31 Ocak 2013 Perşembe

Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi - Derviş Şentekin

Kitabın sonunda ana karakter ölüyor.



Yakın zamanda çıkan bir Türk polisiyesi "Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi". Bir gazeteciymiş Derviş Şentekin, Radikal'in Kitap ekinin editörlüğünü yapmış. 2011 yılında da ilk kitabı olan "Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi" yi çıkarmış.

Yazının başında şaka yapmış olduğumu düşünen varsa şaka yapmıyorum; gerçekten de kitabın en sonunda ana karakterimiz olan detektif ölüyor. Bana inanmıyorsanız bir kitapevine girdiğinizde bulabilirseniz kitabı elinize alın ve bakın. Kitabın son sayfasına bakmanıza gerek yok, kapağına baksanız da olur. Kapakta, anlatıcı karakterin öldüğünü 3 cümle ile çok net anlatıyor. Kapaktaki yazının çeldirici, şaşırtmaca olduğunu düşünebilirsiniz; o zaman kitabın arka kapağına bakın. Ön kapakta 3 cümle ile özetlenmiş ana karakterin öldürülmesi arka kapakta daha ayrıntılı anlatılmış. Diyeceksiniz ki "ama onların ikisi birden şaşırtmaca olabilirdi, belki yazar başka bir şeyden bahsedecekti, ana karakteri öldürmüş gibi yapıp öldürmeyecekti". Böyle düşünüyorsanız ve bana kızdıysanız kızmayın. Çünkü kitabın en başı, ilk bölümü de ana karakterin ölümünü anlatıyor. Hikaye başlamadan önce yazar, ana karakterini öldüreceğini kesin olarak bildiğinizden emin olmak istemiş, bunu garantiye almak için her fırsatı kullanmış.

Hikayeyi bozmadan kitabı tanıtmak gerekirse: İsmini bilmediğimiz bir karakter var elimizde. Kendisinden "ben" diye bahsettiği, başka birisi onun adını söyleyeceği vakit de "bana adımla seslendi" dediği için karakterimizin adını hikayenin sonuna kadar öğrenemiyoruz. Adını bilmediğimiz abimizle ilgili bildiklerimiz eski bir satranç şampiyonu olduğu, istihbarat teşkilatına girdiği, sonra da oradan kovulduğu. Hikaye başladığında elimizde eski bir istihbaratçı var yani, ve ondan kaybolan babasını aramasını isteyen bir kız.

Kitabı okumak isteyenlere kitabı beğenmelerinin yolunu açacağına inandığım söylemek istediğim birkaç konu var. İlk olarak, elinizdeki alışık olduğumuz türden bir polisiye değil. Aksiyonu olan bir hikaye değil en başta; hızla gelişen olaylar, koşuşturmalar, bulmacalar falanlar filanlar yok elimizde. Fazlasıyla sakin, fazlasıyla dingin bir kitap; olanlara bir anlam vermeye çalışan eski istihbaratçının günlük yaşantısına konuk oluyoruz. Zaten sürekli tekrarladığım üzere ana karakterin öleceğini, daha ilk sayfaya başlamadan bildiğimizden dolayı yazarın amacının sürükleyici, merak uyandıran, heyecanlandıran bir kurgu olmadığı aşikar. Hal böyle olunca kitap, ilham gelerek yazılmış bir hikayeden çok kurgulanmış, üzerinde çalışılmış bir proje gibi duruyor. Bir söyleşisinde yazar da bu görüşü desteklemiş:  "... Roman klasik bir açılışla başlayıp, “şah-mat”la sonuçlanıyor. Bol bol gönderme var; gazeteci arkadaşım İbrahim Koçyiğit, kitaptaki yirminin üstünde göndermeyi buldu. Romanda tam 41 sanatçıya gönderme var diyerek oyunu daha da zorlaştırayım..." Açıkçası bu göndermeler konusunda ben çok da uyanık davranamadım; olaya hiç bu açıdan yaklaşmadığım için kitabı okurken bu noktaya çok fazla dikkat etmemiştim. Fakat çok bariz olan şu göndermeyi okumak benim çok hoşuma gitmişti:
"...'Onun için en rahatı cinayetçilerle takılmak; onlara yardım ediyorum.' 'Nevzat başkomisere mi takılıyorsun?' dedim heyecanla. 'Yok, yok. Onlar, neydi o genç çocukla kız, işte onlarla sağlam bir ekip kurdu. Dışarıdan kimseyle çalışmıyorlar pek.' 'Bu aralar Ankara'dan bir cinayetçi çıkmış, kasıp kavuruyormuş ortalığı' dedim Ankaralı başkomiserin adını hatırlamaya çalışarak. 'Hı hı, Behzat başkomiser. Tuttuğunu koparıyormuş adam. Kimsenin gıkı çıkmıyormuş. Tabancası elinde geziyor diyorlar; deli bir adammış.'
Behzat başkomiser sanıyorum hepimizin bildiği üzere Behzat Ç.'ye denk geliyor, Nevzat başkomiser de Ahmet Ümit'in polisiyelerinin çoğunun baş karakteri olan Başkomiser Nevzat (3 tane de çizgiroman hikayesi var kendisinin).

