10 Kasım 2012 Cumartesi

Görsel ve Akustik Köşe - Sonbahar 2012

Sonbahar bitti, Ankara'nın kışı geldi. Ağırdan alan soğuk, yine çok sert geçecekmiş gibi bir hissiyat yaratıyor.
Sonbahar'ı özet geçen, her birini ayrı ayrı yazmaya uzun zamandır üşendiğim konuları bir çatı altında toplamaya karar verdim. İşte sorular;


Sen Kimsin? - Çiğdem Anad


Sevgili Erdem'in tavsiyesi üzerine, bir kendime bir de ona aldığım 'Sen Kimsin?', Çiğdem Anad'ın aslında bu zamana kadar yaşadığı ve gözlemlediği ilişkiler, istekler, baskılamalar ve sınırlamaların birer analizi. Hepimizin istediği bir hayat var önümüzde, belki daha gerçekleştiremedik, belki de ufaktan kurmaya başlıyoruz. İstedikleri hayatı yaşayamayanların günün birinde 'Ben kimim? Bu hayatı mı istedim?' gibi sorular ile bir arınma, bir kabuğundan çıkma mücadelesi hikayesi. 

Bir çırpıda, çok etkilenerek okudum Sen Kimsin?'i. Çiğdem Anad'ı zaten medyadan oldukça beğeniyordum, kitap ile saygım daha da güçlendi. Sınırlarla nasıl yaşadığımızın bir kısa öyküsü tavsiye edilir.


Hayvan Çiftliği Tiyatro Oyunu - Erdal Beşikçioğlu



Kitap hakkında daha önceden şurada bahsetmiştik. George Orwell'in, hafif ve derin öyküsü Hayvan Çiftliği'ni çoğumuz biliyoruz. Özgürlüğün ve eşitliğin baskılandığı bir ortamda güç değişiminin yaşattığı zafer sarhoşluğunun insan bilincindeki bu serüveni sevgili Erdal Beşikçioğlu ve ekibi bambaşka bir yönden, nezih ve eğlenceli bir biçimde izleyiciye iletmeye çalışmışlar. Bence başarılı da olmuşlar. Güzel sahne kullanımı, yerinde kostüm seçimleri ile tatlı oyunculuk birleşince, üzerine de güzel uyarlanmış kurgu ile Cermodern'de bu oyuna gitmek farz oluyor. 


Allelujah! Don't Bend! Ascend! - Godspeed you Black Emperor



Post-rock güzel bir akım. Yıllardır gelen takipte illa ki oluşan favoriler ve beğeniler var. Herkesin ister istemez aklında bir konu hakkında en iyiler sekmesi oluşuyor. Benim post-rock aleminde kral ilan ettiğim bir isim var; 'Godspeed you Black Emperor'. Daha önceleri çeşmeye daha detaylı bir yazı yazmayı uygun görmüştüm Godspeed için ama kısmet burayaymış. Yazma nedemiz Kralın bir dönüşünün olması. Godspeed 'Allelujah! Don't Bend! Ascend!' adlı 55 dakikalık ve 4 parçadan oluşan bir albümle tekrar aramıza döndüler. İyinin ve kötünün, karanlığın ve ışığın, varlığın ve yokluğun ses ile anlam kazandığı bu albümü şahsen çok beğendim. Mladic parçası, ağır post-rock seviyesine girmek isteyen insanlar için güzel bir kapı olabilir.

Profesyonel - Tiyatro Oyunu


Tiyatro sezonunun tekrar başlamasıyla bu sene ilk izlediğim oyun Profesyonel oldu. Ünlü yazar Duşan Kovaçeviç'in Yugoslavya'daki büyük dönüşümün bıraktığı acı ve tatlı izleri, değişik bir tarz ile tiyatro severlere aktarıyor. Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler'in başrollerini çektiği oyun, 2 saate yakın tek perdesiyle biraz yorsa da, eğlendirmesini başarıyor. Değişik bir üslup ve ilginç hikayesiyle, doğu bloğu yaşamın getirdiği buhranı, geçmişi değiştirmek terimi üzerinden farklı bir şekilde iletiyor. 

Paranormal Activity 4 - 2012


Böyle aktiviteniz batsın dedirten serinin yeni filmine neden bilmiyorum; ama birazcık belki korkarız umuduyla koşarak gittik. İşlerin yine aynı şekilde işlediği, ilk ve ikinci filmden tam beş sene sonrasında, bambaşka bir uzamda, değişik bir ailede geçen hikaye bu sefer neyse ki konu bakımından birazcık açığa kavuşuyor. Kezban protagonist kızımız ve Bieber nesli erkek arkadaşının başından geçen öyküler öylesine aptalca, öylesine sıkıcı ki, ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. Umarım bu son olur diyorum.

La Mar - La Mar - 2012


Sevgili E.D.'nin tavsiye ettiği, Venezüella kütüklü La Mar, post-rock dünyasında uzun zamandır muhtaç olduğum tat. Post-metal ve rock sınırlarında gezen albüm La Mar, yine klasik tarzdan sapmıyor ve inceden başlayan, sonradan patlayan akıma dahil oluyor. Sert girişleri ve güzel rifleri ile arada bir aykırılık gösterse de, irmik helvası gibi müziğe can kurban diyor, postrock'çıları La Mar'a davet ediyorum.

