28 Aralık 2011 Çarşamba
Duygusal Dövüş filmleri
Adamlar kaslılar. Tom'u Bane'den önce(Dark Knight Rises) görmüş olduk gül yüzüyle ve omuzlarıyla. Olay aile içi sıkıntı yaşamış iki kardeşin Amerikan Cage Fight tadına bir yarışmada yaşadıklarını anlatıyor. Saçma sapan bir olay. Kısaca, neredeyse ölümüne dövüşen 16 adam ve yarışmanın sonuncusuna verilen 5 milyon papel var ortada. Buraya kadar son derece Mortal Kombat, hayvan gibi vuruyorlar birbirlerine. Fakat işin tüm şiddetinin yani güçlüysen ayakta kalırsın sonuna kadar başarmaya çalışırsın mesajlarının dışında bir aile dramı var. İşin bu kısmı oldukça mevzuyu dramatikleştiriyor. Başarılı oyunculuklar ve iyi görüntü yönetmenliğini de eklemek lazım. Bağımsız film tadında izleniyor. Sonunda duygulandım, lan noluyoruz dedim kendime.
Sonra bu minvalde izlediğim ve beğendiğim filmleri düşündüm.
Fighter, Mark Wahlberg, Cristian Bale sorunlu bir abi ile ona her zaman itimat eden kardeşin zafer hikayesi. İzlediğin andan itibaren bunun bir zafer hikayesi olduğunu biliyorsun, başka türlüsü gitmiyor tutmuyor çünkü ama yine de işin dövüşmek boyutundan çıkarabilen bir filmdi. Zaten iyi eleştiriler ve ödüller aldı.
Bir diğer duygulandıran dövüş filmi kendi nacizane görüşümdür ki, Rocky Balboa. Rocky serisinin altıncı ve son filmi, Fantastik bir kahramanmış gibi gördüğümüz ve çocukluğumuzdan bugüne soğuk savaşı bile dövme yetisine sahip Rocky'nin yaşlığını ve boks dışında hayatla mücadelesini gördük. Ring'e çıkması da sanki tüm yaşadığı sıkıntıların imgesi ile dövüşüyormuş havası verdi. Daha mütevazi daha korkan bir adam. Ring'den ayrılırken son sıktığı el gördükten sonra boğazımızda bir şey düğümlenmedi değil.
Spor olarak ne boks, ne de diğer dövüşlerden haz duymuyorum. Spordan anladığım şeyi tam olarak doldurmuyorlar. Bu tarz sinema örneklerinde boğazımda bir düğüm kalıyor ama ne yalan söyleyim. Gerçi biraz sıkıntı bende bundan önce de Goal isimli futbol filmini izlerken baya duygulanmıştım o frikikten sonra hele...
16 Aralık 2011 Cuma
2011 kışı
Benim bu aralar işim başımdan aşkın, Avrupa seyahatleri, mezuniyet sunumu hazırlıkları, bir yandan ev ev dolaşmalar zamanımı tamamen emiyor. Onun dışındaki zamanlarda da yazmak değil, ekrana bakmak bile yorucu geliyor.
Cinematic Corner tadında kısa birkaç öneri yapmak istiyorum ki;
Blade Runner'daki Replicant testi sahnesi, Ides of March'taki son röportaj sahnesi, Contagion'ın introsu, Strange Days'teki ilk cinayet sahnesi bu aralar aklımda kalan güzel film sahneleri, hepsini öneriyorum, hepsi güzel güzel filmler.
Onun dışında Sisifos Söylemi, intihar üzerine felsefi bir bakış yapan bir eser okudum. Ağır, çok kafa karıştıran; ama çok güzel bir kitap, varoluş felsefesine aynanın diğer yüzünden bakan, değişik bir yapım.
Neil Geiman'ın American Gods'ına başlamak sonunda nasip oldu. Kitabı bitirdikten sonra uzunca bir yazı yazmak var aklımda; ama şimdiden çok beğendiğim yönleri var, sürükleyici, şaşırtan bir kitap.
Son olarak kapanış slaydını paylaşmak isterim, profesörlere göstermiş olmamıza rağmen hala kimse bu slayt için 'Bu ne lan?' demedi, ilginçtir.