Polisiye bir hikayeye ve ilk bölümün hikayenin en sonunda, en heyecanlı anı ile başlamasına kanıp hareketli ve sürükleyici bir kitap bekleyenleri uyarırım; bu kitap sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Fakat bir (hatta arka planda birkaç) karakteri derinlemesine inceleyen, güzel, akıcı bir dili olan, iyi kurgulanmış ve daha gerçekçi bir hikaye okumak istiyorsanız, benim okumaktan büyük zevk aldığım bir kitaptı BPVKÇG (Bunu bir daha yapmayacağım, çok çirkin durdu).

22 Ocak 2013 Salı

"Kuçu Kuçu"


Fransız bir yazar olan Fabrice Roger - Lacan'ın yazdığı bir tiyatro oyunu "Kuçu Kuçu". Fransa'da ilk defa 2010 yılında sahnelenmiş. 2012-2013 tiyatro sezonunda da AYSA tiyatro yapımcılığında, Özgü Namal ve Selen Uçer'in oyunculuğunda Türkiye'de sahnelenmeye başlamış. Özgü Namal ve Selen Uçer'in oyunculuklarına başrol demek ne kadar doğru olur bilemiyorum çünkü ikisinden başka oyuncu yok sahnede; 2 kişilik bir oyun "Kuçu Kuçu".

Melis hanımın kocası Ragıp, çok büyük bir iş adamı olan Kudret beyin yanında işe başlar. İşçi-iş veren ilişkilerini geliştirmek üzere Melis ve Ragıp, Kudret beyin adasında bir akşam yemeğine davet edilirler. Melis'i adaya geldiğinde Kudret beyin eşi Melda hanım karşılar. Ragıp ve Kudret, iş toplantısı adaya Kudret'in helikopteri ile geleceklerdir. Onlar gelene kadar Melis ve Melda'nın sohbet edecek bol vakti olacaktır. Fakat bu sohbet hiç basit, sıradan bir "ilişki geliştirme" sohbeti olmayacaktır.

Oyunu izlemek isteyenlerin olacağını umuyorum çünkü açıkçası ben oyunu çok beğendim. Zaten Özgü Namal'ın oyunculuğunu, oynadığı filmlerde beğenmişimdir. Kendisini bir de tiyatroda izlemek güzel bir deneyim oldu. Dolayısıyla oyunla ilgili mümkün olduğunca bilgi vermeyeceğim. Yine de bu konuda titiz arkadaşlar bundan sonrasına geçmeyebilirler (ben olsam geçer, sonra da yazana bir sürü laf söylerdim, siz öyle yapmayın).

Çok başarılı bir iktidar savaşı var oyunda. Zaten oyunun ismi bir çeşit köpek-sahip ilişkisini çağrıştırıyor. Afiş de iki karakterin de bir yandan ötekine bağlı olduğunu, bir yandan da ötekinin tasmasını elinde tutmaya çalıştığını imgeliyor (tabii oyunu izledikten sonra imgeliyor. İzlemeden önce ismin, afişin ne anlatmaya çalıştığı üzerinde ben çok fazla durmamıştım). Özellikle kimi sahnelerde oyuncuların bir şeyler yapmaya çalışırken tasması çekilen bir köpek gibi sürüklenmeleri iktidar oyunu konusunda güçlü bir atmosfer yaratıyor. İktidarı ele geçiren tarafın sanki silkinip ayağa kalktığını, dengesini sağladığını; öteki tarafın ise tasmanın egemenliğine boyun eğerek yerde sürüklendiğini hissediyorsunuz. Ayakta duramazsanız kaybedersiniz, ayağa kalkabilmek için de karşı tarafı yere düşürmek zorundasınız. Durum; ne kadar 2-3 hamle sonrasının hesaplandığı ustaların oynadığı türden olmasa da, 2 çocuğun oynadığı satranç oyununa benziyor. Strateji kurarak gelişen bir savaş değil, yıkmak için saldıran hamleler var ortada. Oyunu iyi hamle yapabilen kazanmayacak, kötü hamle yapan kaybedecek.