Ses ve Işık - CSO - Ekim 2012


Sevgili Del Mundo ekibiyle beraber gittiğimiz Ses ve Işık, yönetmenliğini ve şefliğini Cemi'i Can Deliorman'ın yaptığı alışılmışın dışında bir proje. Koro, elektronik müzik, görsel tasarım ve mimari başta olmak üzere birçok farklı disiplini bir araya getiren ekip, konuklara bir saatte inanılmaz bir deneyim yaşatıyor. Müziğin desteklediği çok sesli koronun üzerindeki boyutlu cisme yansıtılan lazer ile daha da boyut kazanan nesne aklımı başımdan aldı. Harika bir deneyim, herkesin görmesi gerekir.

Panpa - Sanat Fikir Aksiyon - Sayı 1


İnci Sözlüğe çok yakın değilim ve takip etmiyorum. Kardeşimin aldığı aylık dergi ise başka birşey. Sanat Fikir Aksiyon mottosuyla yola çıkmış dergi, aksiyon kısmını çok beceremese de, fanzin edasıyla okuyucuya birşeyler vermeye çalışıyor. Daha çok popüler kültür üzerine yoğunlaşan dergi, ilişki, sinema, müzik, çizim gibi konular üzerinde çene çalıyor. Dergi bence ilgi çekici. Sadece 8 TL ne lan, hiç mi bizi düşünmüyorsunuz?

Blockhead - Interludes After Midnight - 2012


Blockhead bir enstümental hiphop ve elektronik müzik yapımcısı. Ben de yakın zamanda 'This Music Scene' albümü ile kendisiyle tanıştım. Alışılmışın dışında, elektro ile lounge'ın sınırlarında gezen müzik yapısı ile, tam bir ortam müziği haline geliyor Blockhead. Bu yılın baharında çıkan son albümü Interludes After Midnight ise öncekilerinin peşinden giderek yine aynı tipte müzik ile güzel bir dinleti sunuyor. Hafif tarzıyla lounge partilerin arkaplanını güzel süsleyecek bir albüm. 

4 Kasım 2012 Pazar

Skyfall - 2012


50 yıllık Bond efsanesinin 24. film adımında tekrar nefesler tutuldu, patlamış mısırlar kucaklardaki yerlerini aldı. Zamanın güncesinin nabzını süreki tutan seri, bu sefer kendini değiştirmiş bir şekilde, derli toplu, temiz bir  soğukkanlılıkla, günümüzdeki düşman tanımsızlığı ve güven korkusu temalarını izleyiciye iki buçuk saatte mükemmel bir anlatım ve aksiyon ile sunuyor. 

Daniel Craig'in Bond tiplemesinde bu sefer konu gayet az ve öz. MI6 bir yandan her zamanki gibi huysuzlaşan bürokrasi ile uğraşırken, bilinmeyen bir örgüt tarafından açık bir mesajla saldırıya uğrar. Saldırı o kadar ustaca olur ki, örgüt kendini belli bile etmez. Tehlike çemberinin an ve an daralmasıyla iş yine, M direktörlüğünde, usta alan ajanı James Bond'a kalır.

Çok klas bir yapım Skyfall. Kalitesini işleye işleye, gittikçe yükselten yapımlardan. Belirli bir temanın peşinde, sağına soluna bakmadan, yerli yerindeki 'foreshadowing'leri ile kovalayan, adeta Bond gibi bir görev adamı Skyfall. Eski bond filmlerindeki gibi yüksek dozlu aksiyon, 'funky' araç gereçler, uçan yolcu koltuğu, patlayan kalemler, uydudan çıkan ışınlar yok. Skyfall bunlara oyuncak gözüyle bakan, gerçekçiliği steril ortamlarda doyuma ulaştırmış; fakat klaslığından da ödün vermeden adeta idealar evrenindeki  kadar duru bir görüntüyle işleyen bir film. 



Yeni Dünya Düzeni, 'Espionage' ve 'Rogue Agent' anahtar kelimeler. CCTV'lerin, uyduların sürekli kontrol ettiği, retroluğun sadece moda olduğu, yeni nesil teknolojinin acımazca yüzümüze vurduğu bir uzamda Bond'un eski nesil alan ajanı olarak yaşadığı zamanla olan savaşı apaçık. Film eski ve yeninin işleyişini aslında çok iyi yapıyor. İstanbul gibi bir mekanda başlayan kovalamaca sahnesiyle, Bond klaslığını kapalıçarşı ile buluşturuyor. Medeniyetlerin buluşmasını, bu sefer Çin'e Şangay'a giderek, aşırı güzel bir mavi-siyah siperpunk'ı ile taçlandırıyor. Çin'in yeni yüzünün ardından, geçilen Macau şehriyle geleneksel yüzünü de göstererek, filmin sürekli bir devinimde olduğunu belirtiliyor. 