![]() |
Çok, ama çok teşekkürler. |
30 Kasım 2011 Çarşamba
Akustikhane
29 Kasım 2011 Salı
İncesaz - Yollar
22 Kasım 2011 Salı
Farklı dillerde Selamlaşmak
20 Kasım 2011 Pazar
MARİNA ABRAMOVİÇ
“You can not wash the blood from your hand, as you can’t wash the shame of war.”
Sizi çok enteresan bir kadınla tanıştıracağım. Vücut sanatçısı Marina Abramoviç... Dün akşam Moskova’daki Garaj Modern Sanat Galerisi’nde 8 Ekim’den beri devam eden Marina Abromoviç sergisine gittim. Belgrad’ta başlayan sanat kariyerine şu an Amsterdam’da devam eden Sırp kökenli Abramoviç 30 yıllık bir sanat geçmişine sahip. Bildiğim(i sandığım) sanat kavramını alt üst eden bir kadın benim için... Modern performans sanatının dehalarından biri olarak kabul ediliyor, bu sıfatı sonuna kadar da hak ediyor bana kalırsa.
Öncelikle vücut sanatı ve performans sanatı kavramlarını açıklamak gerek. Vücut sanatı, post modern kültür içinde haz ve tüketime odaklanmış beden yerine acı, iğrenme ve endişe yaratacak beden durumlarının peşindedir. ABD'de ortaya çıkan bu sanatın başarılı temsilcilerinden olan Abramoviç kendi performanslarında daha çok acı, kendini kurban etme, ölüme yaklaşma denemeleri üzerine yoğunlaşıyor. Vücut sanatı ile iç içe de geçebilen performans sanatı ise önceden tasarlanmış bir eylemin sergilenişidir. Tiyatroya benzetilebilse de izleyici ile sahne arasında engeli yok sayması, sanatçının dokunulmazlığını kaldırması bakımından tiyatrodan ayrılır. İzleyiciyi sanata eylemsel ve düşünsel olarak dahil etmek performans sanatının amacıdır. Abramoviç de yapıtlarını oluşturma, performansını sergileme aşamasında izleyicinin katkısını şöyle ifade ediyor: "Halkın bana bakmasına ihtiyacım var. Çünkü halk bir enerji diyaloğu yaratır, fiziksel ve zihinsel bir enerji alırsınız..."
Çoğu zaman “Abramoviç’ten korkmayanlar kimler?”, “Psikopat kadın”, “Deli işte” gibi tepkilerle karşılaşıyor performansları. Çünkü bedenini ve zihnini kelimenin tam anlamıyla son noktasına kadar zorlayan şeyler yapıyor. Sesi kısılana kadar çığlık atmak, kendini kaybedip düşene kadar dans etmek, ateşe verilen bir yıldızın ortasına uzanıp ayağı yandığı halde hiç tepki vermeden seyircilerden biri kendisi kurtarana kadar uzanmak gibi performanslar mesela. Sanatçının kendi vücudunun ve zihninin sınırlarını sınamakla kalmayıp buna seyirciyi de katarak sanatın izleyicisi olanların da içlerini-niyetlerini ve sınırlarını sınayan performanslar bunlar.
1974 yılında gerçekleştirdiği, içinde gül, jilet, testere, dolu silah, sabun, parfüm, bıçak gibi birçok farklı şey olan 72 objeyi seyircilere istedikleri gibi kullanma iznini verdiği performansı bunun en cesur ve unutulmaz örneği. Süresi 6 saat olarak belirlenen performansı Abramoviç şöyle anlatıyor:
“Öğrendiğim şuydu: Eğer seyircilere (o imkanı) bırakırsan seni öldürebilirler.”... “Kendimi gerçekten saldırıya uğramış gibi hissettim. Elbiselerimi parçaladılar, karnıma gülün dikenlerini batırdılar, bir kişi silahı başıma yöneltti, bir başkasıysa elinden aldı. Bu agresif bir ortam yarattı. Önceden planlandığı gibi 6 saatten sonra (performans bitince) kalktım ve seyirciye doğru yürümeye başladım. Fiili bir yüzleşmeden kurtulmak için herkes kaçtı.”