İş böyle olunca oyunun başlangıcı ve bitişinde çalan Bülent Ortaçgil'in şarkısı "Benimle Oynar Mısın?" oyunu güzel tanımlayan, iyi bir tercih olmuş. Hatta oyunun yazarı bile kendi oyununa bu kadar uyan bir şarkı olduğunu bilse herhalde çok sevinirdi. -Bir ara not: Piyano eşliğinde (hemen hemen her müzik parçasında olduğu gibi) çok güzel olmuş "Benimle Oynar Mısın?". Aynı zamanda Özge Fışkın seslendirmiş şarkıyı, kendisinin yorumu da baya hoş olmuş. Müzik bakımından da baya iyiydi oyun yani-


Oyunun bütünlüğünü, başarısını sağlayan en önemli noktalardan bir tanesi de basit bir oyun olması. Basit kötü bir anlam çağrıştırıyorsa ona yalın da diyebiliriz. Demek istediğim şu; çok fazla alt mesaj, politik içerik, tarihi ya da felsefi göndermeler barındırmıyor oyun (ya da barındırıyorsa da benim cahilliğim onları farketmeme fazlasıyla engel). Yani tabii kendi felsefi bir yaklaşımı var, manasız bir oyun değil kast ettiğim. Daha çok oyun için "bu oyun feminist, realist, opportunist, Budist, Santralist (kötü espri batağına saplandım mı kaçabildiğim görülmemiştir) bir oyun" denecek bir tarzı yok. Tamamen iki karakter arasındaki iktidar kavgasına odaklanan bir oyun; replikler kadına şiddet konusunda da, kapitalist ekonomi konusunda da, hayvan hakları konusunda da göndermeler içermiyor. Böyle söyleyince boş, amaçsız, manasız bir oyun gibi gözüktüyse çok yanlış anlattım derdimi. Söylemek istediğim şu: Oyunun tek odak noktası iktidar. Hal böyle olunca da havada kalan, arada kaynayan herhangi bir nokta olmuyor. Belki de bu yüzdendir ki tek perde, 1.5 saatte bitiyor oyun.

Kendimce tiyatroda her zaman kendi zevkime uygun oyun bulamam. Olanların bileti açıldığı gün tükenir, bulabildiklerimiz zaman zaman benim ilgi alanım dışında kalarak bende çok fazla iz bırakmazlar. Bu açıdan bu tarz farklı, direk bir olayı ya da bir sorunu anlatmayan oyunlar daha bir ilgi çekici gelmiştir bana. Benim gibi düşünen arkadaşlara "Kuçu Kuçu" yu takip edip izlemelerini tavsiye ediyorum. İnternet sitelerinde gezinmek biraz zor da olsa AYSA Tiyatrolarını şuradan takip edebilirsiniz: http://www.aysaorg.com/index.php?ilno=1

19 Ocak 2013 Cumartesi

Abis - Aslı Tohumcu

Aslı Tohumcu'dan ilk olarak 2011'de yayınlanan kitabı "Taş Uykusu" ile bahsetmiştik. "Taş Uykusu" o zamanda belirttiğim üzere beni çok etkileyen, beğendiğim bir kitap olmuştu. O aralar, normalde Milli Eğitim Bakanlığı'nın Yazarlar Okulda projesine dahil olmuş olan ilk kitabı "Abis" in gençlerin gelişimini olumsuz yönde etkileyeceği öne sürülerek bu projeden çıkartıldığı haberi ile karşılaşmıştım. Eh, insan merak ediyor bir yandan hal böyle olunca.

Öncelikle daha önceden es geçtiğimiz bir nokta olarak Aslı Tohumcu'dan bahsedelim. Bir önceki yazıda kendisinin bir "Afili Filintalar" blogu yazarı olduğundan bahsetmiştik; zaten benim bu aralar beğenerek okuduğum yazarlardan yeni tanıştıklarımla çoğunlukla "Afili Filintalar" blogu sayesinde tanıştım. Aslı Tohumcu'nun ilk kitabı "Abis" yayınlanmadan önce kendisi çeşitli yayınevlerinde editörlük ve TRT2'de muhabirlik yapmış. Aynı zamanda Vatan Kitap ve Akşam Kitap eklerinde çalışmış. Abis'in ardından 3 kitabı daha yayınlanmış. Aynı zamanda konuk yazar olarak gittiği Hollanda'da çalıştığı gazetedeki yazıları toplanarak Hollanda'da "Hangi Türkten bahsediyorsun?" isimli bir kitap olarak basılmış.


Abis, uzun soluklu tek bir öykü kitabı değil. Pek çok öyküden oluşan bir kitap. Öyküler çoğunlukla aile içi şiddet, eşler arası mutsuzluk gibi konuları işliyor. Hikayelerin karakterlerinin hemen hemen tamamı mutsuz, çoğunluğu mağdur kimseler. Hatta zaman zaman o mağdurlar maktule dönüşüyorlar kimi hikayelerde. Özellikle bu bakımdan çok sert bir kitap Abis. Karakterlerine en acımasız şekilde yaklaşıyor, onlara türlü türlü acılar çektirmekten çekinmiyor. Yazarın gazeteci yönünü çok açık bir şekilde görüyoruz bu  gazetelerin 3. sayfalarından fırlamışcana bir atmosferde ilerliyor, gelişiyorlar. Ve yazar da güçsüzü koruyup suçluyu cezalandıracak bir hikaye örgüsünden çok gerçekçi bir örgü tercih ediyor; güçsüzler acı çekiyor, ölüyorlar. Hoş suçlular da yer yer cezalandırılıyorlar; ama bu olayların gerçekleşmesine, bizi allak bullak etmesine engel değil. Açıkçası ben bazı öyküleri bitirdikten sonra bir sonrakine geçmeden kapattım kitabı, bir süre kitabın atmosferinden uzaklaşmam gerekti.