Yeni ve eski ikilemi sadece çevreye değil, Bond'a da hakim. Görevine kısa bir süre ara veren ajan, yeni tehlikeyle tekrar göreve başlamasıyla 'I'm too old for this sh*t' yergileri sırasıyla başlıyor. Distopya ile bezenmiş, mavi beyaz ve kırmızı ile çevrili İngiltere imparatorluğuna zerre kadar şüphe duymadan inanan Bond kendisinin artık yetersiz olduğunu, çevresel faktörler ve karakterler üzerinden düşünürken, içsel bilinç akışını arada bir dışarı vuruyor. Yeni oyuncak üreticisi Quartermaster ile yaşadığı gençlik-yaşlılık çatışması bunun net bir örneğiyken, M ile sürekli olarak yaşadığı emeklilik mesajlı diyalogları destekler nitelikte örneklerden. 


Casino Royale ile geri dönüşün zafer mahmurluğunu güzel bir biçimde Quantum of Solace hüsranı ile yaşamışken, bu sefer ekip aklını başına devşirip kendine gelmiş. Film o kadar klas ki, önceden belirttiğim gibi adeta idealar evrenindeki bir Bond hikayesi izliyormuşuz gibi bir his yaratıyor. Pis bir şeyin sahnede adeta yerinin olmadığı, her şeyin en güzelinin, en temizinin, en sterilinin yer aldığı bir arenadayız bu sefer. Bond filminde toplam akan kan miktarının yaklaşık 200 mL gibi cüzzi bir miktarda olması bunun en net delili olabilir. 

Oyunculuk çok yerinde. Esaslı bir Bond kızının olmaması elbette beni de üzdü; fakat Daniel Craig'in robotik bir İngiltere ajanı portresi ile Judi Dench'in o tatlı mı tatlı karakterinin çevresinde kurulan İmparatorluk betonu gibi sert disiplinin getirdiği amir imajı hala kalitesini korurken; ekibe yeni katılan Ralph Fiennes ve Ben Whishaw ve Javier Bardem gibi aktörler filmi çok daha iyi bir noktaya getiriyorlar. Javier Bardem - Silva, bence abartıldığı kadar yok; ama itiraf ediyorum, son Şapel sahnesindeki performansından ben de çok etkilendim. Duyduğu nefreti, yılların öfkesini bir anda harcamak istemeyen bir adamın geçirdiği sinir harbi sadece 10 - 15 saniyelik yüz ifadeleriyle bu kadar güzel anlatılabilirdi. 

Evet filmde çok saçma noktalar var. Rush-hour zamanı boş trenin düşmesi, hack olaylarının hala görsel olması, MI6'da hala mouse kullanılmaması, İstanbul'dan trenle beş dakikada Anadolu'da olmaları, mahkeme salonunun yolgeçen hanı olması gibi mevzular, üzerinde çok durulursa düşürecek şeyler; ama adamlar Aspava patatesi gibi film yapmışlar, ne gerek var bu analizlere demeden edemeyeceğim. Boşverin lan, manyak mısınız? (Açıkçası biz de filmden çıktıktan sonra ilk yarım saat filmin iyi yönlerinin analizi yaptık, sonraki yarım saat ise bu saçmalıklara gülmek oldu, olacak o kadar, izleyici bu yüzden yok mu zaten?)


Yeni Adele'li intro benim için filmin artı yanlarından. Chris Cornell'li Casino Royale introsu hala benim için Craig'in en iyi introsu; ama Adele'nin de hakkını yememek lazım. Skyfall parçası bambaşka güzelken, intro filmin müthiş bir özeti. Tam puan introya. 

Cesur Yeni Dünya, İngiltere İmparatorluğu, İstanbul Kapalı Çarşı, Şangay Siberpunk'ı, Macau'daki Komodo Ejderleri gibi eski ile yeninin, CCTV ile Aston Martin DB5'in, ergen Q ile deneyimli M'in geçişlerinin pürüzsüz yapıldığı, değişime gittiğini bangır bangır bağıran bir adım Skyfall. Ve de kesinlikle sadece bir erkek filmi değil. 

30 Ekim 2012 Salı

Cloud Atlas (2012)


Kitap uyarlaması bir film izlemek, birkaç bakımdan zordur. Daha doğrusu izlemekte bir sıkıntı yok da daha çok hikayeyi aynı (ya da en azından seyirciyi hoşnut tutacak) seviyede zevkli kılabilmek sıkıntılı. İlk olarak kitaptaki her şeyi filmde anlatamazsınız; çünkü hem hikayenizin akıcı, hareketli olması lazım, hem de zamanınız kısıtlıdır. Ardından oyunculuk sıkıntıları gelir. Kitabın okuyucularının gözlerinde canlandırdıklarıyla sahnedekilerin örtüşmemesi değil bahsettiğim; iç sesler ve sayfalar dolusu betimlemelerle yazarın anlatmak istediği duyguları, düşünceleri oyuncuların hakkını vererek yansıtmaları imkansız olur bazen. Bir başka benzer sıkıntı da yazarın betimlemelerini, aynı duyguyu verecek şekilde seyirciye aktaramamaktan kaynaklanır. Bir ormanı, bir şehrin sokaklarını, bir binanın koridorlarını ne kadar iyi tasarlarsanız tasarlayın, onu okuyan insanın aklında canlanan duygu-düşüncelerle aynı şekilde izleyen insanın gözünde canlandıramazsınız. Duygusal bakımdan bir şeyler illa ki eksik kalacaktır. Tabii bunlar ve çok daha fazlası, çok klasikleşmiş tartışmalar. Eminim okuduğu bir kitabın filminden çıkan herkes, filmin hemen çıkışında filme birlikte gittiği kişilerle bu konuda 2-3 cümle konuşuyordur. Biz bile daha 1 hafta önce Burak'la "2001: Uzay Efsanesi" nin kitabı ve filmini benzer noktalar üzerinden konuşuyorduk. Sonu olmayan ve hiçbir zaman tam anlamıyla bir tatmine vardırmayacak bir tartışma bu.