Aşağıdaki fotoğrafsa Marina Abramoviç ve Ulay'ın Rest Energy performansından. Marina’nın göğsüne yöneltilmiş yaya gerili okun gerilimini taşıyan sadece vücutlarıydı. Elbiselerine iliştirişmiş mikrofonlar Abramoviç'in kalp atışlarının hızla yükselişini ve Ulay'ın düzensiz nefes alıp verişini kaydediyordu. En ufak bir hata ölümle sonuçlanabilirdi. Dördüncü dakikatan sonra tırmanan tansiyonu düşürdüler ve Abramoviç kalbine yönelmiş okun tehlikesinden kurtuldu. 9. dakikada performansı sonlandırdılar...
Benim en etkileyici bulduğum performansı ise “Balkan Barokkosu”... Yugoslavya’nın çökmesiyle ortaya çıkan savaşlara adadığı günler süren performansında teker teker tüm kemiklerden kanları silmeye çalıştı Abramoviç. Sonuç ise şuydu: “Ellerinizdeki kanı silemezsiniz, savaşın ayıbını silemediğiniz gibi”...
Gelelim sergiye... Öncelikle sergisine gidebildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Zira Türkiye’ye bu kadar cesur bir serginin getirilme ihtimali maalesef çok düşük. Olur da başka bir ülkede Abramoviç’in sergisine denk gelirseniz muhakkak girin içeri ve tanışın kendisiyle. Sergiye girerken 18 yaşın altındakiler giremez yazısıyla karşılaşacaksınız. Haklı bir uyarı da, çocukların anlayabileceği düzeyde değil, epey alt üst edici olabilir onlar için...
Sergide ayrı salonlarda Abramoviç'in eski performanslarının dekorları ve video kayıtları/fotoğrafları yer alıyor. Ayrıca genç performans sanatçıları, Abramoviç'in daha önceki performanslarını -aynen onun yaptığı gibi çıplak olarak- yapıyor. Belirtmek gerekiyor, Abramoviç için çıplaklık, sanatçı-sanat-seyirci arasındaki bütünleşmeyi, etkileşimi bozan unsurları ortadan kaldıran en önemli öğe.
Sergide, ikinci salona sağında ve solunda iki tane çıplak kişinin bulunduğu daracık bir kapıdan onlara değmemeye çalışarak geçiyorsunuz. Bu da Abramoviç ve uzun yıllar birlikte olduğu Alman vücut sanatçısı Ulay’ın performanslarının tekrarlanışı...
İşte şu şekilde:
Daha anlatılabilecek, şaşılacak çok çalışması var. Ama amacım size hepsini anlatmak değil, merak uyandırmak. Hatta İstanbulModern’e ya da başka bir yere "Marina Abramoviç’i getirin" diye birlikte baskı yapmak için ortaya bir taş atmak. :)
Kaynaklar:
Mehmet Ali Kaplan, Çağdaş sanatta ifade aracı olarak beden.
Gökcen Meryem Kılınç, Bedenin iktidar kavramına karşıt bir öğe olarak vücut ve performans sanatında kullanılması.
15 Kasım 2011 Salı
Modern Warfare 3
![]() |
Price'lardan Price beğen. |
![]() |
Helikopterler bile sabunla yıkanır. |
13 Kasım 2011 Pazar
42: Forty Two Up
12 Kasım 2011 Cumartesi
Just a Pilgrim


11 Kasım 2011 Cuma
Hani Akdeniz'e doğrasalar beni...
8 Kasım 2011 Salı
Tez
Çekilmez işi, her şeyi birleştirme afakanları, yazma hamallığı ile genellikle toplumda 'state of the art' yani en son (yani Avant Garde) bulunan, sonuçlanan bilgileri bize ileten bir başyapıt.
Yaparken de, yazarken de, okurken de, düzeltirken de zerre kadar haz almadım.
Aşırı boğucu, insanı gerçekten düşüren, hayat enerjisini pipetle çeken bu başyapıtı okurken hissettiğim duyguları en son çok önceleri seyrettiğim Gaspar Noe Filmi olan 'Enter the Void'den almıştım.
