11 Mart 2012 Pazar

Black Mirror

Merhaba,

Sizlere bugün bir BBC dizisinden bahsedeceğim.
Dün bir içki masasında sinema vs. dizi muhabbeti yapıldı. Ben kendimce hem film dünyasını seven hem de aman dizilerden de geri kalmayım diyen biri olduğumdan ötürü bu amansızca dünya barışını savundum. Tanıdığım istisnai insanlar dışında herkes sinemayı seviyor. Fakat dizilerin bize sunduğu bir rahatlık var. Her seferinde seni bambaşka bir dünyanın içine sokmayışı, seni bir ölçüde yormayışı bile tercih edilebilirliğini attırıyor. Bu hayatta illa yorulmak zorunda değiliz, arada basit sitcomlar izleyip bedavadan gülmenin ve mutlu olmanın ayıbı yok. 

Her neyse son zamanlarda izlediğim ve en çok dikkatimi çeken dizi Black Mirror oldu, bu dizi için yazdığım girizgah da şu açıdan bağlantılı, dizi üç bölümden oluşmakta. Bölümler birer saatilik ve her bölüm apayrı bir cast ile çekilmiş. Hayır bununla da kalmıyor her bölümün konusu birbirinden bağımsız ve sanki orta metrajlı ve yüksek prodüksyon maliyetleri ile çekilmiş film izliyor gibi hissediyor insan kendini. 

Ve biraz da İngilizliği övmek istiyorum. İçimdeki UK aşkı bambaşka. İlk bölümden itibaren şunu anladım, bu diziyi sadece ingilterede çekebilirlerdi. Dünyanın geri kalanından bazı konularda çok daha rahatlar. Din, politika vs. gibi insanları kutuplaştıran ve hassasça yaklaşılması gereken konulara(veya bizim hem öyle inandığımız) patır kütür dalıyor. Bu rahatlığa imreniyor insan.

Dizi kara mizah, bilim kurgu evet misler gibi bilim kurgu ve dram öğeleri ile dolu. Yani ciddi iş. Bölümleri şu şöyle oldu bu böyle oldu diye anlatmanın hiçbir anlamı olduğunu düşünmüyorum ancak kısaca bir iki kelam değinmem lazım.

1. "The National Anthem"


İngitere Prime Minister'ı sıcak yatağında uyumaktayken telefon çalar çok önemli bir durum olduğu ve acilen ele alması geretiği söylenir ona, İngiltere prensesi kaçırılmıştır ve kaçıran adamın özellikle PM'dan oldukça tuhaf bir isteği vardır.
Bölüm twitter çağını harika bir şekilde özetmekte, fakat sadece adamların bu bölüm için yazdığı seneryo bile BBC'nin ne kadar özgür olduğunu göstermeye yeterli. İddia ediyorum bizim ülkede bunun benzeri bir şeyi çekmeye kalkılırsa kelleler uçar. Tayyip bizzat cellat olabilir.


2. "15 Million Merits"


Çalışanlar ve tembeller. Tüketim toplumu ve isyan etmenin bile tüketilecek bir malzeme haline gelmesi. Çok güzel bir bilim-kurgu filmi çıksa koşakoşa izlersin belki. Çirkin ve gerçekçi bir distopya'yı anlatıyor bu bölüm. Yetenek yarışmaları ve pop starlar çevresinde.


3. "The Entire History of You"


Çoğunlukla insanlara daha önce sana sundukları güzel anılar için katlanıyorsun. Uzun ilişkilerde bile o beraber en mutlu olduğunuz geceyi düşünüp birbirinize sahip çıkıyorsunuz belki. O anıları kaydetmek ve yeniden yaşamak fikri üzerine kurulmuş seneryo. Ya sevgilinin eski sevgilisi o anıyı kafasında oynatıp sevişiyorsa şu andaki sevgilinle. 
Bu bölüme benzer bir çok bilim-kurgu örneği daha vardır ama bir tane daha fazlasını izlemek mutlu etti beni.

