz seyirciler. Sonrası olaylar olaylar.

Prometheus ile ilgili öncelikle şunu söylemek istiyorum. İnsanların bence yaptığı en büyük hata bu kıyas; Prometheus bir Alien filmi değil. Evet Alien evreninde geçiyor, ucundan Alien'ın bazı sorularını cevaplıyor, güzel selamlar çakıyor kendisine; fakat konu bu değil, Alien değil ana tema burada, bambaşka şeyler dönüyor. 'Alien nasıl çıkmış abi onu gösteriyor film.' diyen insanları anlamakta zorluk çekiyorum; çünkü filmin Alien çizgisi, ana çizgiyle sadece birkaç noktada kesişip ayrılıyor. Bu yüzden Alien ile karşılaştırmak bence yeterince yersiz ve adaletsiz. 



Prometheus çok kaliteli bir prodüksiyon. Ridley Scott'ın Alien ve Blade Runner'dan sonra yaptığı en iddialı bilimkurgu açıkça. Üzerinde gösterdiği gayreti ve emeği daha ilk sahneden hissedebiliyorsunuz. Filmin gerek görüntü ve ses yönetmenliği, gerek setler ve cg efektleri, kostüm ve teknolojik tasarımları şu zamanın en kaliteli örneklerinden. Özellikle oynayanlar bilir, biraz detay olacak ama, sadece bir gözlem; Idris Elba'nın oynadığı kaptan'ın giydiği space suit, Mass Effect'in Shepard'ının kullandığı N7 Suit'ine o kadar çok benziyordu ki, o kıyafetin gerçekte bu kadar yakışıklı olacağını hayal etmiyordum. Onun dışında herkesin konuştuğu gibi, jeolog uzmanın kullandığı kullandığı tarayıcı proplar teknoloji için kesinlikle örnek olacaklardır. 



Ama ne yazık ki bu kadar güzel bir potansiyelin üzerine senaryo çok iyi yedirilememiş diye düşünüyorum ben şahsen.  İnsan bu kadar kaliteli bir yapımda klişe bazı olgularla karşılaştıkça ister istemez biraz filmden kopuyor ve düşüyor. Alien gibi basit bir ölçekten değil de, insanlığın kaynağı, yaratıcı inanışı, robot mantık yolları gibi zor konulardan hedef güdüyor Prometheus işleyişinde. İlk yarısında teorisini ve amacını belirten film, seyirciyi aşırı bir meraka ve beklentiye sokuyor, ikinci yarısında da hayal kırıklığına yol açıyor çoğu kişide, aradıklarını bulamadıkları için. Filmin çevrelerce beğenilmemesinin en büyük nedeni bence buradan çıkıyor. Filmin bazı yerlerinde gözüme çarpan, ya da Ridley Scott'tan beklemediğim senaryo kurgusunu görünce ben de biraz hayal kırıklığına uğradım, yalan yok; fakat neyse ki film genel olarak bu tür şeyleri kaldırabilecek güçte. Prometheus'un tayfası, Alien'daki 7 kişi kadar bir grup havasını yansıtamıyor belki, ama takım çalışmasını atmosferini bazı uzak ve geniş çekimlerde bize gayet veriyor. Geminin ana ekseninin kaymasını veren bilardo ıstakasının yuvarlanması ya da Shaw'ın aslında Charlie için ağlarken parmağındaki yüzüğünden bunu çıkarmamız sahnelerdeki özeni ve kaliteyi size tekrar hissettirip zevkle izlemenize araç oluyor. Evet ben de herkes gibi Androidimiz David'i çok beğendim; (Fassbender yine çok iyi.) ama oyumu Aliens ve Alien 3'teki Bishop'tan yana kullanacağım.