Yapıt sizi o kadar boğuyor ki, sürekli ara veriyorsunuz, geri dönmek istemiyorsunuz onun dünyasına.
Herkese tavsiye ediyorum, özellikle Master of Science teziyse, kaçırılmamalı.
2 Kasım 2011 Çarşamba
Bunraku (2010)
29 Ekim 2011 Cumartesi
Luxus (Oriental Blues)
27 Ekim 2011 Perşembe
Douglas Adams ve Salmon of Doubt

Kendisi ateisttir bir de. Ve bunu çok sert olarak savunur. Tek beğenmediğim özelliği aslında bu bağnazlığı DNA'nın. Diğer insanları çok aşağıdan gören bir adam olarak söylenir hakkında, ki Kuşkucu Somon'da da inançlı insanları biraz ezdiğini görüyoruz. (Fiziksel olarak Ogre kadar uzun biri olduğu için 'Hem fiziksel, hem de toplumsal olarak üstten bakıyorum.' der kendisi hatta.) Richard Dawkins'le kankadırlar, hatta Richard'a müstakbel eşini DNA tanıtır. Kitaplarının girişlerine birbirlerine atıf yapmışlardır.
Amma velakin, benim asıl demek istediğim şey bu değildi; Ben DNA'yı 'Dirk Gently' serisiyle tanıdım. Dirk Gently ilginç olayları araştıran bir dedektifin macarelarını anlatıyor bize. Kendisi iki kitap. Bilimkurgu öğeleri yine var kitaplarda; ama daha da güzeli, İskandinav Tanrıları bu sefer ana konumuz. O kadar eğlenceli, o kadar heyecanlı kitaplar ki, DNA, mizahının sadece uzayda olmadığını göstermiş resmen. Ben açıkçası Dirk Gently'yi daha çok beğendim hep.
Russian Circles - Empros
Russian Circles nedir necidir?
Rock müziği kendini yenilemeye çalışıyor öncelikle söze böyle girmeliyim. 10 yıllılk periyotlar halinde bakacak olursak bu iş 50lerden bugüne böyle oldu. Fakat bu 60 yılın birikimi ve gelişen çağın yeni oyuncaları iyice yelpazeyi genişletti. Artık dinlediğimiz "rock" müziği rock diye tanımlayamıyoruz. Ne dinliyorsun sorusuna müzik demek gibi oluyor belki de. Bir sürü fraksyonlar, bir sürü farklı akımlar arasında insanlar kendilerini bir akıma kaptırmaya çalışıyorlar. Kabaca bu akımlardan biri postrock. Öyle tarihinden girip çıkmayacağım gruba geri döneceğim hemen. Rock'ı tanımlamaya çalışırken yaşadığımız sıkıntıyı içindeki dallardan biri olan postrock'da da yaşıyoruz. O kadar çok kılıcalı var ki işin içinden çıkılmıyor. (Oysa bi elektro, bi bas, bi davul 7 tane de nota var) Russian Circles post rock/metal yapan bir grup. Kendileri Chicago çocuğu olup, Tool'un alt grubu olarak sahne alarak ne kadar parlak olduklarını gösterdiler.
Nerden duyuyorsunuz böyle şeyleri?
Kendileri ile tanışmam ne Tool'un alt grubu olduğunu duymamdan, ne de parlaklıklarının bana ulaşmasından ötürü. İnternette müzik keşfine çıktığım zaman kendilerinin Station albümü ile karşılaşmıştım. Sert rifler, enerjik melodileri sayesinde aklıma takıldı koca albüm. Henüz sindirmeye çalışırken bu adamların kafasını, Milano'da konserleri olduğunu öğrendik. Efe, Burak'ı ziyarete falan gelmiş hep beraber gidildi. Çok net hayran kalındı. Takipe alındı bu olayın üzerine falan.
Enter, Station ve Geneva isimli 3 albümü vardı grubun şimdiye kadar. Daha sonradan Enter ve Geneva'yı iyiden iyiye hatmettik. Net bir tarzları var oldukça matematiksel işleyen şarkıları, sıklıkla yukarıya tırmanan bir melodiye sahip (düşürücü, doom postrock örneklerinden oldukça farklı) bir grup kendileri.