"Film barda içtiğin arkadaşınsa, dizi mahallede çekirdek çitlediğin oğlandır."
ben dedim.

8 Mart 2012 Perşembe

Boards of Canada

Filmlerde, kitaplarda hep bi Scotsman, Irish, Welsh gördüğümüz zaman seviniyoruz. Aksan temalı sempatikliğimiz hiç bitmiyor bu UK bölgelerine. 

Boards of Canada da İskoçya Edinburgh (Edinburu yanlış olmasın.) kütüklü iki abimizin kurduğu bir grup. Herhangi bir elektro grubundan farklı olarak bu iki arkadaş kullandıkları 1970'lere özgü analog sample'larını baz alıyorlar parçalarında. Böylelikle sıcak, eskilere yönelik, kişiye biraz (geceleri bayağı bayağı) nostaljiyi hissettiren bir müziğe maruz kalıyoruz kendilerini dinlerken.

Grubun ismi temel olarak şuna dayanıyor; Boards of Canada (BoC) kullandıkları sample'lar, genellikle 1970'ler televizyon şovları ve sinema filmlerinden aldıkları ses parçalarından oluşuyor. Halen aktif olan film yapımcısı ve yayımcısı olan National Film Board of Canada'nın eski belgesel ve kliplerinden aldıkları görüntüler ve sesler parçalarından bir hayli kullanılıyor. BoC'nin sahip olduğu saykedelinin nedenini aramak için çok uzağa gitmemek lazım, zira National Film Board of Canada'nın eski kısa filmleri ciddi derecede korkunç. Youtube'dan kanallarına göz atılması lazım NFBoC'nin.

Başka ilginç bir olay da grubun çoğu parçasında (her parçasında diyen de var.) bir sübliminal mesaj olması efsanesi. Denilene göre BoC, dinleyiciye arkaplanda işlemekte olan bir algoritma ile değişik mesajlar veriyormuş. Görsel olarak kliplerinde de aynı yorumu yapanlar var, bu yüzden klip yaratımında da ince olaylar varmış. Laf tabi bunların hepsi, aslı yok. 

Grubun şu ana kadar bir elin parmaklarını geçecek kadar albümü ve çok sayıda parçası var. Kişisel olarak 'Trans Canada Highway' adlı albümleri dinlemekten en çok zevk aldığım albüm. 

'Sene olmuş 2012, daha Boards of Canada'yı ne tanıtıyorsun lan?' diye düşünülmesin. Amaç bilmeyenler bu zevkten mahrum kalmasın, bilenlerin de aklına BoC tekrar gelsin, sevdikleri bir parçayı açıp dinlesinler, kendilerine gelsinler. Hafif, sıcak, nostaljik, tek başına dinlemelik bir elektro müzik için BoC geceleri en güzel tercih. 

İskoçya dağları, bize BoC'yi verdiğin için teşekkürler. 

Boards of Canada - Dayvan Cowboy


4 Mart 2012 Pazar

Love - !f Ankara Film Festivali'nden

İtalya'da fragmanını ilk defa görüp uzun zamandır merak ettiğim ve hiçbir yerde bulamadığım film Love'ı sonunda !f Ankara Film Festivali'nde yakalayabildik. 

William Eubank'ın kendi yazıp yönettiği ve soundtrack'ini Angel & Airwaves adlı alternatif rock grubuna yaptırdığı bir bilimkurgu filmi. Atina Uluslararası Film Festivalinden en iyi yönetmen ödülüyle dönen Love o günden beridir o festival senin, bu festival benim gezmekte. 

2039 yılında dünya tam yirmi yıl aradan sonra ilk defa uzaya çıkmıştır. Uluslararası Uzay İstasyonu'na tek başına gönderilen Captain Lee Miller, 6 aylık görevini yerine getirmeye çalışırken, Houston'dan görevin iptal olduğu ve kendisinin tekrar dünyaya geri dönemeyeceği mesajı ile karşılaşır. Elindeki kaynakları idare kullanmaya çalışırken protagonistimiz istasyonda 1860 yılından kalma bir günlük bulur. Ardından olaylar gelişir.