Toplumsal olaylara ilgi duyan, sosyal yapı ile ilgili düşünmek, fikir yürütmekten hoşlanan arkadaşlar için çok ideal bir kitap Abis. Ne yazık ki ülkemizde olan durumu anlatıyor; yani o karakterlerden bir tanesini 2 sokak ötede bulmak, ya da alışveriş merkezinde farketmeden yanından geçmek baya mümkün. Öte yandan aşırı şiddete, şiddet ve mağdurlarla ilgili ince ayrıntıları okumaya dayanamayacak olan arkadaşlar için bence acı verici bir tecrübe olur onu okumak. Ama son not olarak şunu belirtmeden geçemeyeceğim, bu kadar etkili olmasının nedeni de çok başarılı bir kitap olması. Yani kendinizce yeterli cesareti görüyorsanız ben şiddetle tavsiye ediyorum.

Kitabın arka kapak tanıtımı:

"Aslı Tohumcu Abis'te sustalı bir bıçağın korkunç anlamlar barındıran sesiyle seriyor "gerçek" i önümüze... Satır aralarında naif bir sesle "dünya yaşanması gereken bir yer değil mi?" diye soruyor...
Tohumcu bu ilk kitabında, hayatın göründüğü gibi olmadığını, insan ruhunun karanlık noktalarını ve şiddetin kan kırmızısını anlatıyor... Abis, dünyayı bir kabusa döndürelere edebiyatla bir karşı çıkış, sert bir isyanın da kitabı."

2 Ocak 2013 Çarşamba

Barış Abiden Çocuklara...



Google abimiz bugün (02.01.2013) çok güzel bir süpriz yaptı ve Barış Manço'nun 70. yıl dönümünü kutladı (yukarıdaki resim ile) (Demek ki Kentpark'da da o yüzden Kara Sevda çalıyordu bugün). Hal böyle olunca biz de duygulandık tabii, sonuçta çocukluğumuz Barış Manço şarkılarıyla geçti. Geçenlerde kuzenlerimle konuşuyorduk, çocukluğumuzda oynadığımız her oyun başka bir Barış Manço albümüne bağlı. Mesela Carmageddon oynarken en çok "anahtarlı falan bir şeyler vardı" diyerek anımsadığımız "Sahibinden İhtiyaçtan" albümünü dinliyorduk. Tabii zaman geçtikçe, yeni oyunlara geldikçe önce "Mançoloji" de takıldık, sonrasında da zaten tek bilgisayarda sırayla oyun oynamanın ve dolayısıyla kasetlerin devri bitti. CD'ler ve mp3'lerin devri yeni şarkıcılarla tanışmamıza, dolayısıyla "sadece" Barış Manço dinlediğimiz günlerin sona ermesine neden oldu.

Çocukluğumda ablamla -nedense- şarkıcılarla ilgili konuştuğumuzu hatırlıyorum. Ablam bana neden bu kadar çok Barış Manço dinlediğimi sormuştu, ben de Barış Manço'nun şarkılarının çoğunun öteki şarkıcılar gibi aşkla ilgili olmadığını, çocuklar içinde pek çok şarkısı olduğunu ve bizlerin varlığını unutmayan tek şarkıcı olduğundan onu çok sevdiğimi söylemiştim (Kaset üzerine kayıt yapılabildiğini yeni keşfettiğimiz zamanlardı, radyo programı yapıyormuş gibi söyleşi yapıyor, kasede kaydediyorduk. Herhalde 6-7 yaşlarındaydık, her gördüğümüzden bir tane de kendi tarzımızda yapmaya çalışıyorduk). Tabii çocuk kafasıyla böyle bir cümle kurmuş olamam; şimdi bile cümlenin sonuna gelene kadar atla karayı seçtim; ama ana fikrim buydu. Çünkü Barış Manço, çocuklara yönelik şarkılarında benimle konuşuyormuş gibi hissediyordum. O hikayeyi bana anlatıyordu; o şarkıyı ben dinleyeyim, ben eğleneyim diye yazmıştı. Sanki büyüklerin ne düşündükleri, şarkıyı beğenip beğenmedikleri umrunda değildi. Onlara, onlar için birkaç şarkı vermiş, sonra sohbet etmek için bize dönmüştü. (Adam Olacak Çocuk programını göz önünde bulundurursak o şarkıları gerçekten de böyle bir hissayatla yazmış olması mümkün).