Empros Mempros diyor başlıkta ne ayak?
Empros 25 Ekim çıkışlı yeni Russian Circles albümü. Kendilerinin bahsettikleri "bu albüm bizim en sert albümüz olacak" açıklamalarından sonra oldukça merakta bırakmıştı sevenlerini. Fakat albüm bahsedildiği gibi (veya korkulduğu gibi de diyebiliriz) sert bir albüm değil. Sakin denebilir diğerlerine kıyasla. Kanımca grubun esas elamanı olan basçı Brain Cook şarkılarda oldukça etkisini gösteriyor. Kimi yerlerde sert ve enerjik melodilerde bünyeyi kıpırdatıyor. Grubu baştan tanımak isteyenlere kronolojik sırayla albümleri indirmelerini tavsiye ederim(Enter albümü atlanabilir). Empros içinden sağlam hitler çıkarabilecek sağlam bir albüm (albüm bütünlüğü olarak aynısını söyleyemeyeceğim, sanki şarkıları ayrı ayrı yazmışlar sonra ara kısımlarını uysun birbirlerine diye birleştirmişler gibi) Mdalek, 309, Atackla göze çarpıyor. Albümü edinmek isteyenler nasıl bulacaklarını biliyorlardır elbet. Buraya link koymasına konurdu ama FBI ile başımız belaya girmesin isteriz diye tahmin ediyorum.
İyi geceler.
25 Ekim 2011 Salı
Sleeping Beauty
Julia Leigh isimli bayan yönetmenimizin ilk filmi Sleeping Beauty. Film Lucy adlı güzel mi güzel, ilginç mi ilginç kızımızın yine bir o kadar ilginç hayatını çok ilginç bir şekilde bize gösteriyor. (Her şey çok ilginç yani özetle.) Lucy hayatını programlamaya ve uykuya özellikle önem veren bir üniversite gencidir. Hayatının farklı parçalarını iç-içe izlediğimiz Lucy en sonunda, adından bile bahsedilmeyen arzu ve şevklerin gerçekleştirildiği, profesyonel bir şirkette işe girer. Sonra olaylar gelişir.
Baştan söylemeliyim ki, Sleeping Beauty esenlikli bir film değil. Evet bir Lars von Trier ya da Gaspar Noe kadar da sıkmıyor canımızı ama en azından yarattığı durumlar ve olaylar sayesinde izleyiciyi düşündürüyor, yapılan şeylerden ötürü utandırıyor, usandırıyor, hatta bazen düşürüyor. Lucy'nin çalıştığı iş yerindeki gerginlik, klüpteki akıl almaz yöntemleri, erkek arkadaşı ile yaşadığı dünyanın en garip ilişkisi, evde arkadaşları ile yaşadığı sıkıcı durumlar ve izlerken bizim Erinç ile 'Vakıf' adını verdiğimiz -bence dünyanın en mükemmel- şirketinde yaşanılan ve ağzı açık bırakan olaylar izlerken Lucy adına gerçekten değişik duygulara sahip olmamıza neden oluyor. Hikaye ve sunum bakımıdan çok çekici bir film Sleeping Beauty.
Hikayenin ilginçliği bir yana, görüntü yönetmenliği tam bir şaheser. Kamera açıları, setler, renk seçimleri, sinematografi olağanüstü. Özellikle vakıfın gösterildiği sahneler özenle çizilmiş resimler gibi. O kadar rahatlatıcı, o kadar göze hitap eden bir film ki, bir de üzerine yaratılan yoğun atmosfer ve şiir gibi anlatımla biz kendimizden geçtik. Vakıfın sahneleri izlerken neye bakacağıma, neye dikkat edeceğime karar veremedim, çok heyecanlandırdı beni o sahneler ciddi olarak.
Lucy'nin hayatı dolu dolu olmadığı için karakter sayısı da çok değil filmde. Buna rağmen var olan oyuncular güzel bir iş çıkarmışlar bence. Gerçi Emily Browning Sucker Punch'ta nasıl her sahnede sadece ağlıyorsa, bu filmde de çoğu sahnede ya uyuyor, ya da sadece bakıyor. Buna rağmen göze hiç batmıyor, ki film biraz garip olduğu için gayet de filme uyuyor Emily ablamızın odun oyunculuğu. Diğer oyuncular ise gayet başarılılar.