2010 yılıydı yanlış hatırlamıyorsam, ilk çıktığı fragmanıyla ciddi şekilde etkilemişti beni Love. Tipik bir bilimkurgu olmadığı, daha derinlere inmeye çalıştığı hissiyatını veriyordu. Film de aslında biraz böyle, ama kanımca biraz boyunun erişemediği yerlere ulaşmaya çalışmış. 

Öncelikle filmin çok başarılı bir görüntü yönetmenliği var, istasyon, iç savaş ve son sahneleri (spoiler vermek istemiyorum.) harkulade. Zaten ağır ve durgun olan film görüntü yönetmenliği ile sıkıcı olmaktan çıkmış aslında. (Dün biz Deniz ile sinemadan sonra ona karar verdik.) Beyaz ağırlıklı, temiz, hafif temalarıyla yaratılan atmosferin temeli 2001 ve Solaris'in melezi gibi. Sam Rockwell'in Moon havasını da hafiften koklamadım değil. 

Görüntüden öte filmin başka bir önemli kısmı müziklerine gelirsek durum benim için aynen şöyle; Angel & Airwaves grubunu aslında sevmem.  Bana hitap etmiyor yani; ama buna rağmen grup film için güzel bir performans çıkarmış. Yaptıkları ambiyans müziğini uzay, boşluk, yalnızlık olgularıyla iyi bağlamışlar diye düşünüyorum. Bu yüzden ses ve müziklerde hiçbir sorunum yoktu. 

Film hikaye ve kurguda aşırı bocalıyor ama; stabil bir şekilde ilerleyen film bir süre sonra sanki bir rokete biniyor ve bir anda uzaya uçuveriyor. İzleyicinin beyninin aktığını çevreden gelen derin nefes almalar ve uflamalardan anlamak hiç de zor olmadı. Tamam işlenilen konu çok ağır ve derin; 2 saate zaten sığdıramışsınız olayı orası da ayrı, ama bir de işleyiş çığrından çıkınca iyice kafalar patladı. 'Ne izliyorum ya ben şu anda?' dediğim bir sahne oldu hatta sonlara doğru. Tamam bir senarist değilim, o işlerden zerre anlamam ama anlatılmak istenen şeyin tam olarak izleyiciye verilebildiğinden emin değilim. Üzerine düşünülecek çok şey var, ama 'Kosmos-İnsan evrende çok küçük-İnsanın içi ise evrenden çok büyük' temasından başka bir yere varılabileceğini sanmıyorum.

Güzel görsellik, sevdiğimiz ve takip ettiğimiz blog Cukurcuma Times'ın da dediği gibi (Cukurcuma) steril bir bilimkurgu isteniyorsa Love uygun bir film; fakat filmle beraber sizin de çok bocalayacağınıza eminim.

Filmin fragmanı;




Kişisel Not: Sevdiğim Bilimkurgu oyunu olan Dead Space'in baş karakteri olan Isaac Clarke'a ses veren başroldeki abimiz Gunner Wright'ı izlerken sürekli aklıma oyun geldi.

2 Mart 2012 Cuma

La Leggenda di Kaspar Hauser

Aslında bu aralar Pagan'a hiç yazmak içimden gelmiyor. Kendi bloguma olabildiğince ağırlık verdim bir süredir. En son Tilda Swinton'un 'We need to talk about Kevin'ı ya da Joesph Gordon Levitt'in 'Brick'i hakkında yazmak aklımdan geçiyordu ama erteledim. Şimdi elimde güzel malzemeler var çünkü !f Ankara Film Festivali dün itibari ile başladı. E.D.'nin tavsiyesi üzerine ilk günüme değişik postapocalyptic duygusal film Bellflower'ı koymuştum fakat hastalığım filmi görmeme izin vermedi. DVD'sine kaldık artık. İkinci günümde inat edip yataktan kalktım ve bu sefer gidip programıma koyduğum bütün filmlerin biletlerini aldım. İlk adım Kaspar Hauser Efsanesi idi. 