Cloud Atlas, 2004 yılında İngiliz David Mitchell tarafından yazıldığı zamanda çok tutmuş, çok beğenilmiş bir kitap. Kendisi "İngiliz Kitap Ödülleri" nde "Edebi kurgu" (Literary Fiction) ve Richard & Judy yılın kitabı ödüllerini kazanmış. Aynı zamanda Booker Prize, Nebula Award, Arthur C. Clarke Award ve benzeri pek çok ödül için de aday olmuş. Tek bir hikaye değil, birbirleriyle bir şekilde alakalı birkaç tane hikaye var ortada (tam olarak 6 hikaye). Geçmişten günümüze, oradan da geleceğe ve uzak geleceğe kadar bir zaman aralığına yayılmış bu hikayeler; aynı hikayenin parçaları olmaları gereği bir şekilde birbirlerine bağlanıyorlar.

Kitabı okumamış, yeni çıkmış filmini izlemiş biri olarak kitapla ve kitabın hikayesiyle ilgili yorum yapmak pek bana düşmez. Söylenenlere göre filme çekilmesi çok zor olan projeye Wachowski kardeşler girişmişler. 2010'da oyuncu bulma çalışmaları ve filmin çekimleri başlamış. Baya zengin bir oyuncu kadrosu var filmde; başrollerde Tom Hanks, Halle Berry, Hugo Weaving, Jim Broadbent, Hugh Grant, Ben Whishaw, Bae Doona ve daha birkaç isim daha var. Kitabın karakterleriyle ne kadar alakalı bilemiyorum ama filmde aynı oyuncuların her hikayede farklı karakterler canlandırmaları baya hoş olmuş. Hikayeler arasındaki bazı bağlar çok daha belirgin bir hal almış. Hele ki film bitip de her oyuncu hangi rollede rol almış, onu görürken bazı noktalarda çok şaşırıyorsunuz, bu da mı aynı kişiymiş, diye. O da bu yaklaşıma ayrı hoş bir hava katıyor, sırf bu ayrıntı bile insanın hoşuna gidiyor. Tabii her karakter başka bir hikayede daha ön plana çıkıyor, o hikaye için diğer oyuncular yardımcı oyuncu gibi oluyor; ama genel toplamda Tom Hanks, Halle Berry ve Hugo Weaving'in en baskın oyuncular olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz sanırım.

İzlemeyenleri rahatsız etmemeye özen gösterecek şekilde hikayeleri özetleyecek olursak; en eski hikaye, zengin bir noterin hastalığı ve eve dönüş gemi yolculuğu fonunda geçiyor. İkinci hikayemizde gay bir müzisyenin, ünlü bir besteci adına nota yazarı olarak çalışırken kendi sanatıyla uğraşmasını anlatıyor. Üçüncü hikayemiz, bir gazetecinin, bir Nükleer santral ile ilgili yazı hazırlamasını konu alıyor. Dördüncü hikaye günümüzde geçiyor, bir kitap yayıncısının yeni yayınladığı kitapla ilgili başlıyor ve olaylar gelişiyor. Beşinci hikayede gelecekte üretilmiş bir insanın (anladığım kadarıyla biyolojik bakımdan tamamen bir insan, ama gerçekte bir robot; %100 organik bir robot, cyborg'un bir adım ötesi) sorgulamasında, bu robotun neden programlandığı düzenin dışına çıktığı sorgulanıyor ve robot da bunu anlatıyor. Son hikayede de yerli, ilkel bir adamın, üst düzey teknolojiye sahip bir medeniyetten bir kadınla çıktıkları bir yol hikayesi anlatılıyor. Hikayeler arasındaki bağlar zamanla kurulduğu için daha fazla bilgi vermemek en sağlıklısı.