Film beni benden aldı evet, ama tam doyuma ulaşamadım. Güzel bir film, beklentileri yükseltmek istemem; ama her şeyden bağımsız olarak film sadece 'Vakıf' için izlenmeli. Dünyanın en ahlaksız, en konuşulmayan işlerinin yapıldığı Vakıf'ın mükemmel bir iş disiplini ve mottoları var. O kadar limitli, o kadar siyahla beyazın kesin olduğu bir yer ki vakıf, bu dünyadan değil adeta. Gerek yarattığı atmosfer, gerek kıyafet seçimleri ve karakterler ile bana aşırı derecede Pasolini'nin Salo'sunu anımsattı ve çok gerdi. O kadar gerdi ki hatta, zevk aldım. Bir de kişisel bir düşüce, nedenini bilmiyorum (muhtemelen Lucy'nin kıyafetın çok büyük etkisi var.) ama Lucy'nin işten önce patronuyla çay içip, uyumak için sedatif ilacını aldığı sahneler (fotoğrafını koydum hatta yukarıya) de bana Rosemary'nin Bebeği filmini anımsattı biraz biraz, değişik bir gerginliği ve bir 60lar havası vardı. Sadece paylaşmak istedim.
Değişik bir deneyim için Sleeping Beauty tam bize göre. Deneyci filmler sevenlerin kaçırmak istemediği bir film. Ha yok Hollywood sineması diyorsanız, Sleeping Beauty dünyanın en kötü filmi. (Bakınız imdb review'ları.)
21 Ekim 2011 Cuma
New York Trilogy - City of Glass
18 Ekim 2011 Salı
Mürekkep Yürek



16 Ekim 2011 Pazar
Deli Gücük




15 Ekim 2011 Cumartesi
Justice - Audio, Video, Disco
The Expelled
Deli ya bu dedirten, oturup biraz dinledikten sonra deliliği sorgulatan tatlı Beckett amcanın maalesef Türkçeye çevrilmemiş "The Expelled" kitabı geçen kitapçıda gözüme ilişti, "Ana bu ne be?" falan derken aldım, sabah treninde bitmişti Expelled. Akşam treninde kitabı düşünmekten beynim eridi.
Öncelikle Beckett ile ilgili gereksiz bilgiler; Dublin doğumlu Samuel abi, Fransız, İtalyan ve İngiliz dilleri üzerine eğitim görmüş, daha sonra akademisyen olarak Fransa'ya yerleşmiştir. Dünya savaşı patlak verdiğinde direnişe katılan Sam, benim düşünceme göre tam bu evrede biraz devreleri yakmıştır. Über Fransız sempatizanı olan Beckett, burada romanlarını ilk olarak Fransızca yazar, daha sonra ya kendisi, ya da kitapevleri İngilizce ve başka dillere çevirir. The Expelled de orjinal olarak Fransızcadır. Sonra Samwise "Aa dur lan ben İrlandalıyım, bir de ingilizce yazayım şunu!" demiştir kesin, Sam Beck'ten de bu beklenir.
Absürd, avant garde (Avant Garde'ın aslında Vanguard demek olduğunu, vanguard'ın da bir tür kalkan olduğunu, bilinmeyene karşı o kalkanla ilerlemenin aslında bilinmeyeni zorlama anlamına geldiğini, bu yüzden avant garde akımın aslında deneyci bir akım olduğunu da söyleyeyim, size bir gereksiz bilgi daha olsun.), postmodern ve daha birsürü manyak akımın ustalarından olan Beckett özellikle Absürd Tiyatronun kurallarını koyar. Godot'u hepimiz beklerken farkına varmıştık zaten bunun. (Ben bir türlü oyununa gidememiştim, sinir olmuştum.)
Beckett abimiz The Expelled'de de tavrı bozmuyor ve "hiçbir şey" üzerine 2 romanı bize sunuyor. Kitapta The Expelled ve The First Love olmak üzere 2 kısa öykü var.