Kaspar Hauser aslında gerçekten yaşamış bir kişi. Hikayesini kabul etmeyen birçok kişi de varmış okuduğum kadarıyla. 1828 yılında bir anda Almanya Nuremberg'te ortaya çıkan Kaspar, onu bulan kişilere sadece 'Babam gibi bir şovalye olmak istiyorum!' ve 'At!' kelimelerini sayıklıyormuş. İlk önceleri ormanda yaşadığı düşünülen Kaspar, kısıtlı kelime dağarcığı ile bütün hayatı boyunca karanlık bir odada yetiştiğini söylemiş. Ünlü bir şovalye olan babası gibi olmak istediğini sürekli söyleyen arkadaş, ona inananlar ve inanmayanlar olarak şehri ikiye ayırmış. Düzeni ve huzuru bozduğu iddialarıyla sürekli tehdit edilen Kaspar, 1833 yılında şüpheli bir biçimde ölmüş.

La Leggenda di Kaspar Hauser aslında bu hikayenin direkt bir yansıması. Nuremberg yerine İtalya'da Sardegna adası, Kaspar yerine de yine Kaspar Hauser isminde denizden gelen, adidas elbiseler giyen, ucu bir yere takılı olmayan kocaman Sony kulaklıklar takan, göğsünde kocaman KASPAR HAUSER yazan sarışın bir kadın var. Adaya döneceği inanılan ve efsane olan Kaspar sonunda adaya gerçekten gelir ve   adanın şerifi tarafından sahilde bulunur. Kaspar'a inancı sonsuz olan Şerif, onu eğitmeye başlar. Adadaki diğer karakterler olan Düşes, fahişe, öcü, katırcı, hizmektar ve pederin teker teker Kaspar ile karşılaşmasını ve karakterlerin inandıkları olguların analizlerini Kaspar üzerinden görmekteyiz film boyunca. 

İnsan merakının, usdışı ile birleşmesinden Absürdlük oluşur der Albert Camus Sisifos Söyleni'nde. Düşünülmemiş şeyleri akla getirmekle ve bağdaştırmakla anlamsızlığı ve uyumsuzluğu yaratan insanoğlu, yine bu olguya oldukça yabancılaşır. Absürdlük zamansızdır kendisi aynı zamanda. Buna kesinlikle katılıyorum. İşte Kaspar Hauser Efsanesi de bu cümlelere katılır cinsten. Müthiş derecede eğlenceli bir absürdlüğe sahip film, her tarafıyla düşünülmesi ve keşfedilmesi için kucak açıyor izleyiciye. Elbette bu uyumsuzluk herkese göre değil, zira ben ilk otuz dakikada beş kişi saydım sinema salonunu terkeden. Sevenler için ise tam bir mücevher film, çok eğlendim ben izlerken.

Çok konu hakkında bilgi verip konuşmak isterdim ama durumun bütün zevki kaçabilir. O yüzden gidin görün demekten başka bir çarem yok. Vitalic'in muhteşem elektro müzikleri de filmin bonusu. Post modern western örneği görmek istiyorsanız, bence güzel bir şans. 

Kişisel not: Uzun zamandan sonra el hareketiyle beraber Che cazzo vuoi!? lafını duydum ya, 'Evet lan işte budur.' dedim.

Kişisel not 2: Filmin ortasında altyazının bozulması, stres yapan laptop başındaki arkadaş, laptop'a koşan başka bir arkadaş ve 3.5 dakikalık altyazının gitmesiyle bu iki arkadaşa dönen kafaları da gördüm ya, bir daha 'Evet lan işte !f Ankara budur.' dedim.