Filmi genel çerçevede değerlendirecek olursak baya güzel bir yapım. Bir yandan 6 bağımsız film izliyormuşcasına farklı hikayelere sahip, farklı zamanlarda geçen 6 tane film var ortada. Bir yandan da hikayeler hem çeşitli şekillerle, hem de karakterlerle birbirlerine bağlandıkça, yani sona yaklaşılınca hoş bir bütün çıkıyor ortaya. Tabii bu noktada insan kitabı merak ediyor. En başta da belirttiğimiz üzere, kitabın filmden daha geniş kapsamlı ve bazı noktalarda çeşitli farklılıklar içereceği kesin gibi. Film bu kadar güzelken ve kitapta bu kadar ödül almışken sanırım ilgiyi, 1 şans tanınmayı kesinlikle hak ediyor. Film de ne kadar 172 dakikalık süresiyle biraz göz korkutsa da özellikle paralel kurgulu, bol hikayeli yapısıyla 3 saatin hakkını veriyor.

24 Ekim 2012 Çarşamba

Met Üst - Tek Kişilik Dev Dergi 2. Sayı



Metin Üstündağ abimizin haziran ayında ilkini çıkardığı "Tek Kişilik Dev Dergi" çalışmasından ve ilk dergiden bahsetmiştik. Derginin üstündeki "3 ayda bir yayınlanır" ibaresi nedeniyle, ilk dergi haziran-ağustos aralığını kapsayınca eylül ayı geldiğinde yeni derginin çıkmasını heyecanla beklemeye başlamıştım. Eylül başında gelen heyecan/merak, eylül sonunda "herhalde bu da tutmadı, devamı gelmeyecek" hayal kırıklığına bırakmıştı kendisini. Ekim ayı ise hayal kırıklığı sonrası süprizi ile geldi, "Tek Kişilik Dev Dergi" nin ikinci sayısı haftalık mizah dergilerinin yanında yerini almıştı.

Aslında kendi başına bir dergiden çok, Metin Üstündağ abimizin Penguen'deki "Pazar Sevişgenleri" köşesinin uzatılmış bir hali gibi dergi. Oradaki çoğunlukla ilişkileri olmak üzere hayatı, sosyal yapıyı, insanı karikatürüze edip sorgulayan karikatürler mevcut; tek farkı bu sefer belli başlıklar altında toplanmış (Önce-Sonra, Çok kareler sevdim seni, aşk, kültür farkı, kadın dediğin, vs.). Yine Penguen'de, "Pazar Sevişgenleri"nin hemen yanında ya da altında bulunan, "Süzme Bal" başlığı altındaki aforizma parodileri/denemeleri de yine dergide farklı başlıklar altında yerini buluyor (Doğu-Batı, Vahşi Kapitalizm-Romantik Sosyalizm, Sevgilim sevgilim, Teknolojik eşyaların gizli kalmış yanları, vs.). Bu bölümlerde parodik yaklaşımlarla insan alışkanlıklarına, sosyal hayatımıza, sosyal alışkanlıklarımıza yönelik eleştriler yer alıyor. Mesela "doğu-batı" bölümünde "Güneş doğudan -sadece- yükselir, batıda güneş enerjisinden yararlanılır!   Doğu bir zihniyettir, batı bir algılama biçimi!   Doğu saftorik, batı cin tonik!" tadında yaklaşımlarda bulunuyor.

Tüm bunların yanında birkaç tane önemli yazar/düşünürlerin yazılarına, anılarına, yorumlarına yer vermiş. Mesela ilk sayfada "İsmail Beşikçi Anlatıyor" başlığı altında, İsmail Beşikçi'nin düşünce suçu ile ilgili bir yazısı var. Devamında Deniz Gezmiş'in bir anısı, Oğuz Atay'ın son sözleri, Aydın Boysan'ın rakı ile ilgili bir yazısı, Fikret Mualla şiiri (Fikret Mualla'nın mektuplarından alıntılarla oluşturulmuş bir şiir), Yusuf Atılgan'dan "Sıradan Bir Gün", Küçük İskender, Mehmet Çağçağ ve Eflatun Nuri'den "Kıldan Tüyden bir Antaloji: Bıyıklıyken". Aralarında da (bence) en çarpıcı olanlarından birisi, Sadri Alışık'ın Ayhan Işık'a Mart 1979'da yazdığı bir mektup, direk orjinalinin kopyası (umarım gerçektir, ben gerçek olduğuna çok inanmıştım). Met Üst'ün yazıp Sencer'in çizdiği birkaç öykü de yerini almış dergide, kabaca özetlersek "sokak yaşantıları" ile ilgili diyebileceğimiz.

Son olarak da Metin Üstündağ'ın birkaç farklı çalışmaları var. Aralarda birkaç şiir, birkaç fotomontaj çalışması ve ilk dergideki gibi benim en beğendiğim bölümlerden biri olarak sulu boya çalışmaları. Sulu boya çalışmalarının bulunduğu bölüme "Ağlamak" başlığını koymuş bu sayıda; sanki bu başlık derginin bu sayısının genel ruhunu da yansıtıyor gibi. Sanki biraz daha melankolik, biraz daha hüzünlü gibi bu sayı. Metin Üstündağ'ı okuyanlar, takip edenler bilirler zaten kendisinin karikatürlerinde ya da yazılarında bazen hafif bir hüzün olur. Kaybetmiş, dışlanmış, ezilmiş karakterleri, ya da aynı duygularla insanlığı, ilişkileri ya da Türkiye'yi anlatır bazen. İşte, bu sayıya da genel olarak o duygu sinmiş.