"Gerilim yok abi!" diyenlere de hem katılıyor hem katılmıyorum. Gerilim yok diyen arkadaşlara, 2 bilimadamının Derelict Ship'te ilk organizma ile karşılaşmaları, protagonist Shaw'ın uyanık halde geçirdiği sezeryan ameliyatı ya da Derelict Ship'in kumanda odasında Space Jockey ile ilk temas sahnelerini tekrar hatırlatmak istiyorum. Alien ile karşılaştırılmaz, millet karşılaştırdığı için söylüyorum, Alien kadar klostrofobik bir gerilim değil elbette; ama hakkını da yememek lazım. 



"Ridley Scott batırmış, çok kötü film, parama değmedi, bu kadar zamanda bu mu çıkmış?" gibi yazılar okudum sosyal medyada, benim görüşüm buna zıt olmakla beraber şu şekilde; Alien sevenler filmi beğenecekler, bu kesin benim gözümde, Alien izlemeyenler ise farklı bir bilimkurgu örneği görecekler. Bilimkurgu ile ilgisi olmayanların, 'Bu ne be uzaylılar, uzay gemileri?' diyecek insanların bu filmde zaten işi yok, zira bilimkurgunun verdiklerini inanmadan izlemek sadece iki buçuk saatlik azaptan başka birşey olmayacaktır. 

Filmin atmosferini bence en güzel yansıtan fragmanı;



19 Mayıs 2012 Cumartesi

Neil Gaiman - Sandman


Neil Gaiman, Sam Keith ve Mike Dringenberg tarafından yaratılan Sandman çizgiroman serisinin her cildinin başında dünyaca ünlü yazar, eleştirmen, düşünür ve müzisyen insanlar önsözlerine aşağı yukarı genellikle şu temayla başlıyorlar; "Nasıl başlayacağımı bilmiyorum, ama Sandman çok iyi."

Ben de nasıl başlayacağımı bilmiyorum ama şunu söyleyebilirim, Sandman son zamanlarda aklımı oldukça çelen, rüya, deja-vu, hayal, rastlantı, entropi gibi ebedi kavramlara çok farklı bakmamı sağlayan bir DC-Vertigo çizgiroman serisi. Ve iyi.

'Var' ve 'Yok' terimleri yeni isimlendirildiğinde hayatlarına başlıyor 'Endless' ailesi. En büyük ağabey Kader (Destiny) kalktığında varoluş-başlangıç, ardından Ölüm (Death) uyandığında karşıtlığı dengede tutmak için 'son' anlamlanıyor. Olmanın-oluşturmanın ilk taslağı 'hayal' ise pratoginistimiz Düş'ün (Dream) sorumluluğuna bahşediliyor. Ardından Yıkım (Destruction), ikiz kardeşler Haz (Desire) ve Umutsuzluk (Despair) ve son olarak Hezeyan (Delirium) kardeşlerin varoluş sürecini tamamlaması ile bildiğimiz düzen, başından itibaren işlemeye başlıyor. Gaiman'ın klasik izleyişinde olduğu gibi mitolojik bir evrende geçen hikayede Endless ailesi, Tanrılardan, dinlerden, bilimden, algıdan tamamen bağımsız 'Oluşumlar' olarak bize tanıtılıyor. 

Çok spoiler vermemek amaçlı sadece ilk cildin ilk fasikülünün kısa bir özetini geçeceğim. Düş, 20. yüzyıl başlarında bir kültün ayini sırasında oyuna getirilir ve hapsedilir. Yetmiş yıl sonra tutsaklığı sona erer ve kendisini hapsedenlerden öç alıp, yıkım ve boşluğun içine düşmüş Düş Diyarını yeniden kurmaya başlar. Sonrası 10 ciltlik (75 sayı) ana hikaye ve bir onun kadar yan hikayeleri anlatan sayılarda. Aklımdayken, özel sayı olan 'Ramadan' bölümü, ana hikaye dahil en beğendiğim bölümlerden bir tanesi, yan ciltler de bir o kadar iyi yani. Hatta Türkiye'de 11'nci cilt olaran basılan Endless Nights da kardeşler hakkında geçmiş bilgiler vererek yine beni oldukça etkiledi. 