Filmin Fragmanı;


Kaspar Hauser hakkında bilgi;

http://en.wikipedia.org/wiki/Kaspar_Hauser


20 Şubat 2012 Pazartesi

American Gods - Neil Gaiman

Neil Gaiman'ı çoğumuz tanıyoruz. Küçükken okul kütüphanesinde Yüzüklerin Efendisi serisini keşfetmesiyle başlayan fantastik kurgu merakı, daha sonraları hediye olarak edindiği Narnia Günlükleri ve Alice Harikalar Diyarında serileriyle tavan yapmış ve şimdiki yazılarının temellerinin kurulmasında etkili olmuştur. Kısa ve uzun hikayeler yazan abimizi en çok çizgiroman Sandman serisinden tanıyoruz elbette ki. Çizgiromandan öte romanlarından en ünlüsü ise Amerikan Tanrıları. 

Kitabı öncelerde internetten incelediğim kadarıyla Türkçe okumamaya karar verdim, zira yetersiz çevrim, bazı noktaları satır aralarında bırakabiliyormuş; fakat sanırsam yeni basımı gelmiş/geliyormuş onun hakkında maalesef bir fikrim yok. 

Kitabın kısaca özeti ise şöyle; Hapishane cezasının bitmesine üç gün kala Protagonist abimiz Shadow, karısının bir trafik kazasında öldüğünü öğrenir ve hapishaneden erken tahliye edilir. Eve dönerken uçakta kır saçlı yaşlı deuteragonsit amcamız Wednesday ile tanışır ve onun kişisel koruması iş teklifini kabul eder. Wednesday ile Shadow şehirden şehre dolaşarak Wednesday'in çeşitli işlerini hallederler. Wednesday Shadow'a soru sormamasını sık sık tembih eder; fakat Shadow birşeylerin farkındadır: Fırtına yaklaşıyordur. 

Kitap hakkında çok spoiler vermek istemiyorum; çünkü hikayesi gerçekten Gaiman'ın yıllar süren çabasına değmiş. Kitap harika göndermeler, müthiş yansımalar ve ironilerle bezenmekle beraber, her yeni karşılaştığınız karakterin kesinlikle bir mitolojik karakterle bağdaştığını bilerek okurken karakteri çözmeniz de ayrı bir macera yaratıyor. Mitolojiye ilgi duymayanlar için elbette ki çok birşey ifade etmeyecektir; ama kişisel favorim olan Mad Sweeney karakterini daha fiziksel betimlemesinden ne olduğunu anladığınız zaman, her şey daha da renkli ve güçlü canlanıyor akılda ve daha değişik bir deneyim oluyor okurken.

Aslen İngiliz olan Gaiman'ın yarattığı Amerika uzamı zerre göze batmıyor. Her şey olması gerektiği gibi, Amerikan olmayan bir insanın Amerika'yı gördüğü ölçüde. Duman altı otoyol Diner'ları, bakımsız ve çirkin köşebaşı motelleri, otuz santim karla dış dünya ile iletişimi olmayan küçük kasabaları ile tam bir Ridley Scott Amerikası gözümüzde canlanan. Karakterlerin de güzel oturtulmasıyla her şey yerli yerinde bence. 

Tabi böyle gerçekçi bir Amerika'nın üzerine kurulan fantastik dünya ise ayrı bir şahane. Mitolojik tanrı ve hizmetkarlarının gerçek dünyadaki kulpları harkulade harmanlanmış. Hangi mitolojik kişiyle karşı karşıya olduğunuzu gerek karakter üzerinden, gerekse ortam üzerinden hemen hissettiriyor Gaiman müthiş anlatımıyla. Tabi gizli saklı olan karakterler de yok değil, ki onlar kitabın en büyük süprizleri. Fantastik ortamlar Amerika'dan biraz kopuk tabi, ama bir o kadar güzel. Özellikle sonlardaki Yggdrasil benzetmesi beni benden aldı.