Hızlı bir şekilde okunacak değil; daha çok göz atılıp üstünde düşünülecek, yorumlanacak, ya da izlenilecek, duygusal içeriği hissedilmeye çalışılacak bir dergi var karşımızda. Bir şeylerden yorulduğumuzda, kafamızı dağıtmak istediğimizde bizi farklı bir dünyaya, Metin Üstündağ abimizin dünyasına çekecek bir dergi.

18 Ekim 2012 Perşembe

Birsen Tezer Konseri - 17.10.2012 Ankara, Nefes

Bugün ilk defa canlı dinleme fırsatım oldu Birsen Tezer'i. İlk albümü "Cihan" ı Pınar'la birlikte sürekli dinliyoruz zaten. "Akustikhane" performansını youtubedan dinlemek mümkün. En son Jehan Barbur, yeni albüm tanıtım konserinde Birsen Tezer'le birlikte söylediği bir şarkıyı paylaşmıştı, ben de her ikisine birden bir kez daha hayran kalıp grupta paylaşmıştım. Bu akşamki konseri de ilk Lara gruptan paylaşmıştı, dün de Deniz aradı beni, gidiyor muyuz konsere diye. Nefes almanın pek bir zor olduğu "Nefes" barda hazırdık bugün konser için.

Tam yakın arkadaşınızın genç ve sevecen annesi gibi Birsen Tezer. Öylesine sempatik, öylesine güler yüzlü, öylesine sevecen ki her an sahneden inip tüm seyircilere yeni pişirdiği kurabiyelerini dağıtacak gibiydi. İnanılmaz iyi bir elektrik vardı seyirci ile Birsen arasında. Daha ilk şarkıda, Bülent Ortaçgil'den "Değirmenler" ile başladığında baya güçlü bir şekilde eşlik ettik kendisine. Bizim eşliğimizden duyduğu mutluluk gözlerinde parlıyordu resmen. Her şarkıyı tüm dinleyici, Birsen'le birlikte söyledik. Mükemmel bir sesi var Birsen Tezer'in, bir o kadar da harika bir albümü. Fakat yine de ben bu kadar çok kişinin tüm şarkıları bu kadar iyi ezberlemiş olmalarına baya şaşırdım. Sanki ilk albümünü yayınlamış birinin değil de MFÖ'nün konserini dinliyor gibiydim. Hemen hemen hiçbir şarkıyı Birsen Tezer tek başına söylemedi ve her yeni şarkıyı da o kadar coşkuyla karşıladı dinleyici. Kendi albümünden "Balıkesir" ve sonrasında da "Di Gel Yanıma" ile devam etti konser.

Kendi albümü "Cihan" ın sanıyorum ki tamamını çaldı konser boyunca. Kendi albümü dahilinde ve haricinde birkaç Bülent Ortaçgil şarkısı (Değirmenler, Aşk Var mı, Sensiz Olmaz, ve tabii ki Çığlık Çığlığa), Hüsnü Arkan'ın "Solo" isimli albümünde birlikte söyledikleri "Hoş Geldin" ve İlhan Şeşen'in yazdığı "Aşk Üzerine Söylenmiş Herşey" şarkıları ile güzelleştirdi konseri. Her şarkıda coşku biraz daha tırmandığı için birini ötekinden ayırmak neredeyse imkansız. Bir ara bas gitarda Gürol Ağırbaş "Şelpe" yi çalarken Birsen Tezer geri durup dinledi kendisini. "Şelpe" esnasında elektro gitar ve bateri de birer solo ile seyirciyi coşturdular.

Ne zaman ki Birsen Tezer'in kanunu geldi sahneye, heyecan tam tavan yaptı. Önce "Seher Vakti" ni çaldı, ardından "Aşk Bu Değil" ile enfes bir performans sergiledi. Konserin finalini, daha önceden söylediği üzere "Çığlık Çığlığa" ile yaptı. Bu noktada bir es vermek istiyorum. Bülent Ortaçgil şarkılarını pek çok kişi yorumluyor ve bazıları gerçekten çok başarılı oluyor. Örneğin "Değirmenler" şarkısının Birsen Tezer yorumu ne kadar enfes ise Şebnem Ferah yorumu ya da Fırat Tanış yorumu bir o kadar enfes bence. "Çığlık Çığlığa" da yine Bülent Ortaçgil'in en çok yorumlanan şarkılarından bir tanesi. Redd bence baya güzel söylüyor bu şarkıyı. Ama söz konusu olan Birsen Tezer'in yorumu olunca işin rengi değişiyor. Ne demek istediğimi tam anlatabilir miyim bilmiyorum ama şöyle söyliyeyim; konserin finali o kadar görkemliydi, Birsen Tezer o kadar coştu, dinleyici kendisinden o kadar geçti ki şarkı bittiğinde oluşan sessizlik bir an resmen havada asılı kaldı. Birsen Tezer son bir söz söylemek, veda etmek üzere "çok teşekkürler, önümüzdeki ay görüşürüz" demeye çalıştı ama o performans sonrasında çok bir şey söylemesine gerek yoktu diyebilirim. Veda ederken ve sahneden inerken gözlerinde yaşlar parlıyordu Birsen Tezer'in. Önümüzdeki ay tekrar bir konser verecekse Ankara'da, bir engel olmadığı sürece ben de tekrar orada olmaya çalışacağım.