Hayatta kafa yormadığımız, bazen dikkat bile etmediğimiz etmenlerin nedenlerini Gaiman Endless kardeşler ve diyarlarıyla, güzel bir incelikle bize aktarıyor aslında. Bir kabile reisini elde etmek isteyen kadının yaptığı cilvelerin altındaki Haz olgusundan tutun da, İki Şehrin Hikayesi adlı eserin altındaki Şehrin Rüyasını Düş ile anlatması ya da tecavüzlükle suçlanan bir pederin adil olmayan dünyaya yenilişini Umutsuzluk ile bağlantısına kadar her şey nezih ve detaylı bir işleyiş üzerine kurulmuş. 

Tabi bu kadar ağır bir metnin yanında eğlenmeye yer yok mu? Pek tabi var, Şeytan'ın kendi görevini analiz etmesi, İskandinav Tanrılarının olaylara büyük ölçüde karışması, ana antigonistlerden birinin Medusa ile vücut birleştirmesi, Genç Güneş'in dünyaya hayat vermeden önce Düş'ten destek istemesi gibi hoşa gidebilecek, küçük yan ayrıntılar da serinin sürekliliğini arttırıyor. 

Bir başka önemli husus da serinin çizgisi. Stabil giden çizer ekibi bir süre sonra dallanıp budaklanıp bir çok kişiyi davet ediyor seriye, Murat'ın anlattığı Milo Manara (ki kendisi Desire'ın hikayesini şekillendirir, çizgisi bu kadar yakışabilirdi.) gibi bir sürü kendine has çizimleriyle Sandman serisine yakışır bir şekilde hayat veriyorlar. Çizgisinin sürekli değişmesi ilk olarak karın ağrılarına neden olmuştu bende; fakat sonraları çok alıştım ve hoşuma gitti açıkçası. 

Kısa bahsin kısa özeti; Eğer çizgiromandan hoşlanıyorsanız, Gaiman'ı da tutuyorsanız, Sandman en güzel örneklerinden. Üzerinde konuşulacak, tartışılacak çok konu var. Söylemeyi unutmadan, kendisi çok ağır ödüllü bir seri bu arada, ödüllerin üzerine de en iyi DC serilerinden biri olarak kabul edilmekte. Böyle birşey duruyorken, kaçırılmaması lazım. 

*Bir de adettenmiş; favori kardeş söyleniyormuş. E.D. Death demişti vakti zamanında. Benimkisi kesinlikle bu sağdaki hanım kızımız olan Delirium. 

24 Nisan 2012 Salı

Şirin Soysal - Bir Şeyler Var


İlk albümünü yayınlamış cazcı bir ablamız Şirin Soysal. Kendisi 1980'de doğmuş. Ailesinin diplomatik kariyeri nedeniyle büyürken bol bol gezmiş, farklı ülkelerde yaşamış. Üniversite'yi Dublin'de tiyatro üzerine okumuş. İlk albümü "Bir Şeyler Var" 2011 yılında yayınlanmış (fakat nasıl yayınlandıysa, birçok yerde bulunamıyor).

Albümü farklı tonlarda bir caz albümü olarak değerlendirmek mümkün. Vokali çok fazla geri planda bırakmayan, gitarların yanında saksafon, viyolensel, perküsyon, suzafon (bu da neyse artık), akordeon, glockspiel gibi çeşit çeşit ilginç alet eşlik ediyor şarkılara. Kimi zaman 80'ler Film Noir müziği, kimi zaman 2000'ler Neo Noir müziği tadında, (özellikle albümün ilk parçası olan "Yabancıyım") sanki bir Femme Fatale'nin ağzından dinliyormuşuz hissi yaratıyor. Yapımcı şirket NU-DC'nin tanımıyla "şanson ve kabare geleneğiyle örtüşen besteler". Fakat bütün şarkılarda gerek müzik gerekse de şarkı sözleri nedeniyle tekinsiz bir hava var. Müzik zaman zaman bir korku filminde gerici bir sahne geliyormuş hissiyatı yaratıyor bazı şarkılarda. Dürüst olmak gerekirse müzikleri tanımlamak, anlatabilmek için her düşündüğümde aklıma sinemadan yaklaşımlar geliyor. Olayı daha fazla abartmayı bırakmadan önce aklımda Terry Gilliam, Tim Burton falan vardı. Böyle anlatmanın sanıyorum ki çok fazla anlamı olmayacak, dinleyip karar vermek en iyisi.