Eski dünya tanrılarının vücut bulmuş halleri kadar Gaiman'ın kendi yarattığı yeni dünya tanrıları da bir o kadar ilgi akıllıca. Kendi tarzları olduğu kadar, eski mitolojik imgelerle de bağdaştırılmış birkaçı. Çok parmaklarımın ucuna basarak yazıyorum yazıyı çünkü en ufacık spoiler vererek kendi aldığım hazdan mahrum bırakmak istemiyorum bu yazıyı okuyanları. 

Kitap baştan sona çok sürükleyici, çok heyecanlı ve okuması çok eğlenceli. Bende bulunan kitap '10th Anniversary Edition' idi. (Yukarıda gözüken kapak.) Bu versiyonunda kitabın sonunda 'The Monarch of Glen' adlı bir ek kısa hikaye var, ki en temelde Shadow'un kim olduğuna dair tam bir açıklama getiriyor. (Aslında kitapta biraz çıtlatıyor, hatta kısa hikaye olmadan da çözenler olmuş Shadow'u.)  Bir de 11 Nisan 2011 tarihinde Neil Gaiman'ın twitter'da kitabın meraklılarıyla yaptığı soru cevap kısmı var. Çok kritik şeyler var bu soru cevap kısmında da trivia gibi, okuması çok eğlenceli.

Ek olarak biraz önce öğrendim ki, Nisan 2011'de Gaiman HBO ile American Gods'ın dizisinde anlaşmış ve 6 sezon olacağını belirtmiş kendi twitter'ında. Kitabın devamının gelebileceğini de tıklatmış azıcık bize. Odin'in öğütleri, Loki'nin şakaları sizinle olsun efendim.

6 Şubat 2012 Pazartesi

Melis Danişmend

Bilenler önce "Üçnoktabir" grubundan tanımışlar kendisini. Ben "Üçnoktabir" i "Barda" filminin film müziklerinden duymuştum. Oradaki şarkıları "Dediler ki" grubun öteki şarkılarını merak ettirecek kadar iyi değildi bence. Sonradan dönüp bakındım biraz; Sertab Erener'in "İncelikler Yüzünden" şarkısını çok güzel yorumlamışlar. Onun haricinde "üçnoktabir" günlerinden ağıza takılır bir şarkı yok gibi. Kendisi bu arada Vizyon Dergisi ve Radikal gazetesinde gazetecilik yapmış. Sonra da Rolling Stone dergisinde çalışmaya başlamış.


Sonrasında 2010 yılında "Daha Az Renk" adında ilk albümü yayınlanmış. Ben ilk defa "Bin Doz Öfke" şarkısı ile duymuştum ismini; Üçnoktabir'in solisti olduğunu ondan sonra öğrendim. "Bin Doz Öfke" yi baya beğenip, kendisinin müzikle geçmişinin de başarılı olduğunu görünce albümünü almıştım. İlk dinleyişte 1-2 şarkı öne çıkıyor, öteki şarkıları akılda kalmıyor bile. Fakat zamanla, dinledikçe, alıştıkça tüm şarkılara ısınıyor insan (Hani Dolapdere Big Gang ilk dinlediğinde pek bir eğlenceli, ilginç gözükür de birkaç dinlemeden sonra bıktırır da insan şarkıların asıllarını özler ya, onun tam tersi bir etki işte). Zaten kendisi de -yanlış hatırlamıyorsam Akustikhane'ye misafir olduğu zamandı- albümünün insanları neşelendirmesini beklemediğini, daha çok kendi kendine düşüncelere dalmasına yardım edeceğini umduğunu (ya da bunun gibi bir şeyler işte, cümleyi tam kuramadım) söylemişti. Yani sessiz, sakin zamanlarda dinlenecek bir albüm.