Barış Manço'nun pek çok şarkısını sağda solda sürekli duyarız. Mançoloji en çok sevilen şarkılarını bir araya topladı zaten, orada yer alamamış birkaç tanesi daha hemen hemen herkesin ezberindedir. Yukarıda bu kadar girişini yaptığım, sizlerle paylaşmak istediğim 2 şarkıdan bir tanesi de bu şekilde hepimizin ezberinde olduğuna inandığım bir şarkı. Hatta "sağ gösterip sol salla..." kuplesi eminim pek çoğunuzun aklına melodiyi getirdi. "Müsadenizle Çocuklar" albümünün ilk şarkısı olan "Müsadenizle Çocuklar", sözleri çok bir bütünlük içermeyen, daha çok tekerleme tadında bir şarkı. "...büyükler kös kös otururken adam oluvermiş çocuklar..." cümlesi, Barış abinin çocuklara olan sevgisinin, inancının bir kanıtı ve o zamanın çocuklarının da onu çok sevmesinin temel nedenlerinden biri. Şarkının en önemli özelliği ise bir çeşit dönemin başarılı pop şarkıcıları korosu eşliğinde söylenmiş olması (Jale Bekar, Ajlan Büyükburç, Burak Kut, Nalan Tokyürek, Tayfun, Hakan Peker, Soner Arıca, Grup Vitamin, Kerim Tekin, Ercan Saatçi ve nette bulamadığım, klipten de çıkaramadığım başkaları daha).


İkinci şarkı biraz daha az bilinen, çocuklarla bir sohbet havasında geçen bir şarkı. "Darısı Başınıza" albümünün son şarkısı "Günaydın Çocuklar" da bir çocuk korosu eşlik ediyor Barış Manço'ya. Sözlerinin güzelliği ile beni sanıyorum müzik dinlemeye başladığım ilk günlerden bugüne kadar büyüleyen; yukarıda yazdığım hislerin, duyguların, düşüncelerin kaynağı olan şarkı budur. Sanıyorum dünyanın çocuklar sayesinde renkli ve güzel olduğu düşüncesi bu şarkı ile yerleşti bende. Barış abinin sizinle konuşuyor olduğu, bu hikayeyi size anlatıyor olduğu duygusunu umarım siz de benim bir zamanlar hissettiğim gibi hissedersiniz.


Tabii Barış Manço'dan genç dostlarına şarkıların bunlarla sınırlı olmadığını hepimiz biliyoruz. Hiç yoktan "Arkadaşım Eşşek" ya da "Ayı" bile bu başlık altında anılabilinecek şarkılar. Amacımız birkaç güzel şarkıyla Barış abiyi hatırlamak olduğundan uzuncana bir listeye boğmak istemedim yazımı. İleride başka güzel şarkılarıyla tekrar tekrar hatırlarız kendisini zaten.

16 Aralık 2012 Pazar

Apartman Boşluğu - Hakan Bıçakçı

Hakan Bıçakçı, "Çağdaş Türk Edebiyatı" nın genç yeteneklerinden (1978 doğumluymuş kendisi). İlk kitabı Romantik Korku 2002 yılında yayınlanmış, o zamandan bu zamana tabı yayınlanmış. Benim kendisiyle tanışmam, sık sık atıfta bulunduğumuz blog "Afili Filintalar" sayesinde oldu (kendisinin blogdaki yazılarına buradan ulaşabilirsiniz). Gün geliyor bir kitapevinde dolanırken, öykülerini okumaktan zevk aldığınız bu yazarın bir kitabına denk geliyorsunuz. Hele ki arka kapaktaki (varsa) kitaptan alıntı da sizi cezbederse çok düşünmeden o kitaba bir şans veriyorsunuz (benim "Apartman Boşluğu" kitabını elime alışımın hikayesi böyle en azından).

Kitabın "İletişim" yayınlarından çıkan şu anki kapağı
çok daha farklı ama bence bu eskisi daha başarılı
bir kapak olmuş. Keşke yeni basımda da
buna benzer bir kapak kullansalarmış.
Vikipedi'nin iddiasına göre "fantastik, psikolojik gerilim" türünde bir yazarmış Hakan Bıçakçı. Eh, evinin yatak odasının duvarındaki "portakal büyüklüğünde" delik de Arif'in yeni hayatının önemli bir parçası oluyor.

Dediğim gibi, ortada psikolojik ya da gerilim bir öykü iskeleti yok. Fakat yazar yer yer gerilimli bir atmosfer kurmak konusunda da baya başarılı. Olay ince ayrıntıları güzel tanımlamak ve yaratıcı betimlemelerde yatıyor. Kitabın daha ilk satırlarında Arif'in satın almakta olduğu, tezgah üzerinde dizili olan balıkları betimlemesi, balık yemekten çok hoşlanmayan pek çok insanın duygularına tercüman oluyor (ben değilim o, balık sevmeyen birinden aldım bu yorumu). Hikaye, ilerledikçe benzetmeler, çağrışımlar, zaman zaman gelen (benim çok sevdiğim ama çoğu insanın beğenmediği bir espri anlayışı olan) kelime oyunları ile okuyucuyu kendine çekiyor.