Beckett'in bundan önce sadece Godot'sunu okumuştum, bir durum öyküsü olduğunu biliyordum. The Expelled bana göre bir 'tespit' öyküsü. Evet öykülerde olaylar gelişiyor; ama genel olarak anlatıcıların hayatta dikkat etmeyeceğiniz detaylarla ilgili tespitlerini dinliyoruz.
Çok değişik, çok absürd; ama bir o kadar da çekici bir kitap The Expelled. Godot'da bu etki olmamıştı; ama bu kitapla Beckett'ten bir nebze korktum. Yakın arkadaşlarına bir sormak lazım, "Beckett nasıl bir adamdı lan? Anlatsana biraz." diye. İmkanım olsa bile kendisine soramazdım gerilimden çünkü.
Değişik adamsın Sam reyis.
12 Ekim 2011 Çarşamba
Sofie'nin Dünyası
Aslında felsefeyi hep merak ettim. Küçükken annemin kitaplarını alıp okurdum da bir halt anlamazdım. Sonraları annem böyle aralarda anlatırdı bana bu böyle yapmış da şu şöyle yapmış diye. Okuldaki felsefe hocamızdan sonra (kusura bakmasın da, kötüydü) felsefe tarihinden ölümüne iğrendim; ama felsefe merakım hala devam etti. Tarihteki felsefe anlayışlarını bilimsel olaylarla bile birleştirmeye çalıştım. (daha sonraları geceleri çok muhabbetleri oldu bunun arkadaşlar arasında sürekli, burada da çok yaptık.) En son geçen annemle trende çok hararetli bir felsefe tartışmasına girdik ki, ağzımın payını verdi kendisi. Neyse, akıl açar felsefe, beyin egzersizidir.
Jostein Gaarder öğretmen bir ailenin çocuğu, sürekli çocuklarla beraber olmuş bir insan. İçindeki çocuk sevgisi bu dünyayı aşıyor. Roman ve öykülerinde de genelde çocuk gözünden yazmayı seven bir insan. Gaarder felsefe tarihi kitaplarının çocukları ne kadar boğduğunu farketmiş olmalı ki, felsefe tarihi ile, çok değişik bir kurguyla hazırlanmış ilginç bir öyküyü birleştirerek Sofie'nin dünyasını yaratmış. Öykü, Sofie adlı 15 yaşındaki Danimarkalı bir hanımkızımızın, esrarengiz mektuplar almasıyla başlar. Mektuplar gerek posta kutusuna bırakılır, gerekse Hermes adlı bir köpekle Sofie'ye iletilir. Alberto Knox adlı kişiden gelen mektuplarda, çok önemli bir görevleri olduğu ve görevi tamamlamak için Sofie'nin felsefe tarihini bilmesi gerektiği söylenmektedir. Her mektup tarihte başka bir dönemin felsefe anlayışını anlatır. Sonra olaylar olaylar!
Sofie'nin Dünyası ilginç öyküsüyle hem bizi kendine bağlıyor, hem de felsefe tarihini müthiş bir beceriyle ders kitaplarından onlarca kez daha iyi ve ilgi çekici halde aktarıyor. Tarihsel durumların felsefi bakış açısı üzerindeki etkileri müthiş aktarılmış ki, hatırlarım lisede bu konuları hiç anlamzken, şimdi okuyunca "Nasıl anlamamışım ya?" dedim kendi kendime. Hikaye de üzerine sürükleyici olunca, cevizli irmik helvası etkisi yaratıyor.
Lisede tavsiye edilen kitaplardandı hatırlıyorum Sofie'nin Dünyası, o zaman almıştım ben de kitabı. İlk birkaç sayfasını okuyunca çok ağır olduğunu düşünüp ertelemiştim kitabı, kısmet Lecco'yaymış. Şimdi, keşke o zaman kendimi zorlasaymışım da okusaymışım demiyorum değil.
Felsefeye ilgi duyan (ki duymayan olmamalı bence) herkes okumalı.
Not: Söylemeyeyim dedim ama içimde kalcak, sonu hayal kırıklığıydı öykünün. (bence tabi.)
Not 2: Filmi de varmış, beğenilmiş, ona da bakarız sonra.