Dipnot: Tüm şarkılara fizy linkleri ekledim, her birini ayrı ayrı çok beğendiğim için. Şarkı isminin üstüne tıklayıp dinlemenizi tavsiye ederim. "İstanbul" dan ayrıca bahsetmemiştim ama onu eklemezsem yarım kalacağını düşündüm. 1-2 tane daha bahsetmediğim şarkılar var, onları da beğenenler bulup dinlerler diye düşünüyorum.

15 Ekim 2012 Pazartesi

Deli Bando - Yasemin Mori




Yasemin Mori'yi ilk albümü "Hayvanlar" ve albümün çıkış parçası "Nolur, nolur, nolur" ile tanımıştık, yaklaşık 4 yıl kadar önce. Rock müziğinin tekinsiz, saykodelik tınılarında dolaşan şarkıları çabucak dillere dolanmıştı. Hele bazı şarkı sözlerinin ne kadar güzel bulduğunu sosyal medyada paylaşan Türkçe hocalarımız oldu. Hele ki "Bırak bu Rock'n Roll'u" şarkısı, Korhan Futacı abimizin saksafonuyla eşliği sayesinde dinledikçe dinlenen bir şarkı oldu çıktı. Aslında ayrım yok; Hayvanlar her şarkısında bambaşka bir tat bırakan güzel bir albümdü.

Yasemin Mori'yi keşfettik, fakat uzunca bir süre canlı dinlemek için fırsatımız olmadı. Yurt dışında okumanın dezavantajı, uzunca bir süre kayıtlarla yetinebildik ancak. "Serbest Müzisyenler ve Yapımcılar Derneği" nin 1. konserinin kaydı, kendisini (klipleri haricinde) sanıyorum ki benim canlı gördüğüm ilk kayıttı. Sonra şansımıza 17. ODTÜ Rock şenliklerinde çıktı. Enfes bir konserdi; en güzeli de "Hayvanlar" albümünde olmayan pek çok şarkı söylemesiydi. Yaklaşık 1 hafta kadar önce "Deli Bando" adı altında çıkan albüm, en az ilki kadar efsanevi olacağını belli ediyordu. Temmuz ayında albümün ön planda şarkılarından biri olan "Dünya" nın klibi yayınlandı. Uzunca bir süre merakla ve hevesle bekledikten sonra da "Deli Bando" geldi.



Yukarıda da belirttiğim gibi; en az ilki kadar başarılı bir albüm "Deli Bando". Hatta ilk albümdeki şarkılar tını bakımından birbirlerine az çok yakındılar. Bazen 1-2 şarkı üst üste dinlenince uzun tek bir şarkı hissiyatı yaratabiliyordu. Oysa bu sefer her şarkının ayrı bir tadı var. Klibini aylar önce izlediğimiz "Dünya", 2 albümün toplamında iyimser bir tatta olan, karanlık bir ton içermeyen ilk ve tek şarkı. Albüme ismini veren "Deli Bando", gerek ismi, gerekse şarkı sözleri dolayısıyla bir delinin kafasının içinde dolaşıyormuşuz hissiyatı yaratıyor. Özellikle Boğaziçi Caz Korosu'nun eşliği bu hissiyatı baya bir güçlendiriyor. Korhan Futacı abimizin eşliği, etkisi, katkısı da pek çok şarkıda, saykodelik bir ton yaratmak konusunda kendini gösteriyor. Zaten kendisi saksafonuyla yine bazı şarkılara eşlik ediyor (fakat bu sefer "Bırak Bu Rock'n Roll'u" ndaki kadar ön planda bir solosu yok, ne yazık ki).

"Saykodelik rock" olarak tanımlamak doğru mu bilemiyorum; şayet doğruysa "saykodelik rock" ın günümüzdeki en başarılı sanatçılarından biri Yasemin Mori. İster yeni albümler olsun, ister yeni şarkılar ya da yeni konserler; kendisini her türlü heyecanla bekliyoruz. Yeter ki bize hayal dünyasını olabildiğine açsın.

14 Ekim 2012 Pazar

Mars Yıllıkları - Ray Bradbury

"Geldiler, çünkü korkanı vardı, korkmayanı vardı, mutlusu vardı, mutsuzu vardı. Herkesin bir sebebi vardı. Bir şey bulmaya, ya da bir şey elde etmeye, bir şey kazıp çıkarmaya ya da gömmeye geliyorlardı..."

"Mars Yıllıkları"; bilimkurgu ve distopya tarzında hikayeleri ile büyük bir efsane olmuş, birkaç ay önce vefaat eden Amerikalı yazar Ray Bradbury'nin ilk kitabı imiş. Bradbury hikayeleri 1940'larda yazmaya başlamış, kitap 1949'da basılmış. Kitapla ilgili birkaç kısa, turistik bilgi: Ruslar kitaptan esinlenerek 1988 yılında bir film çekmişler. Sanıyorum ki 1960'larda Amerika'da bir opera uyarlaması olmuş. Bazı hikayeler radyoda, bilimkurgu kuşağında okunmuş. Bazı televizyon programları, bazı hikayeleri televizyona uyarlamış. Aynı zamanda yine bazı hikayelerin çizgiroman uyarlamaları çıkmış.