Bir kitabı okumamış kimselere, kitapla ilgili bilgi vermeden kitabı anlatmaya çalışmak baya zor bir durum. Bazen "ben çok beğendim, tavsiye ediyorum. Çok güzel bir kitap" demekten öteye geçemiyorsunuz (çünkü geçerseniz bazılarının -mesela ben- hiç hoşlanmadığı bilgi verme süreci başlıyor). Yine en iyisi hikayenin ilerleyişi ile ilgili hiçbir açık vermeyen bir noktadan alıntı yapmak:

"... Kitapta anlatılan bir hikayeyle filmde anlatılan hikaye arasındaki en önemli farklardan biri de şudur Cerenciğim: Filmin biteceğini hissedersin, kitabın biteceğini bilirsin. Film akar, bir noktada sona erecektir ama ne zaman? Kitaptaki hikayenin sonunun nerede geleceğiyse bellidir. Son sayfada... Film hiç beklemediğin bir anda küt diye bitebilir. Sen devam etmesini beklerken o sona ermiştir. Görüntüler yerine yazılar akmaya başlamıştır. Kitapta ise görüntüler yerine akan yazıların böyle bir süpriz yapma şansı yoktur. Son sayfanın son satırına geldiğinde bunun son cümle olduğunu bilirsin..."

"Apartman Boşluğu" baya güzel bir kitap. Okuyun bence, ben tavsiye ediyorum.

6 Aralık 2012 Perşembe

Cehennem Çiftliğinden Kaçış - Barış Uygur

Barış Uygur'un polisiye karakteri Süreyya Sami'nin ilk macerası "Feriköy Mezarlığı'nda Randevu" dan zamanında bahsetmiştik. Gel zaman git zaman, Süreyya Sami yeni macerası "Cehennem Çiftliğinden Kaçış" ile dönüş yaptı. Barış Uygur, ilk macerada tanıştığımız polis eskisi, amatör detektif Süreyya Sami'yi yeni bir araştırmanın içine atıyor.

Hikayede bu sefer bir polis dostu yardım istiyor Süreyya Sami'den. Arka kapak, hikayeyi az çok özetliyor bize: "Kızımı geri getirebilir misin? Onu bu 'annesi toplumda hoş karşılanmayan şekilde para kazanan' larının elinden kurtarabilir misin? Hiç kimse bunu yapabilecek durumda değil. Hiç kimsenin maçası sıkmıyor, sıksa da resmi görev ellerini kollarını bağlıyor. Her dakika gözaltına alabilirler. Bu adamların izini sürmeye kalkanı mimliyorlar, iz sürdürmüyorlar. Tanıdığım insanlar arasında bunu yapabilecek tek kişi sensin. Süreyya, bunu yapabilir misin?" Süreyya Sami tabii ki de kabul ediyor bu ricayı; etmese hikaye olmazdı zaten. Süreyya Sami kabul ediyor görevi etmesine de hikaye ilerleyip olaylar geliştikçe ilk kitabı okumuş ve çok beğenmiş biri olarak kafamda şu soru git gide daha bir belirginleşiyor: Yahu bu Süreyya Sami, ilk kitaptakiyle aynı Süreyya Sami mi? İsim benzerliği olmasın sakın? İki kitabı üst üste okumuş bir okur olarak ikinci kitabı ilkinden bağımsız değerlendiremiyorum ben. Belki değerlendirebilsem bambaşka konulardan bahsedeceğim ve bambaşka bir sonuca varacağım: Bu kitabı çok beğendiğimi söyleyip okumanızı tavsiye edeceğim. Yalnız yapacak bir şey yok, insan her şeyi bir şeylerle karşılaştırarak değerlendirmeye yelteniyor (ilk kitap dolayısıyla Süreyya Sami'yi Behzat Ç. ile karşılaştırmaya çalıştığımı ilk kitapla ilgili yazıda görebilirsiniz). Hele ki söz konusu bir serinin iki kitabı olunca...

Süreyya Sami baya bir değişmiş, kendini baya bir geliştirmiş ikinci kitapta. Eski tanıdığımız Süreyya Sami kalıbında; hala telefon kullanmıyor, hala parası yok, boya badana işleriyle idare ediyor, sözünün eri, polis eskisi olmanın bazı etkilerini gösteriyor falan filan... Yalnız bir sorun var. Daha doğrusu bir sorun yok, yok edilmiş o sorun. İlk kitapta ergenliğini tamamiyle atlatamamış, sosyal bakımdan biraz zayıf, şaşkın, kendisinden her daim 100 % emin olmayan bir Süreyya Sami'yle tanışmıştık. Aslında (en azından benim) onu bu kadar sevmeme yol açan da buydu. Bir süper kahraman gibi her yaptığı sonuç veren ve her yaptığını 4/4 lük yapan bir karakter yoktu elimizde. Tamam, belki Femme Fatale karakterin etkisi çoktu bu durumda; ama yine de Süreyya Sami böyleydi. Süreyya Sami artık öyle değil. Polislikten ilk fırsatta ayrılmış olduğunu her fırsatta belirtse de sanki yıllarca polislik yapmış, eski bir kurt olmuş gibi bir Süreyya Sami var elimizde.