Ben Şirin Soysal'ı ilk defa Akustikhane'nin ikinci sezon finalinde dinlemiştim. Amy Winehouse'un "I'm No Good" şarkısını söylemişti ve o anda not etmiştim adını bir kenara, Türkiye'ye dönüşte göz atmalıyım diye.


Akustikhane performansı Vimeo'da olduğundan buraya konulamıyor ne yazık ki, fakat açıp bir göz atmanızı tavsiye ederim. (Bence) baya başarılı çünkü:

http://vimeo.com/29339507

Daha fazla bilgi için:

http://www.sirinsoysal.com/home
https://www.facebook.com/pages/%C5%9Eirin-Soysal/140171462734091

Özellikle ana sayfasında Müzik başlığı altından "Yabancıyım" parçasını dinlemenizi tavsiye ederim.

8 Nisan 2012 Pazar

Varolmayanlar - Doğu Yücel

Her gün işine giden bir adam, her gün aynı saatte kalkan, sabah aynı şeyleri yapan ve kapısının paspasının üzerindeyken saatine baktığında hep aynı saati ve dakikayı gören bir adam. Ama başarılı ve ona birileri bu başarılı olma durumundan ötürü mutlu olması gerektiğini söylemiş, o da bu durumu kabul etmiş. Çünkü o bir gerçekçi, gerçek dünyada yaşar ve gerçek dünyanın dertlerin içinde büyür. Pek uzak değil.
Adam günlükler yazar, Ece ajandalarını dolup taşırır, yaşadıklarını anlatır ve bazen de yaşamadıklarını. Sonra bir gün babasının kıymetli dolma kalemini bulur sandıkların içinden bir yerden. Mürekkebi doldurur ve yazmaya başlar, varolmayan insanların uydurulmuş hikayelerini... Ertesi gün gazeteye bakınca var etmiştir o insanları...

Doğu Yücel'in Varolmayanlar kitabına bir girizgah yaptım kendi kafamca, hani bir laf vardır, "bir kitabı kapağına bakıp yargılama" diye, benim bu kitabı alma sebebim bunun tam tersiydi. Kapağını beğendim. Bu kadar. Hep okuyacağım bir sonraki kitabı belli bir mantığa göre ayarlarım. Kendi kendime bu aralar çok yabancı yazar okudum biraz türke geçeyim. Çok kurgu okudum biraz gerçekliği olan şeyler okuyum vs. Bu kitabı hiçbir mantığı yoktu duymadım bir yerden. Kapağı sattı kısaca.

Varolmayanlar oldukça akıcı ve filmi çekilsin diye (neredeyse) yazılmış bir kitap. Doğu Yücel'in kitapları zaten filme uyarlanıyor. Fantasik ve bilim kurgusal ögeler barındırması kendi adıma mutlu olduğum bir durumdu. Gerçi arada "ne diyorsun hacı dayı" diye serzenişte bulundum yazara ama buna rağmen hızlı bir şekilde okuma ve bir sonraki sayfayı merak ettirme özelliğine sahip. Sonunu merak etmiyorsun kitabın aralarını merak ediyorsun. Özellikle 80'ler doğumlu insanların gençliklerinde dinledikleri müziklerden, filmlerden ve özellikle bilgisayar oyunlarından bahsetmesi kitabın hangi kesime yönelik olduğunu göstermekte.

Kitapta Hayalciler vs. Gerçekçiler gibi dünyanın iki kutubu olduğu iddiası var. Pek çok yerinde kendini hayalci sansan da aralıklarla, Gerçekçiliğini yüzünün tam ortasına vuruyor...

Okuması keyifli bir kitap ama "bi Camus değil"

Hayırlı agşamlar...