Akustikhane'nin 2. sezonunda konuk olana kadar kendisini sadece şarkı söyleyen tarafıyla tanımıştım. Akustikhane'deki söyleşiyi izleyince karakter olarak da baya hayranlık duyulacak bir insan olduğunu gördüm. Bir yandan kendi alanında (müzikte) ne kadar dolu, bilgili bir insan olduğunu görüyorsunuz, bir yandan da alçakgönüllü yorumlarıyla söyleşi kısımlarını dinlemekten de zevk alıyorsunuz (söyleşi kısımlarını tabii nete koymadıklarından youtube'da falan bulup paylaşmak çok mümkün değil. Artık program tekrarı olursa). Bu yazıyı yazıp kendisini tanıtma isteği duymama neden olan ise blogunda yazdığı bir yazısı: http://melisdanismend.blogspot.com/2012/02/tesekkur-ederim.html

Çok basit bir yazı aslında. Herhangi bir bilgi ya da haber veren bir şey değil; sadece kendisini takdir eden insanlara teşekkür etmiş. Fakat birazda bu nedenle, yazının yalınlığı ve samimiyeti dolayısıyla bir kez daha hayran bıraktı kendisine. Yaklaşık 1 hafta kadar önce Melis Danişmend'in bir konserini izlemeye fırsat bulamamış ve bir konserine gitmek isteyen insanlar için gerçekleştirmeye çalıştığı (ve fiyaskoyla sonuçlanan) internet konseri de aynı şekilde benim çok takdir ettiğim bir çalışmaydı. Bir yerlerde denk gelinince kaçırılmaması gereken ve yaptığı her türlü çalışma ilgiyi hak eden bir sanatçı olduğunu düşünüyorum. Evet.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Long Distance Calling


Long Distance Calling, kütük Almanya olan bir postrock grubu. Yanlış hatırlamıyorsam, Limbo-Pillow adlı muazzam blogtan keşfettiğimiz LDC, çok kısa sürede acayip beğenimizi kazanmıştı. Kendileri genç bir grup olmasına rağmen, 3 albümü 'Satellite Bay', 'Avoid the Light' ve 'Long Distance Calling' dinleyenlerinden hep çok olumlu geri-beslemeler almış. Post-rock ve Post-metal müziğinin dengeli olarak harmanlandığı müzik anlayışına aslında 'Avant-Garde' metal deniyormuş, onu da son zamanlarda bu grupla birlikte öğrendik. Kendileri de aslında biraz itiraz ediyorlar Postrock yaptıklarına; 'Başka birşey yapıyoruz biz arkadaşım.' deyip geçiyorlar. Postrock yapıyorlar ama bence bal gibi.


Parçaları genelde enstrümental olmasına karşın, birkaç şarkılarında vokalist misafir ediyorlar. Değişik bir hava katıyor katmasına vokalli parçaları; amma velakin bana grup çok yumuşuyormuş gibi geliyor, çok hoşuma gitmiyor o yüzden. Vokalsiz parçaları şahane ama, gerektiğinde sert, gerektiğinde melankolik oluyor genelde. Parçalarının kıvamları çok güzel o yüzden bizce. 

Geçenlerde grubu Beyoğlundan seyretme fırsatımız oldu E.D. ile birlikte. Sahnede güzelce eğlendiler, bizi de gayet gaza getirdiler. İstediğimiz parçalar çalındı, istemediklerimizde ise hava almak için dışarı çıktık. Memnun kalarak ayrıldık konserden. Konser ardında imza ve fotoğraf aldığımız elemanları da çok sevdik; fotoğrafta en önde olan -Erinç'in deyişiyle- Long Distance Calling'in Uzun Saçlısı, yani LDCUS, çok sempatik abi. Ayrı sevdik kendisini. Erinç'e de bir o kadar benziyordu fiziksel olarak. 'Belçika'ya Dunk Fest'e gelin.' diye azarladık, 'Elimizden geldiğince abi.' dedi, daha da sevdik.

Postrock musikisinin dinlenebilir gruplarından Long Distance Calling. Sağlıklı kalmak için süt için.