İkinci sıkıntı hikayedeki karakterler ve hikayenin işleyişi ile ilgili. İkinci maceramızda karakter sayısı olabildiğine azaltılmış ve azalan karakterler de tek bir tipte toplanmış. Daha doğrusu 2 ana tip; iyiler, kötüler. Süreyya Sami'nin arkadaşlarını birbirinden ayırmak (karakter olarak) neredeyse imkansız. Hepsi dürüst, delikanlı, sözünün eri, onurlu, akıllı, fedakar... 1 tane bile boş, geveze, bencil, vs. iyi karakter kalmamış. Kötülere gelecek olursak; kötü karakterlerle kitabın sonuna kadar karşılaşmıyoruz. Onların hiçbir ayrıntıları, derinlikleri yok. Kötü olmalarının yanında zenginler, güçlüler, amatörler, hiçbir şeyin farkında değiller ve ne yapacakları çok kolay tahmin edilebiliniyor. Dolayısıyla Süreyya Sami'nin kötüleri yenmesi (kitabın sonunda kötülerin kazanmasını beklemiyordunuz herhalde? Tabii ki de Süreyya Sami bir şekilde alt ediyor kötüleri) baya tıkır tıkır işliyor. Hikaye hemen hemen hiçbir noktada derinleşmiyor, dolambaçlaşmıyor, kafa karıştırmıyor. Her şey pıtır pıtır oluyor, tam da Süreyya Sami'nin planladığı şekilde.

Son sorunumuza aslında bir önceki cümlede değindik: "Her şey pıtır pıtır oluyor, tam da Süreyya Sami'nin planladığı şekilde." (Aynı cümleyi 2 kere üst üste kurma işini günlük hayatta sürekli yapıyorum da yazı yazarken de aynı şeyi başararak kendimi geliştirme yolunda yeni bir adım attım). Şöyle açalım konuyu: Rastlantılar, dikkatsizlikler falan filan öylesine hikayeyi mutlu sona taşıyacak şekilde gerçekleşiyor ki Süreyya Sami olayı çözmek konusunda hiçbir sıkıntıyla karşılaşmıyor. Resmen "kutsal bir dokunuş" yardım ediyor kendisine ("Space Jam" filminde, insan olan arkadaşının üstüne uzaylılar atladığında ve o tip yere yapıştığında Michael Jordan, Bugs Bunny'e "ama o bir insan, bu nasıl oldu?" diye sorar, Bugs Bunny de "Burası Looney Toons, burada her şey mümkün" diyor. Michael Jordan da maçı kazanmak için smaç basmak üzere kolunu uzatıyor, maçı kazandırıyor). Bir de hikayelerde (en azından benim) hoşuma giden bir ayrıntı vardır. Bir duvarda silah varsa o silah patlar. Benim hoşuma giden tam olarak bu değil, daha çok şu: Bir silah 3. sayfada tanıtılır, 20. sayfada görüldüğünde onu artık farketmeyiz bile. Ardından o silah 150. sayfada patlar, biz de vay be deriz. İşte, bu hikayede o yok; 3. sayfada görülen bir silah 4. sayfada patlıyor (silah bir mecaz).

Barış Uygur, Türkiye'deki çarpıklıkları anlattığı "Normal Şartlar Altında" köşesinde - 1-2 ay önceydi galiba- normal şartlar altında mizah dergisinde çalışan bir insanın çalışmaktan zevk alacağından, ama kendisi "N.Ş.A." köşesini hazırlarken, oraya yazacağı malzemelerle karşılaştıkça ve onlar hakkında düşündükçe karnına ağrılar girdiğinden bahsetmişti (Bir Uykusuz alın ve Barış Uygur'un N.Ş.A. köşesini okuyun, ne demek istediğini daha iyi anlayacaksınız). İkinci kitabı yazarken düzene, gündeme ilişkin kızgınlığını hikayeye biraz bulaştırmış gibi görünüyor (biraz bulaştırmak mı? Resmen hikayeyi onun üzerine inşa etmiş). Fakat bizim (en azından benim) Süreyya Sami'de sevdiğimiz, bir Süreyya Sami macerasından istediğimiz bu değil. Biraz Kurtlar Vadisi'nin Irak'a gidip Amerikalılardan bizim askerlerimizin kafasına çuval geçirmelerinin intikamını almaları gibi (o kadar da kötü değil tabii, bu karşılaştırmayı yapmak vicdan azabı çekmeme neden oldu) durdu bu hikaye. Süreyya Sami, ilk kitabın film noir tadındaki atmosferinde, teknoloji düşmanı, ailenin çok da başarılı olamamış ve halinden şikayetçi olmayan dayılarımız şeklindeyken çekiciydi. İkinci kitap, benim için ilkinin hatrına bitirilmiş bir kitap oldu. Umarım Süreyya Sami, gündemi kovalayan bir süper kahraman olarak gelişimine devam etmez bundan sonra.