Nedir peki Mars Yıllıkları? Hikayemizde Mars, üstünde yaşam olan bir gezegendir. Hatta üstünde çok eski bir uygarlık vardır. "Haziran 2011: ve ay hala ışıldıyordu" öyküsündeki bir arkeologun keşiflerini geminin kaptanına anlattığı kısımlardan öğrendiğimiz üzere, insanlıktan çok daha gelişmiş bir uygarlıktır Marslılar. İnsanların uzay yolculuğuna çıkmaya başladığı bir gelecekte (daha doğrusu günümüz-geleceği denilen bir gelecekte - geleceği tasvir eden bir bilimkurgu romanının tasvir ettiği geleceğin tarihinin gelmesi-) başlar hikayeler. Kitabı 3 bölümde değerlendirmemiz mümkün: İlk bölümde astronotlar Mars'a varırlar. İkinci bölümde yerleşimciler Mars'a varırlar ve Mars üzerinde dünyadaki hayatın bir gölgesi başlar (Kitabın arka kapağından aldığım, Ağustos 2001: Yerleşimciler bölümünde geçen paragraf bu bölümün başlangıcı sayılabilir). Üçüncü bölüm hikayelerinde ise Dünya'da devam etmekte olan savaş, insanlığın kendisini ve Dünya'yı yok etmesine doğru gitmektedir. Mars'ta yaşayan Dünyalılar, Dünya'ya roketlerle geri dönerler. Yani kısacası tam bir giriş, yerleşme, çıkış hikayesi "Mars Yıllıkları".

Hikayeler, ne kadar Mars'ta ve gelecekte geçse de başka yazarlardan okuduğumuz, ilginç bilimsel gelişmeler, ilginç uzaylılar ile hayalgücünün sınırlarında bilimkurgu öyküleri sayılmazlar. Arada Marslılar geçse de, bazı bilimsel icatlar hayal etse de hikayeler dünyalı insanların, dünyalı bakış açılarının, dünyalı mantıkların, dünyalı ilkelliğin, dünyalı egonun yani çok yabancı olmadığımız bir ortamın hikayeleri. Dolayısıyla bilimkurgunun çok hayranı olmayan insanların bilimkurgu okurken yaşayacakları sıkkınlık, ilgi kaybı bu hikayelerde çok fazla mevcut değil.

Öykülerin arasında beni en çok etkileyenler "Usher II" ve "Yağmurlar Çiseleyecek" öyküleri oldu. Usher II için "Fahrenheit 451" in oluştuğu hikaye de diyebiliriz sanırım. Bir çeşit Edgar Allan Poe'ya saygı duruşu olan hikaye, kurgu-fantazi hikayelerin yasaklandığı, her türlü kurgu-fantazi kitaplarının toplanıp yakıldığı bir geçmişe sahip. Öyle ki yeni nesil artık Poe'yu bilmeyerek büyümüş, Poe'nun hikayelerine yapılan göndermelere boş boş bakarak karşılık verir olmuş. Bir kitap, kurgu, fantazi aşığı milyarder Mars'a gelir, Poe, vampirler, cadılar, hayaletler ve daha bir sürü hayranı olduğu objelerle süslenmiş bir ev inşa ettirir kendine. Fakat her türlü kurgu-fantazi yasaklanmıştır ve bürokrasi Mars'a da gelmiştir. Yetkililerin Usher II evini yıkmaları an meselesidir. Kitapta açık ara beni en çok etkileyen hikaye "Yağmur Çiseleyecek" hakkında azından bile bilgi vermek istemiyorum. Çok özet bir şekilde, Dünya'daki nükleer savaş sonunda geçen hikaye, savaşın yıkımını savaştan ve yıkımdan hiç bahsetmeyerek anlatıyor. Bradbury'nin tüm hikayelerinde var olan mizah duygusu, mizahi yaklaşım bu hikayeyi gerilim yüklü bir trajediye büründürüyor.

"Fahrenheit 451" i saymazsak; Bradbury'nin, yakın zamanda çıkan "Resimli Adam" ile birlikte en çok beğenilen kitabıymış diyorlar "Mars Yıllıkları" için. Hem bilimkurgu açısından yapı taşı tadında bir kitap olması nedeniyle (1950'de yazmış adam, bazı yerlerde bunu hatırlamak insanı baya şaşırtıyor) bilimkurgu severler için, hem de bilimsel ayrıntıların çok fazla ve yorucu olmamaları dolayısıyla kurgu-roman severler için baya uygun bir kitap "Mars Yıllıkları". (Tabii Bradbury'nin iyi bir Amerikalı olduğunu unutmamak lazım; aksi taktirde Mars'a gidebilen tek devletin Amerika olması gibi bazı ayrıntılar can sıkabilir)