(en azından benim) - ne? Ha? Aa, yazı bitmiş. Pardon, içim geçmiş. (Yazı boyunca (en azından benim) ibresini bolcana kullanmama yönelik yapılmış bir şaka (yoluyla yapılmış bir öz eleştri))

Elif Çağlar - 05.12.2012 - Ankara IF Konseri

Elif Çağlar ne zaman bu kadar sevdiğimiz bir sanatçı haline geldi hatırlamıyorum. Kendisini benim ilk dinleyişim sanırım Akustikhane'nin ilk sezonunun ilk bölümlerinden bir tanesindeydi. "You Got Me" ya da "Killing Me Softly" gibi bilindik şarkılara yorumları ile sesini, tarzını beğendiğimi hatırlıyorum. Ceylan Ertem ile "Cadı Avı" programının 2. bölümü, Serbest Müzisyenler Derneği'nin 2. konseri tanıtımı gibi çeşitli programlardaki röpörtajlarını izledikçe hem harika sesi, hem de alçakgönüllü, sempatik tavırları sayesinde takip ettiğimiz bir sanatçıydı (Doğa İçin Çal projesinin 3. videosunda araya "Çayelinden Öteye" türküsünde araya jazz solosuyla girişi de bence baya güzeldi). Yaklaşık 1 yıl sonra Akustikhane'nin 2. kere konuğu olduğunda ise benim için çoktan kaçırmak istemediğim bir isim olmuştu bile. 2011 yılının başında çıkardığı ilk albümünü ilk aldığım günden beri severek dinlerim. "Circus Love" isimli şarkısına çektiği, stop-motion animasyon tarzındaki albümünün ilk klibi de aynı şekilde sıkılmadan tekrar tekrar izlenecek bir kliptir.


Türkiye'ye temelli döndüğümden beri beklediğim konserlerden bir tanesiydi Elif Çağlar'ın Ankara konseri. Saat 12'de başlayacağı söylenen konsere biz her zaman yaptığımız gibi erken gittik ve IF her zaman yaptığı gibi bizi hayal kırıklığına uğrattı, konser başladığında saat 12.30'u geçiyordu. IF'teki etkinlikler internette belirttiği saatlerden ya erken başlar, siz konsere geç kalırsınız; ya da geç başlar, saatlerce ayakta beklersiniz, konser başladığında enerjinizin yarısı tükenmiştir.

İlk albüm parçası "Circus Love" eşliğinde çıktı sahneye Elif Çağlar. Serkan Özyılmaz'ın piyanoda, Kağan Yıldız'ın bassta ve Onur Alatan'ın davulda eşlik ettiği bir grupla birlikteydi. Hem albümünden parçalarla, hem de sesine de çok yakışan çeşitli yorumlarla renklendirdi gecemizi. "Killing Me Softly" yorumu yine harikaydı. En eski ve en sevilen jazz parçalarından biri olan "Cry Me a River" hakkında biraz konuştu, internette sözlerini aratmak için baktığında Justin Timberlake'in aynı isimli daha yeni şarkısının çıktığından yakındı. 1950'lerde bestelenmiş "Cry me a River" ı çok güzel söyledi. Şarkının sonunda bitirirmiş gibi bir hamleyle Justin Timberlake'in "Cry me a River" şarkısına geçişi de baya iyiydi. Aynı şekilde yakın zamanın hit yıldızlarından Amy Winehouse'un şarkısı "Tears Dry on Their Own" u, şarkının arka planını da anlatarak söyledi (şarkı 1967'de yazılmış "Ain't no Mountain High Enough" un müziği kullanılarak bestelenmiş). Şarkısı esnasında Amy Winehouse'a ve "Ain't no Mountain High Enough" şarkısını kendi yorumuyla baya üst bir noktaya taşıyan Nickolas Ashford'a bir saygı duruşunda bulundu.

Sohbetiyle, şarkılarıyla, en az kendi şarkıları kadar güzel yorumladığı şarkılarla, sempatik tavırlarıyla, birlikte çaldığı müzisyenlerin başarılı sololarıyla harika bir konser dinletti bize Elif Çağlar. Aynı zamanda 2 hafta sonra tekrar Ankara'ya konsere geleceğinin müjdesini de verdi (Four in the Pocket'ın 16 aralık pazar günü Passage'daki konseri).